mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2013 Çarşamba

Cümleten Geçmiş Olsun


Çok büyük bir iş becermedim.

Gerçek bir denetim bile sayılmayacak olan bir denetimden geçtim. Fakat kendi adıma bir adım daha attım. Bilgilerime bir tomurcuk daha kattım.

Bu yazıya 29 Kasım Cuma günü başlamıştım, bugün devam ediyorum. Perşembe günü ISO denetimim vardı, gözetim denetimi olduğu için tam anlamıyla didik didik edildiğimizi söyleyemem; fakat benim ilk kez baştan sona sorumluluk sahibi olarak yürüttüğüm bir denetimdi.

Çok gergin zamanlar geçirdim, etrafımı da kırdım biliyorum. Eşim çok anlayışlıydı bu süreçte; ofisten gece 1- 1:30'larda çıkıyordum, herkes için kabul edilebilir bir yaşam tarzı değil. Neyse ki özellikle son hafta evde yemek bırakabildim de dışarıdan yemek söylemek zorunda kalmadı.

İyisiyle kötüsüyle eksiğiyle de olsa bu işi üzerimden attığım için çok mutluyum. Perşembe akşamı denetim bittikten sonra erken çıktım işten. Sevgilimin çıkışına yetiştim, onu aldım, birlikte eve gittik. Yemek yedikten sonra bir şarap açtık, çoğunu ben içtim tabii ki. Bir yandan Maverick izliyorduk. O filmi severim ama hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum :)))

Sonuç olarak dünya ve şirket için küçük, kendim için büyük bir adım attım.
Sıradaki gelsinn....

Sevgiler..

18 Ekim 2013 Cuma

Hoşgeldin Sonbahar

Eveett, 1 Ekim itibariyle benim meşhur 3 aylarıma girmiş bulunuyoruz. Ancak ay başından beri hava öyle güzeldi ki bu yazıyı yazmak gelmedi içimden. Dün ise hava bulutlanmaya başlayınca "tamam" dedim, "dönülmez noktaya geldik". Bu sabah ise sarılı, yeşilli, kırmızılı, rengarenk bir sabaha uyandım. Heyecanla giyinip adımımı kapıdan dışarı attığımda bir de yağmur yağdığını görünce keyiften dört köşe oldum.. Müziğim kulağımda yürüdüm, yürüdüm.. Bunlar da yürürken beni benden alan görüntüler:
arka bahçemizz

        sokağımızz

Seviyorum seni sonbahar...

30 Ağustos 2013 Cuma

Ne Var Ne Yok


Buraya 2 ayda bir yazarak çok heyecanlı bir platform oluşturabilirim gerçekten de!!! Ya da yeni bir "challange" olarak bunu mu denesem??

Bayram geldi geçti. Tüm haftayı birleştirerek; ama Pazartesi sabahı saat 9:15'te facetime üzerinden iş takibi yapmak suretiyle, 9 gün tatil yaptım. Dinlendim dinlenmesine. Bilgisayarımı almıştım yanıma işleri biraz toparlarım ümidiyle, onu yapamadım pek. Parantez açarak hazırladığım bavulu anlatmam lazım!!

Cuma akşamı epey geç saatte çıktım ofisten. Eve gittim, bavulumu hazırlamaya başladım, eşim daha sonra gelecekti. Garantiye almak için önce laptopumu yerleştirdim. 1-2 pantolon, 4-5 t-shirt, 1-2 uzun kollu bluz, çorap, çamaşır, ayakkabı, makyaj-temizlik malzemeleri, kitap, şarj aleti ekledim. Gönül rahatlığıyla bavulu kapattım, hızlıca duş aldım, bir şeyler atıştırdım ve otobüs için hazırdım artık. Evden çıktık, terminale doğru yürürken bir baktım insanlar şort giymiş, terlik giymiş. "ben şortla terlik almadım yanıma" dedim eşime, yapacak bir şey yoktu o saatte. Biraz daha sonra durdum, "ben yanıma MAYO almadım!!" dedim. Güldü sadece... Neyse ki yazlık eve gittiğim için orada da birkaç kıyafetim var. Civarda alışveriş yapacak da bol bol yer var. Cumartesi günü anneciğimle gittik, eksiklerimi aldık da denize girmek için Sevgilimi beklememe gerek kalmadı!! :))

Sonuç olarak eş dostla güzel geçti tatil. Döndük, sonraki hafta sonu Uziciğin doğumgünü için İstanbul'a gittik. Bu sefer uçakla gittiğimiz için fazla yormadı yolculuk. İki yaşına girdi maymun yaa.. Nasıl da şeker bir şey oldu. Konuşamıyor ama işaretlerle ne istediğini anlatabiliyor artık. Hediyeler geldikçe sevinse de aklı masanın üstündeki lolipoplarda kaldı :)

İş yoğun temposuyla devam ediyor tabii ki.. Kazakistan'da şube açıyoruz, o yüzden bu aralar Türkiye'den çok Kazakistan saatiyle yaşıyorum. Tatile bilgisayar götürdüm diye işkoliklikle suçlamayın beni sakın, o kadar büyük keyif alıyorum ki. Sonuçta dünyayı kurtarmıyorum, alt tarafı iki yazışma yapıyorum; ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Bazen çalışırken mutluluktan gözlerim doluyor, yeni bir şey öğrendiğim için. Gidip ofisteki herkesin boynuna sarılasım geliyor!! Gülmeyin noolur...

İnanmazsınız Ağustos ayında iki kitap okudum. Hepsi de yollarda bitti. Çok edebi kitaplar değil ama bazen böyle sabun köpüğü hikayelere de ihtiyacınız oluyor.
 

2 ay sonra yazacağım postumda bu kitapların da özetini geçerim ;)

İşte şimdilik bu kadar. Yeniden yazmak güzel, keşke daha çok yazsam, yazsak..
Sevgiler...

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Altın Bilezik


Bugün itibariyle bir altın bileziğim oldu. Önümüzdeki günlerde ilkiyle bağlantılı olarak 3 bilezik daha gelecek!!

Şirketimizin Kalite Sorumlusunun ayrılması nedeniyle kalite işleri benim üstüme kalmıştı, Aralık ayında da apar topar, pek ne yaptığımın da bilincinde olmayarak, denetime girmiştim hatırlarsanız. Şantiye havasını da ilk orada solumuştum hatta. İşte o zaman demiştim ki, önümüzdeki sene bu işi adamakıllı yapmalıyım.

Biraz gecikmeli de olsa gün itibariyle bu hedefimin ilk adımını tamamlamış bulunuyorum. TSE tarafından verilen ISO 9000 Kalite Yönetim Sistemi Temel Eğitimi'ne katıldım geçtiğimiz 3 gün boyunca. Faydalı bir eğitim oldu. Kalite Yönetim Sisteminin temel prensiplerini, mantığını öğrendik. Standardın maddelerini dinledik, bu maddelerin hangi noktalarda birbirleriyle kesiştiğinin resmini çizdik. ISO 9000 artık her tür işletme için olmazsa olmaz. Bizim halihazırda kurulu bir sistemimiz var; fakat onu etkin kullanabilmek ve kullandırabilmek için sistemin içerisinde olmak yetmiyor. Onu yönetecek bilgiye sahip olunması lazım. Bu eğitim ile ilk adımı attım dediğim gibi.

Yarın ikinci adımıma başlayacağım; Dokümantasyon Eğitimi. Üçüncü adım; Süreçlerin İyileştirilmesi, dördüncü adım; İç Tetkik Eğitimi.

Toplam 10 iş günü süren bu eğitime katılarak hem ben ciddi bir fedakarlık yapıyorum, hem de iş yerim. Müdürlerim tereddüt dahi etmeden beni bu eğitime gitmem için desteklediler. Şanslı mıyım? Evet! Bunun karşılığını vermeli miyim? Kesinlikle!!

İçimde heyecan patlamaları var...
Sevgiler..

25 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Aşk - Yeni Bir İş

24 Kasım - 24 Aralık! Tam bir ay olmuş yazmayalı. Öncelikle takipçilerime benden umutlarını kesmedikleri için teşekkür ediyorum :)

1 ayda çok hızlı bir geçiş yaptım. Yansıttığım kadarıyla eski iş yerimde çok yıprandığımı anlamışsınızdır. Ayrılmak istediğimi söyledim, 6 hafta ihbar sürem vardı, 2.haftamda iş teklifi geldi. Benim de değerlendirmek istediğim bir teklifti, kabul ettim. Alel acele bir çıkış yaptım. İyi de oldu bence. Sevdiğim kişilerle duygusal bir ayrılık yaşadım, diğerleriyle de vedalaştım işte. İçimden çok konuşmalar hazırlamıştım, çok şey planlamıştım; ama o son an geldiğinde yapmak istemedim. Onların gözlerindeki duyguyu gördüm çünkü, beni mutlu etmeye yetti o.

