ev hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ev hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2011 Çarşamba

Yatıya da Bekleriz

Eveeet artık böyle. Sırf misafirlik yapıp kalkıp gitmek yok, yatıya da bekleriiizz.. Pazar günü IKEA'ya gittik. Bir önceki korkunç IKEA deneyimimizden sonra (bkz. kalabalık ve bazılarının insanlıktan çıkması) biraz korka korka gittik açıkçası ama tahminimizden daha tenhaydı.

Birşey almama kararıyla gittik IKEA'ya. Yataklı kanepeler için modellere bakacaktık, Doğtaş'ta bulduğumuz bir koltuk vardı onunla karşılaştıracak, kararımızı verecektik. Kapıdan girer girmez sağınızda görmüş olduğunuz model çekti dikkatimizi. Sedir modellerini oldum olası severim, hatta eski evimizde salon penceresini \_____/ şeklinde yaptırmak istememin tek sebebi önüne sedir yaptırmaktı. IKEA'da bu modeli daha önce görmüştüm, yataklı kanepe olduğunu bilmiyordum. Mağazada o şekilde görünce çok sevindim, Sevgilim de beğendi, diğer herşey çıktı aklımızdan. Normalden biraz daha pahalıya geldi ama içimize sindi sonuçta.
Kutuların çok ağır ve uzun olması sebebiyle kargoyla gönderilmesini istedik ve paketler dün akşam evimize ulaştı. Biz de çarçabuk yemeğimizi yiyip kurmaya giriştik.

IKEA
'nın uyarılarını göz önünde bulundurarak ikimiz beraber yaptık. Epey de hızlı yaptık aslında. Sevgilim elinde tornavida, vidaları sıkarken, ben sonraki adımları, yapılacak parçaları inceliyordum. İlk iş olarak Sevgilimin süper fikriyle malzemeleri ayırdık, gruplandırdık, sayılarını kontrol ettik. IKEA'dan birşey alıp da monte edecek olursanız size de tavsiye ederim, işi çok kolaylaştırıyor. Bana kalsa direkt dalardım vidaları sıkmaya :)

Saçlarına ak düşmüş dövmeli Sevgili ve Ben. Gördüğünüz gibi ofiste fazlasıyla boş vaktim oluyor :)
2 saatin sonunda koltuğumuz şu hale geldi. Yorulduğumuz ve Sevgilimin beli ağrıdığı için paydos dedik. Bu akşam Sevgilim devam edecek, bakalım nasıl olacak.

Başlamadan önce çok büyüttük kafamızda ama yapmanın hiç zor olmadığını gördük. Bunlar güzel anılar, o koltuğa her oturduğumuzda bu günü hatırlamak, gülmek, emeğinin olduğunu bilmek.. Devamı yarın.
Sevgiler...

22 Haziran 2011 Çarşamba

Öyle Bir Geçer Iron Maiden Ki...

İnsan yeni şeylere ne kadar çabuk alışıyor...

Pazar günü İstanbul'da Iron Maiden konseri vardı, Sevgilimin biletler satışa çıktığı dakikada aldığı, o andan beri heyecanla yanıp tutuştuğu, son albümlerinin sözlerini ezberlemek için direksiyon başında olduğu saatleri verimli kullandığı günler sonunda bitti ve konser sabahına açtık gözlerimizi.

Sevgilim ve arkadaşı (araları yaklaşık 1 ay ve kundaktan beri arkadaşlar), iki çılgın, pazar sabahı 7:30da AŞTİ'de buluşup İstanbul otobüsüne bindiler. Evet benim hafta içi zor kalkan, haftasonu 1den önce kalkmayan Sevgilim, Iron Maiden için pazar sabahı 6:30da kalktı. Öğlene doğru İstanbul'a varmışlar. Taksim'de kaşarlı dönerlerini yemişler bir güzel, konser alanına geçmişler.

Bu tür konserlerde Sevgilim genelde kendinden geçer, sesi kısılır 1 hafta boyunca düzelmez, kafa sallamaktan boynu ağrır, bitap bir şekilde döner Ankara'ya. Gece, konser bittikten sonra konuştuk telefonla, sesi düzgün, boynunu sordum ağrımıyor dedi, hayırdır?? "Güzel değil miydi" diye sordum korkarak; "Aşkım sahneye o kadar yakındık ki, ben onları görünce dondum kaldım, şarkı bile söyleyemedim, sadece izledim" dedi. Eeee 30 yılın hasreti, kolay değil.