Sonra yeni işime başladım. Bir şirketin CEO'sunun teknik asistanlığını yapıyorum. Teknik Asistan ne demek derseniz, son 1 ay içinde yaptıklarımı anlatabilirim. İşe başladığımın ertesi günü şirketin Organizasyon Şemasını düzenledim, ardından görev tanımlarını yazmak geldi, sonra şirket için periyodik toplantı takvimini oluşturduk, 1 haftadır uyguluyoruz. Toplantılarda not tutup, tutanak yazıyorum. Şirket faaliyetleri ile ilgili toplantıların çoğuna girip not alıyorum. Düşünme, karar alma tarzını öğreniyorum, şirket hukukunu, kanunları öğreniyorum. Bilançoyu, muhasebeyi, finansı öğreniyorum. Gerçi sorsanız bunları okulda öğrendik; ama 6 sene geçti üzerinden, pek bir şey kalmadı. Şimdi uygulamalı MBA yapıyor gibiyim. Sürekli birşeylerle uğraşıyorum, özel maillerime bile bir sabah bir de akşam çıkarken bakabiliyorum, bloga girmem söz konusu bile değil! Yaptığım işi seviyorum, insanlar deseniz eskiden işim herkesle iç içe idi, şimdi kendi halimdeyim. Bu yüzden ancak öğle aralarında görüşebiliyorum. Halimden memnunum. Her zaman olduğu gibi pek içli dışlı olmamayı tercih ediyorum; zaten iyice paranoyaya bağlayıp "şunu desem gider buna söyler mi", "bunu ileride aleyhime kullanır mı" modundayım. Zaman bana yanıldığımı, bunların sadece kuruntu olduğunu göstersin, lütfen...

İlk zamanlar eski iş yerimi gerçekten özledim. Hele ay sonunda çıkış işlemlerim için uğradığımda bir kaç gündür otelde kalıyormuşum da evime gelmişim gibi "oh be" dedim. Ayrılmak istediğimi söylediğimde bana dediler ki "bizim sana hiçbir kırgınlığımız yok, bundan emin ol." tabi ben soramadım "peki benim size karşı kırgınlıklarım ne olacak?" diye. Ay sonunda gittiğimde orayı %70 güzel şeylerle hatırlayacağımı anladım, sevindim. kimse hayatının hiçbir dönemini kötü hatırlamak istemez ki..

Eveeet, yılbaşı yaklaşıyor, hatta geldi bile. Bu sene için kendime başarı diliyorum, verilen tüm görevlerin üstesinden gelebilmeyi diliyorum, çok şey öğrenmeyi diliyorum, bir de herkesin dilekleri, özellikle de değişiklik isteyenlerinki kabul olsun istiyorum. İnsanın bazen buna gerçekten ihtiyacı oluyor ve en küçük değişiklik çok şeyi etkileyebiliyor.

Sizleri de seviyorum, burada olduğunuz için teşekkür ediyorum.
Yılbaşına kadar tekrar yazamayabilirim, hepinize şimdiden iyi seneler... Ve bence en güzel yeni yıl şarkısı:
Sertab Erener - Yeni

17 Ekim 2011 Pazartesi

Pazar Kahvaltısı

Kahvaltı benim için en önemli öğünlerden birisi, hele ki haftasonları. Saatlerce sofrada oturmaya bayılıyorum. Bu pazar de ofisten bir arkadaşımızın nişanını kutlamak için Kale'ye Zenger Paşa Konağı'na gittik.

Zenger Paşa'ya benim ikinci gidişim. Her ikisinde de yediğim herşeye bayıldım. İlk gittiğimizde hava güzeldi, balkonda oturmuştuk. Bu sefer içeride oturduk, sobanın yanında.. Hepsinin keyfi ayrı. En kısa zamanda ailelerle cümbür cemaat gitmeyi umuyorum. Resimleri de o zaman paylaşırım artık..

Kahvaltı = Mutluluk :)

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bebiş Yokken Ev Çok Boş

Haftasonumuz çok güzel geçti. Cuma akşamı bir telaş çıktım işten, Sevgili ile buluştuk market alışverişi yaptık. İçkiler vs. aldık, mangal kömürü aldık. Eve gittik, ben tavukları hazırlamaya giriştim, Sevgili de mangalı yaktı. Saat 9-9:30 civarıydı misafirlerimiz geldi İstanbul'dan. Anneciği bebişin altını temizledi, besledi, uyuttu hemen. Biz de etleri pişirdik o sırada. Sofraya oturduğumuzda saat 11'e geliyordu ama olsun :)

Bebiş nasıl tatlı birşeydi. 1,5 aylık şu anda, sesi falan çıkmıyor arada gak guk birşeyler söylüyor, annesi hemen ilgileniyor, uyutuyor. Sakin bir bebekti, gazı olduğunda bile ortalığı ayağa kaldırmıyor, biraz mızmızlanıyor o kadar. Uykusu, beslenmesi herşeyi gayet düzenli şu anda. Evimizde iki gece kaldılar, ben ne gece ağlamasını duydum ne birşey. Gerçi ağlamış ama annesi hemen besleyince sakinlemiş yine.

Nasıl mis kokulu birşey! İnsan öpmeye, koklamaya hem kıyamıyor hem doyamıyor! Bir süre ikimiz de uzaktan izlemekle yetindik. Gitmelerine yakın iyice alışmıştık, hatta ben kucağımda uyuttum bile.

Cumartesi sabahı güzel bir kahvaltı yaptık. Bu arada Hemnes'in çok rahat olduğunu, çok güzel uyuduklarını söylediler. Bebişi de ortalarına almışlar, oooohh :) Onlar gelmeden birkaç saat önce kombiyi yakmıştım ev biraz ısınsın diye. Akşama doğru bir farkettik ki kombi çalışmıyor. Tabi biraz üşüdüler, hava da soğuyuverdi şanslarına. Kahvaltıdan sonra Ankara turu yapmak için Bilkent'e gittik. Çay kahve içtik, kampüs turu yaptık Sonra onlar Ankara turuna devam ederken biz eve döndük ve ben biraz uyudum. Uykusuzluktan hafif ambale olmuştum çünkü. Akşam Balıkçıköy'de buluştuk tekrar. Bebiş de oradaydı, arabasının içinde uyuyordu. Gürültüde bile çok rahat uyuyor, öyle alıştırmışlar. Faydası nedir, zararı var mıdır onu bilemem.

Çok geçe kalmadan eve döndük. Birer Türk kahvesi içtik, minnoş yine kalkıyor besleniyor, yatıyor uyuyor. Kendi halinde, sessiz. Saat 2 civarı biz de yattık, ertesi sabah hep beraber arkadaşlarımıza kahvaltıya gidecektik.

Pazar gününün bir diğer özelliği Evlilik Yıldönümümüz olmasıydı. Belki çok özel bir kutlama olmadı, ya da akşam romantik bir yemeğe çıkmadık; ama hayatım boyunca unutmayacağım bir gün oldu. Sabah kalktık, hazırlandık, önlü arkalı iki araba yola çıktık. Misafirlerimiz eşyalarını da topladılar, Pazar gecesi, kahvaltıya gideceğimiz evde kalacaklardı. Harika bir kahvaltı sofrasına oturduk, bu sırada söylemeden geçemeyeceğim, Superfresh'in Tepsi Böreği muhteşem bir şey. Üzerine yumurta sürüp fırına veriyormuşsunuz. Yapımı bu kadar kolay ama lezzeti harika. 1-2 kutu yedekte bulundurmak lazım.

Kahvaltımızı ettik, 50. çayımızı içtik, sofrayı topladık. Tam çıkalım mı, napalım derken bir baktık ki, üzerinde "1" mumu olan bir pasta geldi yanında şampanyayla. Misafirlerimiz o günün yıldönümümüz olduğunu unutmuşlar. Hatta duyunca da çok üzüldüler, keşke söyleseydiniz, sonraki hafta gelirdik falan dediler; ama biz hep birlikte kutladığımız için çok daha mutlu olduk.

Pazar akşamı ikimiz de pestil vaziyette koltuklara yığıldık. Mangaldan kalan yemeklerle güzel bir sofra kurduk. Saat 8de sarıldık, öpüştük, geçen seneyi andık hep. Bir sene ne kadar hızlı geçti dedik, inanamadık. Büyüdük dedik, güldük..

26 Nisan 2011 Salı

Hafifim Hafifsin Hafif

Bu haftasonu ayların sıkıntısını,gerginliğini attım üzerimden.

Ofisten arkadaşlarla gün yapmaya başladığımızı, Nisan ayında sıranın bende olduğunu söylemiştim. Program belli olduğundan beri daralıyordum, birşeyleri düşünmekten yorulmuştum artık. Nihayet geçen hafta evde yoğun bir tadilata giriştik. Evimizin mutfak dolaplarını babam yapmıştı; ama birkaç eksik vardı. Düğün sonrası da kendi işlerine yoğunlaştı doğal olarak ve dolaplar kaldı öyle. Bu durum vesile olunca alelacele eksikler tamamlandı.

Salonumuzda sehpamız ve tv dolabımız eksikti. Gezdiğimiz yerlerde birşey beğenemeyince özel yaptırmaya karar vermiştik. Sonra da madem yaptırıyoruz en güzeli olsun diye diye bir modelde karar kılamamıştık. Geçtiğimiz ayın sonunda ancak doğru düzgün oturup, konuşup birşeyler çıkardık ortaya. Güvenlik Caddesi üzerindeki Grand Möble'ye gittik, Aytekin Bey ile konuştuk, mobilyalarımızın yapımını başlattık. Cuma akşamı teslimatı yaptılar. İstediğim ölçülerden biraz küçük olmakla birlikte çok güzel, çok şık oldu mobilyalarımız ve salonumuza çook uydu. Bu arada artık resim de koyabilirim buraya :D

Salonumuzda ve diğer odalarda eksik gedik ne varsa düzenledik, toparladık, evimizi yepyeni yaptık. Gerçekten de yeni taşınıyormuş gibi hissettim bir an kendimi...

Cumartesi günü alışverişimizi yaptık, evimize gelip yemekleri yapmaya başladım. Ana yemeğimiz şöminede sucuk olacaktı. Yanına da çeşit çeşit zeytinyağlılar işte; barbunya, patates salatası, tahinli közlenmiş patlıcan salatası, tavuklu-cevizli-peynirli börek, akdeniz salatası. İki de minik misafirim vardı, onlara da patates kızarttım bir de uğur böceği yaptım. Tatlı olarak da Cafe Anki'den Tiramisu.

bir kısmı yenmiş uğurböceklerim

Pazar günü saat 2'de geldi kızlar. Cumartesi günü hava günlük güneşlikken pazar günü yağmur dinmek bilmedi. Şöminemizi yaktık, evimizi gezdirdim, beğendiler. Ateş kıvama gelince sucukları koyduk, bir güzel pişirdik. Ben o sırada salataları dağıttım. O gün sabah marketten yuvarlak kepek ekmeklerden almıştık. Ekmeklerin altlarımı kestim, içlerini çıkarttım. Küçük birer kase haline geldiler. İçlerine bir damla zeytinyağı döküp fırında 10 dak. kızarttım misafirlerim gelmeden önce. Sofraya geçerken de salataları bu kaselere koydum. Hem çok şık bir sunum oldu hem de sofrada salata tabağı için yer açmama gerek kalmadı. Yemeklerim de güzel olmuştu, sevdim ben. Onlar da sevdiler diye düşünüyorum, çoğunluğu bitti çünkü. Tatlımızı da biir güzel indirdik midemize çayla birlikte. 3 saat kadar oturdular, sonra yavaş yavaş dağıldılar. Ben de o andan itibaren bir rahatladım, bir hafifledim ki sormayın.

Şimdi mutluyum, gururluyum (peh peh) ve işte hafifim :)
P.S. Küçük çocukları olan annelere bu uğurböceklerini ısrarla tavsiye ederim. Eti'nin Tadında bisküvisinin üzerine krem peynir sürüyorsunuz. Üstüne bir yaprak nane, yarım cherry domates. Domateslerin arkasını (kuyruk bölümünü) ters V şeklinde kesiyorsunuz, ön tarafına uğur böceğinin kafası gibi düşünerek zeytin dilimleri yerleştiriyorsunuz. Son olarak da domateslerin üzerine zeytin ezmesi ile benekler yapıyorsunuz. Krem peynir bekleryince bisküviyi erittiği için ben o kısmını yapmadım; yapsam daha da sevimli olabilirdi. Böyle de çook çok güzel oldu herkes çok beğendi.

3 Şubat 2011 Perşembe

İyi ki Doğdun Anneciğimm

Bugün annemin doğum günü. 60 yaşını doldurdu sevgili, güzel anneciğim.

Onun doğumgününde hep Cafe Anki zamanlarında yaptığımız kutlamalar gelir aklıma. Nasıl bir tesadüfse, her sene 3 Şubat'ta annem nöbetçi olurdu. Nöbetçi demek cafeye öğlen gidip akşam kapanışa kadar kalmak demek, saat 9:00-9:30'a kadar falan yani. Biz de okuldan yorgun argın gelip yemeklerimizi yedikten sonra fırsat bu fırsat deyip pasta yapmaya, evi süslemeye girişirdik.

Bir sene anneme doğumgünü şakası yapmak için damla sakızlı kek yapmıştık. Damla sakızı dediysem bildiğiniz Falım sakızının küçük parçalara doğranmış hali. Düşünüyoruz ki o sakızlar fırında pişince Pizza Hut'ın peyniri gibi uzayacak, annem de yiyemeyecek. Tabi kek fırından bir çıktı, sakızlar olduğu gibi duruyor, hatta taş kesilmiş, katır kutur. Akşam birer dilim yedi herkes; ama kekin devamı kaldı. Okul sabahları bize kahvaltıya ne hazırlayacağını bilemeyen anneciğimiz çok sevinmişti bu duruma; "yarın sabah kahvaltıda bu kekten yersiniz" demişti. Ve biz o felaket keki ertesi sabah, daha ertesi sabah, daha ertesi sabah yemiştik...

Bir kere de, evimiz tadilattayken ve biz aynı site içerisinde kirada oturuyorken, annemler gelene kadar pizza söylemiştik eve ve tadilatta olan evimize gitmiştik. Sofrayı falan hazırlamıştık. Annemle de telefonda konuşuyoruz, "biz evdeyiz sizi bekliyoruz" diye. Tabi annemler kiracı olduğumuz eve gittiler, kimse yok. Annem arıyor, "kızım biz geldik evde kimse yok" diye, "olur mu anne, biz evdeyiz" diyoruz. Neden sonra akıllarına geldi asıl evimiz de yemeklerimizi yiyebildik.

Birkaç senedir kutlamaları evde pizza şarap partisi şeklinde yapıyoruz. Bu sene de, bu akşam geleneksel kutlamamızı yapacağız, pazar günü ise herkesleri bizim evde kahvaltıya davet ettik. Güzel güzel mamalar hazırlayacağım onlara.

İyi ki doğdun anneciğimm, seni çok seviyoruuummmmm...

1 Şubat 2011 Salı

Bembeyaz Manzara, Şömine Çıtırtısı ve Etamin

Bu haftasonu dinlendirici olmaktan çok uzaktı. Cuma gününün dondurucu soğuğundan sonra sabah bir kalktık ki her yer bembeyaz ve kar doludizgin yağmaya devam ediyor. İnsan o manzarayı görünce sıcak yatağına geri dönmek istiyor; ama ben çalışıyordum maalesef.

Saat 2'de çıktım işyerimden, 2:30 gibi evdeydim. Geçen hafta Sevgilim oturma odasında eşyalarını toplama sözü vermişti bana, birşeyler atıştırdıktan sonra işe koyulduk. Ben oturma odasını toparlarken, o da çatıdaki eşyalarını düzenledi. Kitaplarını, CDlerini yerleştirdi raflara, o bile çatının derli toplu görünmesine yetti. Saat altıydı işlerimizi bitirip derin bir oh çektiğimizde. Hiç oturmadan bembeyaz sitemizde yürüyüşe çıkalım, karın keyfini çıkaralım istedik ve annemlere kadar yürüdük. "Hadi bir çay molası verelim" dedik, girdik içeriye. E tabi giriş o giriş. Biz şömine karşısında yayıldık, mayıştık kaldık. Bir de üstüne yemek yedik, harika oldu. Enerjimizi topladık evimize döndük.

Pazar günü çok geç kalkmak, iyice dinlenmek istiyordum; fakat benim çılgın beynim 10:30'da uyandı. Kalktım, kahvaltı ettim, malum Sevgilim ne hafta içi ne hafta sonu kahvaltı etmiyor, hava hala soğuk olduğu için şömineyi yaktım, perdelerimi de açtım, yağan karı izlemeye başladım. Pazar sabahları TV8'de yayınlanan Yaşamdan Dakikalar programını izlemeyi çok seviyorum; ama çoğu zaman yakalayamıyorum. Bu hafta tesadüf oturdum izledim rahat rahat. Derken Sevgilim kalktı, beraber oturduk bir süre, sonra o müzik dinlemeye çatıya çıktı, bana da rahat battı. Salonda koltukların yerleşimi için farklı bir tasarım vardı aklımda ne zamandır. Sevgilimin rahatını bozmayayım dedim, ufak ufak ittirip kaktırmaya başladım. Kendine içecek birşeyler almaya inen Sevgilim evin halini görünce küçük bir şok geçirdi, sonra yardım elini uzattı bana. Zaten üç parçacık koltuğumuz var, hemen yerleştirdik. Benim tek önemsediğim koltukların şömineyi kapatmaması ve nereye oturursak oturalım şömineyi görebilmemizdi.


Ölçüler tutup da istediğim yerleşimi sağlayınca keyfim yerine geldi, etamin düzeneğimi kurdum, kahvemi çikolatamı aldım, sağımda bembeyaz kar manzarası, solumda şömine çıtırtıları, usul usul etaminimi yaptım :)

Sevgiler...

18 Ocak 2011 Salı

Aşkım sen ne tatlı şeysin...