Onlar pazar gününü böyle geçirirken ben evde oyalandım kendi kendime. Sabah 11:30da Sevgilimin telefonuyla uyandım. Kahvaltı ettim, TV izledim biraz. Bu aralar Brothers & Sisters dizisine çok fena taktım. İnternette arıyorum ama 1.sezondan itibaren izleyebileceğim bir site bulamıyorum :( Dizilerim bitince babamı ziyarete gittim, kahve içtim onlarda, 1 saat kadar oturdum. Sonra da alışveriş, ev işleri derken akşam oldu.

Gündüz rahat geçti de akşam olunca evde yalnız kalmaz çok zor. Yemek yiyorsun yalnız başına, Behzat Ç. birşey diyor tek başına gülüyorsun, gece tek başına uyuyorsun, hiç güzel değil. Ben de dua ettim içimden Allah kimseyi sevdiğinden, ailesinden ayırmasın diye.. Ve işte o an bir daha farkettim, ne kadar alışmışız birbirimize, burası artık gerçekten bizim evimiz olmuş, yabancıladığımız yer değil, dışarıdan gelince huzur bulduğumuz yer olmuş.

Sevgilim gece 2 otobüsüyle döndü Ankara'ya. Sabah ben işe gitmek için dolmuşa binmişken, o taksiyle evimize doğru gidiyordu, camdan el sallaştık :))

7 Mart 2011 Pazartesi

Yine Haftasonu

Bloguma girebilmemin sebebi ofisimizin internet ayarlarıymış. Cumartesi akşamı evden bağlanmak istediğimde, bembeyaz sayfa üzerine kırmızı harflerle yazılı "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla durdurulmuştur" yazısını görmek çok moral bozucu oluyormuş..

Haftasonumuz keyifli geçti. Cumartesi günü canım arkadaşım geldi ev oturmasına, ben de kekler börekler yaptım ona. Uzun uzun oturduk, güldük, düğün fotoğraflarımıza baktık, güzel vakit geçirdik. Akşam Sevgilimle sinemaya gitmeyi planlıyorduk; ama ikimizde de nasıl yorgunluk ve bitkinlik vardı.. Sonuç evde kaldık, üstüne bir de pizza söyledik. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, Pizza Hut çok bozmuş kalitesini. Bir kere doğru düzgün malzeme yok, sırf hamur, üstelik soğuk geldi. Çok acıkmış olduğumuz için hapur hupur daldık; ama hem zevk almadık, hem de midemize oturdu :)

Madem sinemaya gidemedik, evde film izleyelim dedik ve bana kalırsa çok anlamsız bir film olan The Hangover (Felekten Bir Gece) izlemeye başladık. İçlerinden birinin bekarlığa veda gecesi için dört arkadaş Las Vegas'a gidiyorlar. İçlerinden en zeki olanı içkilerine ilaç atıyor; ama satıcının kendilerine yanlış ilaç verdiğini ertesi gün darmadağın odada, darmadağın bir halde uyandıklarında anlıyorlar, üstelik damat kayıp!! Evde çok sıkıldığınızda zaman geçirmek için izleyebileceğiniz 1,5 saatlik geyik bir film. Sanıyorum erkekler daha çok keyif alıyorlar, mesela biz izlerken Sevgilim; filmden çok benim suratımdaki anlamsız ifadeye bakıp bakıp gülüyordu.

Pazar günü geç kalktık, birşeyler atıştırdık, CEPA’ya gitmeye karar verdik. Alışveriş konusunda tuhaf davranışları olan bir insanım; ama kendim için yaptığım alışverişlerde. Evim için birşey almam gerekiyorsa genelde başka şeyden kısar, gider o şeyi alırım; ama kıyafet alışverişleri vs çok geriyor beni. Uzun zamandır ayakkabı ihtiyacım var; fakat bir türlü bütçe ayırıp gidip alamıyorum. Almaya çıktığımda ya beğenmiyorum ya da kışın ortasında yazlık ayakkabılar çeliyor aklımı. Onu almak da gereksiz geldiğinden ellerim bomboş çıkıyorum. Pazar günü de aynen öyle oldu. Sevgilim alalım dedikçe herşeye bir kusur buldum; “onun önü kötü, bunun topuğu kötü, bu yazlık, şu güzelmiş ama artık bahar geldi daha ne kadar giyilir ki..” vs vs. Sonuç?? Tabiki ellerimiz bomboş çıktık. Birşey almamak o anda tasarrufmuş gibi geliyor; fakat ihtiyaçlar biriktikçe ve son ana kadar bekledikçe, karşılaması daha zor oluyor. Piyango çıkarsa kendime 100 tane ayakkabı alacağım, evet tam 100 TANE! :D