Haftasonumuz keyifli geçti. Cumartesi Sevgilimin iş yerinden arkadaşları geldi, film partisi yaptılar. 3 koca çocuk biraraya gelince ne yer ne içer diye düşündüm ve onlara açık büfe sandviç hazırlamaya karar verdim. Ton balıklı, tavuklu sandviç içleri hazırlayıp kaplarla sofraya koydum. Bir de küçük sandviç ekmekleri aldık, içlerini açtık. Dedim ki, bu ekmeklerin içine istediğiniz sandviçten koyun, yiyin. Çeşit çeşit içecekler, cipsler, soslar ve yaptığım zeytinli kek de cabası. Saat 2 gibi çıktım evden onlar da 2:30 civarı gelmişler. Yemişler, içmişler, sevmişler sağolsunlar :) Filmlerini de izlemişler, Sevgilim beni aradığında saat 7'ye geliyordu.

Bütün gün boyunca ben de annemlere gittim. Geçen hafta alışverişten boyumun ölçüsünü aldığım için AVMlere adım atmaya korkuyorum bir süre :))) Pastahaneden sandviçler, tatlılar almıştık, çay koyduk, yengemleri çağırdık. Kuzenim ve minik prenses ertesi gün İstanbul'a döneceklerdi, gitmeden onları da bir görelim istedik. Geldiler, birlikte yedik, içtik, oyunlar oynadık. Şimdi 1,5 yaşında, 86 cm boyunda; ama bakmayın böyle minik oluşuna, herşeye aklı eriyor, her dediğimizi anlıyor da işine gelmezse duymamazlıktan geliyor. Sevgi delisi, öpülmeye bayılıyor, hele bir de gıdısından öperseniz öööyle kalakalıyor. Saçında toka, kurdele falan olmasına dayanamıyor, hemen çıkarmaya çalışıyor. Ama "aaa ne güzel oldu Ada, ne çok yakıştı tokası" dersen dokunmuyor, güzellik uğruna tokaya katlanıyor :)))) Yemesi içmesi yerinde maaşallah, süte bayılıyor, öyle böyle değil. Paylaşmayı da çok seviyor. Mesela anneannesi sütünü ısıtıp biberona koyuyor, önce yapışıp yarısına kadar içiyor, o merdefe göbeği şişmeye başlıyor. Sonra başlıyor herkese süt ikram etmeye. Evde kim varsa biberonu ağzına uzatıyor. Biz de tabi dokunmadan "nam nam namm" yapıyoruz içmiş gibi. Mutlu oluyor, gülüyor, o güldükçe bizim içimiz açılıyor. Güzel yüzü, gözleri hep gülsün...

Gitme vakti geldiğinde ayakkabısını, montunu, atkısını giydi, tam kapıdayken döndü bize öpücük yolladı, bir de "babaay" dedi. Yol boyunca durdu durdu öpücük gönderdi, "babaay" dedi. Karanlıkta kendisini göremediğimizde bile sesi geliyordu hala.

1-2 saat daha oturdum bizim evde, o sırada Sevgilim gittiler diye aradı. Ben de evime döndüm. Bir gittim ki benim miniğim sofrayı toplamış, tabakları kaldırmış, sudan geçirmiş, yerdeki cips kırıntılarını süpürüyor. Sabah hazırlığı aşamasında da çok yardım etmişti bana. Arkadaşları da sevmişler yaptıklarımı, bir mutlu oldum ki sormayın.

Teşekkür ederim Sevgiliiiiiiimmmm....

11 Ocak 2011 Salı

Keyifli Başladı Öyle de Sürsün

2011 çok ama çok keyiflli başladı. Yılbaşı yemeğini 3 aile bir araya gelip bizim evde yedik. Ben Perşembe ve Cuma günleri işyerimden izin almıştım. Cuma sabahtan giriştik mutfağa annemle, o bir ucundan, ben bir ucundan yemekleri yapmaya başladık. Hindiyle pilavı annem yaptı, ben de balkabağı çorbasını. Mezeleri beraber yaptık. 19:30 civarı herkes gelmişti. Önden şarap - kuruyemiş - çikolata üçlüsüyle başladık atıştırmaya, sonra sofraya geçtik. Yemek sonrası çaylar içilirken tombalamızı açtık, ailecek tombala oynadık. Ben hiç böyle kalabalıkta tombala oynamamıştım, ne kadar da eğlenceliymiş... Öyle çok güldük ki, gece herkes gittikten sonra bile biz Sevgilimle düşünüp düşünüp gülüyorduk. Saat tam 12'de dışarı çıktık, şampanyamızı patlatırken havai fişek gösterisi izledik, pastamızı kestik, sonra tombalaya devam. İnsanın kendi evinde kutlama yapması, misafir ağırlaması ne güzelmiş... Herkes gittiğinde, biz ortalığı biraz toplayıp yattığımızda saat 3:30'du.


Sonra herşey kaldığı yerden devam etti, Pazartesi işe başladık, aynı telaş aynı koşturmaca. Geçtiğimiz Cuma ve Pazartesi günleri ben izinliydim (2010'dan kalan izinlerimi kullanıyorum). Çarşamba günü minik prensesimin Ankara'ya geleceği haberini aldık, ne büyük mutluluk :) Cuma sabahı önce annemlere kahvaltıya gittim, sonra da beraber prensesimizi görmeye gittik. Nasıl büyümüş, tam bir kız çocuğu olmuş, tatlı mı tatlı, tombik yanaklıı.. Öpmeyi de öğrenmiş, boynuna sarılıp öpüveriyor ıslak ıslak. Ben kahvaltı için havuçlu kek yapmıştım, ondan yedi. Oynadık, dans ettik, uyku vakti gelince esnemeye başladı, anneannesi yatırdı onu, mışıl mışıl uyudu. Biz de annemle Armada'ya gittik, gezdik dolaştık. Prensesimiz güzellik uykusundan kalkınca annesi ve anneannesi ile birlikte bize katıldılar, Starbucks'ta kahvelerimizi içtik (prensesimiz sütünü içti), biraz daha dolaştık ve evlere döndük.

Çok güzel bir haftasonu geçirdik. Aslında ben izinli olduğumdan yapmak istediğim bir sürü şey vardı ve tabiki çoğunu yapamadım; ama bol bol gezdik dolaştık. Cumartesi günü hava çok güzel olduğundan Kardeşimi de alıp Tunalı turu yaptık. D&R'dan kitaplar, filmler aldık. Akşam eve geldik, yemek yedik ve Sevgilimle ikimiz, üçlü kanepemize sığışıp Ghost izledik. Ben çok severim o filmi, Sevgilimse hiç izlememiş. Hoşuna gitti onun da... Pazar günü ise büyük aile kahvaltımız vardı. Biz 3 aile, yengemler, kuzenim ve prensesimiz annemlerde kahvaltıda buluştuk. Keyifli bir sabah oldu. Saat 2'de taa üniversiteden arkadaşlarımla buluştum. Buluşmamızın detaylarını bir başka yazımda anlatacağım.

Pazartesi günkü iznimi ise kendimi alışveriş merkezlerine atarak kullandım. Armada, Cepa, sırayla önüme çıkan her yeri gezdim. Kendime ciciler aldım. Şöyle bir düşündüm de 1 senedir indirim sitelerinden aldığım 3-5 parça şeyin dışında kendime hiçbirşey almamışım.. E tabi evlilik planı olunca tüm harcama planları o doğrultuda oluyor, tabak çanak vs. vs.

Ve işte bugün normal yaşantıma döndüm.. Dilerim 2011 başladığı gibi keyifli bir şekilde devam eder, içinde küçük sürprizler barındırır, hepimize mutluluk, sağlık getirir.

Sevgiler...

29 Aralık 2010 Çarşamba

13 Aralık 2010 Pazartesi

Hoşgeldin Kış

Ne güzel bir haftasonuydu.. Asında biraz karmaşık başladı ancak çok ama çok güzel bitti. Cumadan başlayalım:

Cuma akşamı 6'da çıktım işten, dolmuş durağına doğru yürümeye başladım. Bindiğim yer ilk durak olduğu için normalde bekleyen 2-3 dolmuş olur; ancak cuma günü hiç dolmuş yoktu. İçime kötü bir his düştü ama beklemeye başladım, yapacak birşey yok. 10-15 dakika kadar bekledikten sonra dolmuşun ışığı göründü uzaklardan. 10 dakika da içinde bekledikten sonra hareket etti. Hareket ettiğim saat normal bir günde benim 100.yıl pazarında indiğim saatti. Ve biz çıktık yola. Allah'ım nasıl bir trafik. 2.vitese geçmenin imkanı yok, her yer kilit. Dur kalk, dur kalk yapa yapa 2 saatte, evet tam 2 saatte gittim eve.

Sevgilim o akşam bir konsere gidecekti, beni eve bıraktıktan sonra yollara düşünce ümidi kestim kendisinden. "bu gece ya konser salonunda ya da evinde uyur" diye düşündüm. Sevgilim konserdeyken kar da yağmaya başlamaz mı, ama ne güzel yağıyor, masal gibi. Zarif zarif düşüyor taneler... Ben de aldım bilgisayarımı kucağıma bir yandan düğün fotoğraflarımızı düzenliyorum, bir yandan da bir film buldum onu izliyorum. Kar şiddetini artırdıkça rüzgar da uğultusunu yükseltti. Derken televizyon 1-2 cırt mırt etti ve digiturkün yayını kesildi. Bizim Digiturk antenimiz çatıda duruyor, e tabi rüzgar yüksekte daha şiddetli esiyor ve anteni sallıyor. O sallandıkça bizim yayın kesiliyor. Biraz bekledim, gelir dedim ama tık yok. Ben de kendimi bilgisayarıma adadım, sessiz sessiz oturdum evde. 1-1,5 saat geçti ama ne gelen var ne giden, sıkıntıdan patlayacağım. Çıktım yukarı ütü yaptım, çamaşır attım makineye, yine indim aşağıya oturdum kös kös. Saat tam onikiydi ki kapı çaldı ve hiç ummadığım bir şekilde Sevgilim geldi. Bizim sitenin yokuşu çok dik, her yer rahat olsa da arabayı orada bırakıyoruz çoğunlukla. Neyseki o yol henüz buz tutmamış, kolaylıkla çıkmış. Çok yorgun olduğumuz için hemencecik yattık uyuduk.

Cumartesi günü bembeyaz bir sabaha uyandık. Cuma gecesinden kombimizin derecesini yükseltmediğimiz için ev buz gibiydi. Hırkalar, çoraplar giydik, çayımızı kahvemizi aldık. İkimizin de dışarıda işi verdı, hazırlandık yollara düştük. Saat 12 civarı işlerimizi halledip mahallemizde buluştuk. Ev için birkaç şey aldık, kasaba uğradık ve küçük kebapçımızda öğle yemeği yedik, evimize döndük. Normalde o günün şöyle bir özelliği vardı, ben yengemleri çağırmıştım akşam oturmasına. Kar yağınca ertelemek durumunda kaldık tabi. Oysaki geçen haftamı tarif aramakla geçirmiştim hep :(  Sabah kombiyi açtığımız için döndüğümüzde evimiz sıcaktı. Yine çaylar kahveler konuldu, oturduk öyle. Akşam yemeği için ne zamandır yapmak istediğim balkabağı çorbasını yaptım. Lezzetli oldu ama o balkabağını soymak ne kadar zor birşey!! Of yani offf...

Çorbamızı içtik, bir de annemin gönderdiği böreklerden indirdik midemize, tam yemek sonrası uyku moduna geçmiştik ki, bahçede kar altında mangal partisine davet edildik. Kalktık, hazırlandık, çıktık evden. Nasıl bir tipi!! Kar yağıyor ama deli gibi rüzgar var ve kar tanelerini yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı, sağdan sola, soldan sağa savuruyor. Ben elime şemsiye almıştım ama bana mısın demiyor. Arabayı çıkartmakla da uğraşamayacağımız için yürümeye başladık. Kar altında yürümek çok romantik, bayılırım; ama bu yürünecek bir kar değilki, bildiğin fırtına. Engelleri aşa aşa parti alanına ulaştık. Bir baktık mangal yanmış, kestaneler atılmış bile. Hemen kestanelere hücum ettik, sıcak sıcak yedik. Ardından sucuklar geldi, bir de kocaman bir tencere sıcak şarap. Yedik, içtik, güldük, donduk ve mangalı söndürdük. 1,5-2 saatlik maceramız gece 10 civarı sona erdi. Biz evimize doğru yola çıktık ama ikimiz de öyle donmuşuz ki yürürken katır kutur sesler çıkarıyorduk :D Tabi bu arada içimizin dışımızın sırılsıklam olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Eve geldik, üstümüzü değiştirdik ama nasıl titriyoruz. 3'lü kanepemizin sırt minderlerini kaldırdık, ikimiz yanyana sığıştık koltuğa, üstümüze çektik battaniyemizi, Prison Break izlemeye başladık. Sevgilim kollarımda uyuyakaldı sonra, ne büyük bir mutluluk...

Pazar günü ise annemlerde kahvaltı, Cepa'dan atkı, eldiven, bere alışverişi, annemlerde 5 çayı ve eve dönüş rotası dahilinde çok güzel bir gün geçirdik. Hava yağışlı olmasına rağmen Cumartesi gününden ve özellikle akşamından çok yumuşaktı. İşte böyle de anısı kaldı :

23 Kasım 2010 Salı

Mutluluk Evimizde

Önümüzdeki bayrama evliyiz derken Kurban Bayramı da geldi geçti işte. Çeşitli planlar yapmıştık bu bayram için, kimisi oldu kimisi olmadı; ancak ilk bayramımızı evimizde çok güzel bir şekilde geçirdik.

Bayramdan önceki cuma günü ben mesaiye kalıyordum, bu yüzden Sevgilimden 3 saat geç gittim eve. Kapının önüne geldim, bir baktım içeride ışık yok. Görebildiğim her odaya baktım ama ışık yok. Aradım Sevgilimi, geldi kapıyı açtı. İçeri girmeme izin vermeden önce gözlerimi kapattırdı sımsıkı, ışıklar zaten kapalı! El yordamıyla mutfağın önüne kadar geldim. "Şimdi aç gözlerini" dedi ve bir baktım ki yemek masamız gelmiş!!!!! Nasıl güzel olmuş, nasıl yakıştı evimize!!! Sandalyelerin döşemesi de pek şık olmuş. Duvarlarla harika bir uyum içerisinde. O akşam masamızda ilk yemeğimizi yedik :)

Cumartesi günü çalışıyordum. 14:00 civarı işten çıkıp eve geldim, biraz sonra da ablam ve babam geldiler. Ablamların Gaziosmanpaşa'da aydınlatma mağazaları var. Lambalarımızı, avizelerimizi oradan seçip beğendik. Cumartesi günü yemek masamızın avizesi, salonumuzun abajurları ve mutfağımızın plafonyeri takıldı. Evimiz bayrama hazır hale geldi; ama diyorduk ki "bir de halımız olsa". Salonda idare eden, en azından sıcak tutan bir halımız var, bir de yemek masasının altında olsa... Pazar günü Çukurambar'daki Zen Halı'ya gittik. Deri halılardan birini çok ama çok beğendik, halının altı tamamen deri, üstü de dana tüyü. Küçük küçük karelerden oluşuyor, karelerin her biri kahverenginin farklı tonu, ve bu küçük kareler birbirine deri ile bağlanmış. Gerçekten şık bir halı. Pazartesi günü eve getirmeleri için sözleştik. Bu halının yanında salon için beğendiğimiz birkaç modeli daha getireceklerdi.

Halımızı seçtikten sonra Türk Japon Vakfı'na düğün fotoğraflarımızı almaya gittik. Biz tüm gün çekim yaptırdığımız için deli gibi fotoğrafımız var tabi. Fotoğrafların ve düğünün montajsız çekiminin hepsini kopyalamak saatler aldı. Çıktığımızda hava kararmıştı artık.

Pazartesi günü ben yarım gün çalışıyordum. Sevgilim beni işe bıraktı, Siteler'e gidip mobilyacıdan sehpalarımızı aldı, iş çıkışı buluştuk, bayram için evimize likör takımı aldık, birkaç halı mağazası daha gezdik ve evimize döndük. Biraz sonra Zen Halı'dan geldiler. Yemek masasının altına halımızı serdik hemen, çok güzel oldu. Salon için istettiğimiz halılarsa pek hoşumuza gitmedi.

Bayram bol bol gezmelerle geçti. Aileler, akrabalar, komşular derken çok gezdik. Perşembe akşamı ise iki dünür aile :))) bize akşam çayına geleceklerdi. Benim hazırlıklarım 1-2 gün öncesinden başladı tabi. Önce ne yapacağım düşüncesi, sonra nasıl yapacağım korkusu :) Neyse ki, biraz ucu ucuna da olsa tatlılarımı, tuzlularımı yetiştirdim. Pırasalı tart, peynirli maydonozlu milföy böreği ve kakaolu kek yaptım. Annem patatesli poğaça, Aylin Ablam da elmalı poğaça getirdi. Çayımızı içtik, sohbetler ettik, düğün fotoğraflarımıza baktık, eğlendik.

İşte bayram böyle eğlenceli, sımsıcak ve evimizi güzelleştirmekle geçti. Havanın çok güzel ve sıcak olmasına rağmen evimizi bırakıp gezmeye tozmaya bile çıkmak istemedik. Resimleri de en kısa zamanda ekleyeceğim. Paris'te de hava çok soğukmuş aldığım duyumlara göre, kih kih kihh...

27 Ekim 2010 Çarşamba

2010 Hedefleri ve 100. Kayıt

2010'a girerken ballandıra ballandıra anlatmıştım "bu sene şunu yapacağım bunu yapacağım diye". İşte senenin sonuna yaklaşıyoruz. Yazımda anlattıklarımın neredeyse hiçbirini yapmamıştım; fakat bugün ilk adımı attım. ALES Sonbahar Dönemi için başvuru yaptım, yaklaşık 2 ay sonra (19 Aralık'ta) sınava gireceğim. Bu ilk sınavdan çok ümitli değilim, üniversitenin üzerinden 5, lisenin üzerinden 10 sene geçti. Hızlı test çözme becerilerim günden güne köreldi. Nerde kaldı ÖSS günleri... Ancak bir deneme yapacağım en azından bu yolda adım atmış olduğum için mutluyum.

ALES sınavı 3 sene geçerli. Düğün koşturmacasını yeni atlatmışken, yeni ev düzenine alışmaya çalışıyorken "master'da yapacağııımm" diye büyük hayaller kurmuyorum, en geç 2012'de başlarım diye düşünüyorum, bakalım kısmet. O zamana daha önemli işlerim olur belki ;)

100. blog kaydımı bu güzel habere ayırdığım için mutluyum.

Sevgiler...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tüm İzleyicilerime


Düğün telaşları nedeniyle bir türlü fırsat bulamadım; mutluyum çünkü izleyicilerimin sayısı 10'a çıktı :)))
Beni başından beri takip eden ve takibe yeni başlayan tüm izleyicilerime çok ama çook teşekkür ediyorum. Bana çok büyük moral kaynağı oluyorsunuz...

Blog'umdan pek kimseye bahsetmediğim için 10 izleyici benim için büyük bir sayı.
Hep beraber nice 10'lara...

Sevgilerr...

15 Ekim 2010 Cuma

Heyecan Dorukta


Ve biz arabalara doluşup Türk Japon Vakfı'na doğru yol almaya başladık. Sabahtan o ana kadar aşırı bir heyecan yoktu içimde. Sanki başkasının düğünüymüş de ben de davetliymişim gibi hissediyordum; ancak herkes beraber evden çıkıp, bizi arabaya bindirip anneciğime, babacığıma ve Özüşüme el sallayınca durum bana dank etti. Bir anda her yerimi ateşler sarmaya başladı, gözler tabiki yine doldu.

Yol boyunca güle oynaya, sarıla öpüşe gittik. 18:45 civarında Türk Japon Vakfı'nın önündeydik; ancak bizden önceki düğünün tebrik safhası henüz bitmemişti. Her yer çok karanlık bu nedenden. Bizi arka yoldan gelin odamıza doğru götürdüler. Yol boyunca fotoğrafçılar ve kameralar çekti bizi. O anları pek hatırlamıyorum desem inanır mısınız bana??

Gelin odamıza girer girmez garsonlar içki ve kanepe servisi yaptılar. Benim heyecandan gözüm birşey görmezken bir baktım ki, Sevgilim almış tabağı kucağına yumulmuş :)) Ardımızdan arkadaşlarımız ve Gülseren Hanım geldi, 2-3 sefer daha yürüyüş provası yaptık. Benim o boyuma uygun, güzel gelinliğim sürekli ayakkabıma takılmaya başlamaz mı!! Zannedersiniz hiç boy ölçüsü falan aldırmamışım!! Öyle bir takılmak ki adım atamıyorum. Provalardan sonra gelinliği tekrar giymeme karar verdik, çünkü üzerime tam oturmamıştı. Bu sırada bizim ofisten kızlar geldiler provayı izlediler, el sallaştık uzaktan ve saat 19:30 oldu, kapıların açılma saati...

Ben koştur koştur gelin odasına girdim, Dilek ve Gülce de peşimde, erkekleri çıkarttık odadan ve kızlar tekrar giydirdiler beni. Bu sefer tam oldu gerçekten de, yürürken hiç sıkıntı çekmedim. Giyinirken ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim, kafamı kaldırdığımda saat 19:50 idi. Şuram iyi mi buram iyi mi diye konuşurken arkadaşlarımızı salona yönlendirdi Gülseren Hanım, ben de fırsattan istifade bir kadeh beyaz şarabı diktim kafama. Aynı anda da giriş müziğimizi duymaya başladım.

O dakikada Gülseren Hanım'la göz göze gelip, "bu gerçek mi, başladı mı?" diye sorduğumu hatırlıyorum!!! Ve işte müziğimiz: Roméo et Juliette - Aimer

Juliette solosunu söylemeye başladığında kapılar açıldı ve Melih dışarıya çıktı. Onun ardından ben çıktım dışarıya, kalbim güm güm. Herkes alkışladı, ayağa kalktı ve biz yavaş yavaş yürümeye başladık. Salon öyle tıklım tıkış kalabalık değildi; ama tam bizim istediğimiz gibi tüm sevdiklerimizden oluşuyordu. Yürürken bir yandan müziğe ayak uydurmak istiyordum ama müziği duymak ne mümkün, kulaklarımdaki tek ses kalp atışlarım... O yol hem çok kısa hem de çok uzun geldi, insan her duyguyu bir anda yaşayabilir mi? Şuşucuğum'la göz göze geldik yürürken, birbirimize gülümsedik kocaman. Ve işte merdivenlerin başındaydık.
Merdivenlerden çıkmadan önce ikimiz de duracaktık, ben iki elimle eteklerimi tutacaktım ve ben önden, Melih 1-2 basamak arkamdan çıkmaya başlayacaktık. Durduk, eteklerimi topladım, birinci basamağı çıktım; ama bacaklarım tir tir titriyor ve bastığım yer merdiven mi, boşluk mu asla anlayamıyorum. İkinci basmağı çıkmak için harekete geçtiğimde yerdeki bacağım zangır zangırdı. Ayağımı yere koyarken yan basmamla elimi Melih'e uzatmam bir oldu. Allah'tan o anda onun da bütün dikkati benim üzerimdeydi ve hemen belimi tuttu. Ondan güç alınca hemen toparlandım ve üçüncü basamağı rahat bir şekilde çıktım. Heyecan, açlık ve beyaz şarap birleşince böyle etkileri olabiliyormuş demekki...

Merdivenlerimizi çıkıp masamıza oturduk, nikah memurumuz geldi. Şu an net olarak hatırlayamıyorum; ama Melih'in söylediğine göre o kadar ayarlamaya çalışmamıza rağmen biz masaya oturduğumuzda müzik bitmemiş hala ve sesini kısmak zorunda kalmışlar. Ben heyecan içerisinde bir salona bir nikah memuruna bakıyorum. Önce nikah şahitleri davet edildi, onları görmek bile beni rahatlattı biraz. Malum konuşmaların ardından memur bey bana dönerek sorusunu sormaya başladı. Hani bazen hissedersiniz ya ağzınızı açsanız bile sesiniz çıkmayacaktır, ben de öyle hissettim (zaten sesim hala kısık) ve memur bey konuşurken hafifçe "ıhm" yaptım. Soruyu bitirdiğinde mikrofona yaklaşıp "EVET" dedim. Memur Sevgilime de sordu aynı şekilde ve o öyle güzel "EVEETT" diye bağırdı ki... Şahitlerimize sordu, bizi karı-koca ilan etti, defterlerimizi imzaladık ve kocacığım beni öptü. O anda üzerimize beyaz balonlar yağmaya başladı, ikinci müziğimiz çalmaya başladı : Cher - It's In His Kiss

Nikah memurumuzla da el sıkıştık, aile cüzdanımızı teslim etti bana ve fotoğraf bölümüne geldi sıra. Şahitlerimizle de fotoğraflarımızı çektirdik, artık salondan çıkma vakti. Tabi balonları görünce benim miniğimin çocuk olası tuttu yine, balonlarla oynaya oynaya, patlata patlata çıktı salondan...
Gelin odasına döndüğümüzde heyecanla karışık bir ağlama tuttu beni... Garsonlar su getirdiler, biraz içtik ferahladık, ya evliydik artık ötesi var mı!!??? Tüm konuklar da salona çıkınca Güseren Hanım bizi de yönlendirdi, Düğün Marşı eşliğinde salona çıkıp şarkımızla ilk dansımızı yaptık : Neil Sedaka - You Mean Everything To Me

Bundan sonrası eğlenmeye kalmıştı artık. Tebrikleri kabul etme faslından sonra baktık ki herkes donuyor, masalar içeri taşındı. Tabi bu sırada birkaç kişi soğuktan etkilenip gitmişti bile, buna üzüldüm gerçekten... Gece boyunca biz çok eğlendik, güldük, dans ettik, herkes de eğlenmiş. Size birkaç fotoğraf daha :)

Çıkışta da evimizin yakınındaki bir bar olan drunk'a gittik arkadaşlarımızla. Orada da eğlendik, dans ettik ama en önemlisi birşeyler yedik!! Yediklerimiz patates kızartması ve sosisten ibaretti ama olsun. Saat 2 civarında drunk'ın kapanması, içilen içkilerin çarpması sonucu eve teslim vaktinin geldiğini anladık. 5 dakikalık mesafede olan sitemize çıktık, yolumuzun başında durdu arabamız. Kocacığım beni aldı kucağına, almasıyla indirmesi de bir oldu "bu ne kadar ağırmışş" diye. "Peki" dedik, "eve kadar yürüyeyim madem, ama kapıdan sen sokacaksın" anlaşma sağlandı, ben evimizin önüne kadar yürüdüm, kapıda Kocacığım kucağına aldı beni ve kapıdan öyle girdik. İşte bunlar da onun resimleri :))

Daha sonrası da bize kalsın di mi ;)))

14 Ekim 2010 Perşembe

Ve Tarih 2 Ekim 2010

Sonunda beklenen gün geldi çattı, takvimler 2 Ekim'i gösterdi.

Sabah saatimi 8'e kurmuş olmama rağmen 7:30'da kalktım. Daha kimseler uyanmamıştı. Etraf sakinken banyomu yaptım, kremlerimi süründüm, ooooh rahatladım. Düğün öncesi çok istememe rağmen hamama gidememiştim, ev keyfi yaptım böyle. Ben hazırlanana kadar annem ve babam da kalkmışlardı, annem sofrayı kurmuştu bile. Ben hemen yumuldum tabi kahvaltıya, o sırada kardeşim ve Akay da kalktılar. Akaycık beraber olalım diye Başkut'u da uyandırdı.

Saat 9 olmuştu ki kapımız çalındı, gün boyu fotoğraf çekimimizi yapacak olan sevgili Dilekciğimiz geldi. Nasıl tatlı, nasıl neşeli bir kız. Gün boyu öyle ısındık ki birbirimize ve öyle çok güldük ki... Gelir gelmez de başladı kahvaltı sofrasında aile fotoğraflarımızı çekmeye. O sırada Akay ve Başkut, Akaycığımın taa Amerika'dan getirdiği hediyemizi verdiler, çok güzel bir tablo. Sarıldık, öpüştük, ağlaştık derken evden çıkma vaktimiz geldi. Saat 10'da Hülya Hanım makyaj için bekliyordu beni, biraz rötarla 10:20 gibi yanındaydık.

Kısa bir cilt bakımının ardından Hülya Hanım bir ressam gibi sanatını işlemeye başladı. İşte birkaç resim:


İşte son halim böyleydi. Tabi kendimi aynada görünce önce ne tepki vereceğimi bilemedim... Hayalimdeki makyaj bu değildi açıkçası; ama renkleri de beraber seçmiştik... Kahve tonları kullanıldığında belirsiz duruyordu. Biraz canlı olsun istiyordum tabi ama bu da çok abartılı geldi. Hülya Hanım saatler geçtikçe daha doğallaşır dedi; ne kadar olduysa oldu artık. Biz Dilek'le kuaföre gitmek için ayrılırken kardeşim ve Akay makyajlarını yaptırmaya başladılar.

Diğer taraftan annemin kuaförde işi bitmişti. Açıkçası benim hatam düğün öncesi koşturmacalarından ne saçımı ne de makyajımı doğru düzgün düşünememek ve prova ettirmemek oldu. Makyajda Hülya Hanım'a çok güveniyordum o ayrı, saçta ise istediğim çok basit bir topuzdu. Nişanda da bir kuaföre gidip topuz istediğimi söylemiştim ve gayet şık olmuştu. Düğün için gittiğim kuaföre de çok güveniyordum; ama yanımda resim falan götürmedim işte. Duvağımı çıkardım, nasıl bir topuz istediğimi anlattım; ama yok adam anlamıyor!!.. Birşeyler yapmaya başladı sonunda (aynı anda manikür ve pedikürüm yapılıyor) 5-10 dakika sonra aynaya bir baktım ki, kafamda kuş yuvaşı gibi birşey!!... Benim sinirlerim bozuldu tabi, içimden ağlamak geliyor, makyaj bozulacak diye kendimi kasıyorum. Dilekciğim o anda da yardımıma yetişti işte, verdi telefonunu facebook'a bağlandım ve nişandaki topuzumun resmini gösterdim. Adam anladı sonunda, söküp baştan yaptı topuzu. Güzel de oldu, beğendim şahsen :))

Bu koşturmaca içerisinde saat 1:30 oldu. Planımıza göre 1:30'da Melih beni evden alacaktı, fotoğraf çekimi için. Ama biz o saatte kuaförden yeni çıkabildik, kardeşim ve Akay kuaföre yeni geldiler, anneminse makyajına yeni başlanmıştı. Tabiki onları beklemeyip Dilekle Zurnacığımıza atladık ve eve gittik. O kocaman duvakla araba kullanmak gerçekten zordu; ama bir o kadar da eğlenceliydi. Herkes dönüp dönüp bakıyordu falan :)

Eve gider gitmez birşeyler atıştırdık, bir yandan da annemler gelse diye oyalanıp duruyordum. Ama zaman da geçiyordu maalesef ve giyinme vakti geldi. Dilek sağolsun o konuda da yardımıma koştu hemen, beni giydirdi bir güzel. O sırada biricik Şuşucuğum da geldi, annem gelmiş kadar rahatladım... Saat 14:30 olduğunda müstakbel kocacığım beni almak için kapının önündeydi...

Kapı açılıp da beni görünce çok şaşırdı, çok beğendi, sarıldı bana, öptü. Bense ağlamaya başladım onu görünce, ikimizin o halde olmasına inanamadım bir anda... Gelin buketimi verdi, çok şık bir orkide buketi, öyle zarif olmuş ki... Kapıda birkaç fotoğraf çektirip arabaya yöneldik. İşte arabaya binmeden önceki halimiz:

Bu sırada benim canım arkadaşım, biricik kardeşim dharmacığım aradı taaa İsveçlerden. Ben onun sesini duyarım da ağlamadan durabilir miyim?? Hemen gözlerden akmaya başladı yaşlar, kırmızı gözlü ve burunlu bir fotoğrafım bile var. Biz siteden ayrılmadan annem, babam, kardeşim ve Akay yetiştiler Allah'tan, görebildiler beni...

Fotoğraf çekimimizi benim işyerimin önündeki parkta yaptık. Şimdi diyeceksiniz ki hangi deli işyerinin önünde düğün fotoğrafı çektirir; ama durum göründüğü gibi değil. Bu parkın bir ismi yok, öylesine park işte, yıllar önce ikimiz de öğrenciyken bir şekilde burayı keşfettik ve vaktimizi hep burada geçirir olduk. İnsana huzur veren, küçük bir havuzu, ahşap köprüleri olan sevimli bir park. Park bir apartmanın arkasında kalıyor, biz gidip gelirken o apartmanı ev zannederdik hep ve ne şanslı insanlar derdik. Hayal kurardık, şu balkonda parti versek falan diye. Meğer o apartman benim şimdiki işyerim değil miymiş?? Bunu farkettiğimde mutlu olmuştum, lafı uzatmayayım, fotoğraf çekimimiz için de en uygun yerin burası olacağını düşündük işte. Hatta biz düğünümüzü orada yapmak istiyorduk da o konuya girmeyeyim :)

Parkımızda 2-2:30 saat boyunca Dilek ve Serkan'la (Melih'in gün boyu fotoğrafçısı) fotoğraflar çektik. Kah donduk, kah Melih terledi (beni kucağına aldığı fotoğraflarda), çok güldük, çok eğlendik. Parkın diğer tarafında bir çocuk yuvası var; ama yuvaların Cumartesi günleri açık olduğunu bilmiyordum. Bizi gören çocuklar parmaklıklara üşütüler mi "aaa geliiiiiiinnn" diye. Uzun süre tezahürat yaptılar; ama bizim içimiz rahattı, kapı kapalı ya nasılsa. Derken, hangi akıllı bilmiyorum, demir kapıyı açmasıyla, bütün çocuklar çığlık çığlığa bir yayıldı bizim parka. Öğretmenler toparlamaya çalışıyor ama o saatten sonra zor tabi. Miniklerin kimisi geldi kibarca mutluluklar diledi, kimisi de Melih'e gidip gelini öpebilir miyim diye sordu!!?? Çocuklar bir şekilde toparlanıp gittikten sonra çekimlerimize devam ederken davul ve zurna sesleri yaklaşmaya başlamaz mı?? Allah'ım diyoruz normal günde bir insan geçmez buradan, herkes bugünü mü buldu!! Davulcu ve zurnacı bizi görmediler ama yakınlarımıza kadar geldiler, uzun uzun da çaldılar, oynattılar bizi :)Çekimlerimizin sonuna doğru kuzenimin eşi (düğün arabamızın sahibi ve şöförü) ile Melih'in çocukluk arkadaşı/nikah şahidi de geldiler yanımıza, birkaç kare de birlikte çektirdik ve bizim (artık annemlerin) eve doğru yola çıktık. Bu sırada akrabalar ve eş dost da bizde toplanmışlardı, annem ve babam içkiler, kuruyemişler, cipsler hazırlamışlardı, herkes halinden memnundu. Biz de gelince ortama dahil olduk, birşeyler atıştırma fırsatı bulduk. Tabi o saatte benim sesim çok çok kötüydü. Herkes şarap vb. içerken ben ballı karabiberli ıhlamurlar, limonlar içip durdum.

Aile içi takı merasiminden sonra saat 18:00'i vurduğunda evden çıkma vaktimiz gelmişti. Biz önden, herkes arkadan arabamıza yürümeye başladık. Kısa bir vedalaşma anında gözler doldu yine, burunlar aktı :) Dilekciğim bu güzel anların hepsini yakaladı sağolsun...

Ve biz ömür boyu sürecek birlikteliğimize doğru yolculuğumuza başladık... Devamı yarına artık :)

12 Ekim 2010 Salı

Bitti Bileee

Eveet, geldi geliyor derken bu sabah kalktığımızda 10 günlük evli bulduk kendimizi. Düğünden önceki 1 hafta ile birlikte şu 15 günü nasıl anlatsam bilmiyorum ki... Öyle bir koşturmaca, öyle bir heyecan...

En son nikah şekeri telaşında kalmışız. 1-2 gün ne yapsak diye döndük durduk, blogunu takip ettiğim birkaç kişiyle telaş içerisinde yazışmalar yaptım. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle İstanbul'dan Caramel Istanbul firmasına ulaştım, resimdeki sabunlardan yaptıralım bari dedim. Normalde teslim süreleri 3-5 iş günü olmasına rağmen stokta sabun kalmaması nedeniyle düğünümüze yetiştiremeyeceklerini söylediler. Hal böyle olunca Sevgilim de "nikah şekeri yaptırmayalım o zaman" dedi, yaptırmadık. Eksikliğini hissettik mi?? Hiç... Misafirler hissetti mi? Bilemem :)))


Nikah şekeri maceramızı bu şekilde kapattık ve beyaz eşya sayfamızı açtık. Aslında beyaz eşyalarımızı geçen seneden seçmiştik. Seçtiklerimizin üzerine çok yeni bir model de çıkmamıştı; iş sadece gidip almaya kalmıştı. Bir süre fiyat alternatiflerini araştırdık, ama o beyaz eşyaların alımı son güne kadar uzadı. Düğünden önceki Çarşamba-Perşembe-Cuma izinliydim. Çarşamba gözümü açar açmaz Electroworld'e gidip aldım beyaz eşyaları. Perşembe günü eve teslim ettiler, Cuma günü montajı yapıldı. Montaj maceralarımızı ayrıca anlatacağım.


Evet o hafta hızlı başladı. Pazartesi günü çiçekçi ile görüştük, gelin buketimi ve araç süslemelerini konuştuk, Salı günü gelinliğimin son provası vardı, öğle arasında ofisimizin 3. geliniyle birlikte (bu sene bizim ofiste 3 düğün vardı, ilki benden önce, ikincisi ben, üçüncüsü de benden sonra Zeynepciğimin düğünü) La Bianca'ya gittik, gelinliğimi denedim, tamam dedim ve Cuma öğlen teslim almak üzere ütüye bıraktım. Bu arada Pazartesi veya Salı akşamı yemek masamızın siparişini vermek üzere Siteler'e gittik. Ofisimizin ahşap işlerini yapan çok tatlı bir ustamız var onunla konuştuk, anlaştık ve yapımını başlattık.


Perşembe sabahı boğazımda bir ağrıyla kalktım. Resmen boğazımın tam ortasında kocaman bir yumru vardı, üstelik sesim de çatallaşmıştı. Zaten günlerdir koşturmaktan, sıcağa girip soğuğa çıkmaktan halsizleşmeye başlamıştım, perşembe itibariyle iyice hasta oldum. Hava da yağmurlu ve soğuk mu! Kazak üstüne ceket giyip dolaştım. O gün fondöten almak için makyajcım ile Tekin Acar'da buluşacaktık. Fondöten'e bakalım, fara bakalım derken oracıkta makyaj uygulaması yaptılar. Bir gözüme kahverengi bir gözüme de gri mavi far sürdüler. Orada aynada bakarken kahverengi çok soluk ve belirsiz göründü gözüme, gri mavi biraz renk verdi, iyi oldu gibime geldi. Fondötenimizi alıp çıktık Tekin Acar'dan ve 2. seans ampul uygulaması için Hülya Hanım'ın mekanına gittik. Yüz bakımından sonra bir de sırt bakımı yaptı, yumuşacık olup çıktım.


Perşembe günü baba tarafından kuzenim Akay, sırf düğün için gelecekti taa Amerikadan. Hülya Hanım'la da işimiz bitince, kaloriferi en sıcakta açıp, doğru havaalanına yöneldim. Uçağın inmesini beklerken de Gloria Jeans' Coffee'de bir tost yedim. Akay'la sarıldık, kucaklaştık ve evimize gittik. Bu sırada annemler eşya taşıma işini sürdürüyorlar tabiki :) Akşam, Melih'de işten çıkıp bize gelince, GOP'taki Palet Pastanesi'ne gittik modellere bakmaya. Daha önceden konuşmuştuk, o akşama tüm modelleri hazır edeceklerdi. Ben bu pasta işini de anlamadım zaten, Palet'e daha önce gittiğimizde önümüze bir kitapçık koydular, "modellerimiz bunlar" diye, hepsi de nasıl çirkin, nasıl şekilsiz... Madem modeller bunlar, seçelim dedik ve 2 modeli işaretledik. İlgili kişiye gittiğimizde ne dese beğenirsiniz?? Kitapçıktaki modellerin hiçbirisi yokmuş ellerinde!!! "Eeeee??" diyerek bakakaldık tabi... Neyse, Perşembe akşamına ellerindeki modelleri hazırladılar bize göstermek için, onlardan birini beğendik. Tesadüf pastanın çiçek süslemesi benim gelin buketimle aynıydı, orkidelerden oluşuyordu. "Bu olsun" dedik ama maketin her yeri kırık dökük!!.. Cuma akşamına hazır edeceklerine söz verdiler, "tamam" deyip çıktık boynumuz bükük.


Benim içimden geçen Cuma gününe hiçbir iş bırakmamaktı. Zaten sabahtan Türk Japon Vakfı ile görüşecektik, sonra ben gelinliğimi almaya gidecektim, başka da birşey yapmam, dinlenirim, hamama giderim diye düşünüyordum. Tabiki öyle olmadı :D


Cuma sabah 10'da Türk Japon Vakfı'na gittik, Gülseren Hanım'la provalarımızı yaptık. Ben gelin ayakkabımı da götürmüştüm yanımda. Müziklerimiz belliydi, kısaca detayları konuştuktan sonra yürüyüş provalarına geçtik. Prova aşamasında bile o kadar heyecanlandık ki, ellerimiz terledi. Bir hızlı bir yavaş yürüyerek müziğimizi ayarlamaya çalıştık, sonuçta bir doğru bir yanlış tamamladık provamızı. Türk Japon Vakfı'ndan çıkınca koşa koşa La Bianca'ya gidip gelinliğimi aldım. Sevgilim arabada bekliyordu; ama kılıfın içinden görmedi tabi gelinliği :) O kocaman kılıfları arabaya sığdırmaya çalışmak ne büyük zevk... Allah isteyen herkese nasip etsin...

Hemen gittim gelinliğimi astım eve. O sırada yeni evimize beyaz eşyaların montajı için gelmişlerdi, koşa koşa çamaşır makinesi dersimi dinlemeye gittim. Teknik servis elemanı makineni bakımını vs anlattı, ben notlar aldım, sonra çalıştırmaya başladık. Makine gayet güzel de çalışıyor, "bir de boşaltmaya bakalım" dememizle makinenin içindeki bütün sular borudan taşarak yerlere akmaya başladı!!! Ben hemen elime bez, vileda, ne bulduysam aldım, yerleri silmeye başladım. 5-10 dakika bekledik kurusun diye, eleman o sırada boruyu söktü tekrar taktı, "yine deneyelim" dedik, bütün sular yine taştı. "Biz sucuyu arayalım makineyi anladık zaten" dedik ve diğer beyaz eşyalara geçtik.

Teknik servis elemanı mikrodalga fırını gösteriyordu ki, Sevgilimin yüzü duvara dönük vaziyette öööylece durduğunu farkettim. "Hayatım nooldu, gelsene" demem üzerine "buradan birşey akıyor" dedi ve bir baktık ki çamaşır makinesinin borusunun içinde kalan sular duvardan akmaya başlamış. Yine bir telaş ve panik ama yapacak birşey yok. Babam "siz balayındayken biz sucuyla hallederiz" dedi, zaten başka çare yok. Düğünden sonra Pazar sabahı kalktığımızda o duvar boydan boya kabarmıştı :((

Cuma günümüz bu yoğun tempo içerisinde geçerken saatler de ilerliyordu, hava kararmıştı. Akay ve Cuma sabahı gelen diğer kuzenim (Akay'ın ağabeyi) Başkut evde iki başlarına otururlarken biz sokaklardaydık. Annemler babama smokin almak için Armada- Panora dolaşıyorlardı mesela!! En son, saat 7 gibi, kardeşimi maniküre bıraktım ve ben eve döndüm. İyi ki de dönmüşüm, yengemler ve Gizemler, minik Ada ile geldiler, onlarla oturduk. Tabi bu sırada sesimin nasıl olduğunu sormayın bile... Konuşmayı yasakladılar bana, ıhlamur üzerine ıhlamur içirdiler :)

Günün yorgunluğunun etkisiyle gece bile o kadar hızlı geçti ki, evimde, yatağımda son gecem olduğunun farkına varamadan uykuya daldım. Böylesi daha iyi olmuştur belki kim bilir...