6 civarı evciğimize döndük, yemekler, banyolar, çamaşırlar derken haftasonu bitti. Birbirimize kooocaman sarılıp yattık uyuduk…

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ev Keyfi

Geçtiğimiz 2-3 gün rahat, keyifli, dinlendirici günlerdi ve onlar sayesinde güzel bir haftasonu geçirdik. Cuma akşamı yine tüm bezginliğimle çıktım işyerimden ve eve girer girmez şöminemizi yaktık, haftasonuna sıcacık başlayalım dedik. Yemeklerimizi yedik, dvdmizi koyduk Leon'u izledik. Bu filmi kimbilir kaçıncı izleyişim... İlk sefer Parliament Sinema Kulübü gösterdiğinde izlemiştim; ilkoulun sonlarında veya orta okulun başlarındaydım. Yani uzuunn zaman önceydi :) Yine çok duygulandık, çok sevdik filmi...

Cumartesi günü ben ofisten arkadaşlarımla buluşacaktım. 2 aydır altın günü yapmaya başladık 5 kişi. Her ay birisinin evinde toplanıyoruz, çörekler, börekler yiyoruz çok ihtiyacımız varmış gibi :)) İş dışında güzel bir ortam oluyor işte. Bu Cumartesi de buluştuk, yedik içtik, akşam 5:30 gibi evlere dağıldık. Ben eve döner dönmez Sevgilimle tekrar çıktık dışarıya, Ankamall Electroworld'den ses sistemimizin küçük hoperlörleri için ayak almaya gittik. Ankamall'da kalmamış, kalktık Gordion'a gittik. Ayaklarımızı aldık, mamalarımızı yedik, saat 22:30'da evdeydik.

Cumartesi akşamı Tom Hanks'in Road to Perdition filmini izledik. Filmin konusu güzel, senaryosu yetersiz, sonu duygusaldı. Filmin içerisinde sonunu belli eden çok nokta vardı ve bana kalırsa o hatalar, o işi yapan birisinin yapmaması gereken hatalardı. Yani sanki sırf sonunu bağlamak için bazı şeylerin saçma kalmasına izin vermişler gibi. Sevgilim şu an ciddi bir arşiv oluşturma çabası içerisinde, bu filmi de arşivimize eklemek niyetiyle almıştık; ancak pek şart değilmiş açıkçası.

Pazar sabahı çoookkk uyuduk!!! Cumartesi gecesi geç yatmıştık, onun etkisi var tabi; ama bu kadar da uyunmaz ki.. Kalkınca bir cesaret geldi bana ve kahve makinemizi çalıştırmaya niyetlendim. Daha önce bahsetmemiştim sanırım; annemler yılbaşında bize Fakir'in Cafe Passion kahve makinesini aldılar. Çok şık, güzel bir makine. Çekirdek öğütücüsü de var ve bu demek ki Starbucks'tan istediğimiz kahveden alabiliriz, evimizde yapabiliriz!!! Sorun şu ki, makinenin çok çok kötü bir kullanma kılavuzu var ve daha önce kahve makinesi kullanmamış birisinin anlaması imkansız. Örnek olarak kitabın en başında yazan yazı şöyle:
İlk Kullanım Öncesi makinenizin su tankını max. seviyesine kadar doldurun ve suyu kaynatın. Bu işlemi iki kere tekrarlayarak makinenizin içindeki tortuları temizleyin.

Ne kadar kolay görünen, açık bir işlem değil mi? Makine üzerinde öyle değil ama... Bir kere açma kapama tuşuna bastığımda betonu deliyormuşum gibi acayip bir ses çıkıyordu, makinenin orasını burasını kurcaladım, bu sefer sürekli bir alarm sesi ötmeye başladı. Kendimden umudu kesip makineyi kendi haline bırakmıştım ben de.. Pazar sabahı bir cesaret doldurdum suyunu, bastım düğmesine. Alarm çalmasının sebebi parçanın düzgün oturmamış olmasıymış, düzelttim. Beton delme sesi de öğütme bölümünden geliyormuş, işlemi iptal ettim, bir baktım ki su kaynamaya ve cam kasede birikmeye başladı. Sevincimi suyu ikinci kez kaynatarak kutladım ve artık kahve yapmaya hazırdım.

Lakin hava çok güzel olduğu için dışarı çıkma kararı aldık, Tunalı'ya gittik. Kıtır'da karnını doyurdu Sevgilim, ben de D&R'da yemek kitaplarına baktım. Anne babalarla özlem giderdikten sonra evimize döndük, Pazartesi hazırlıklarına giriştik.

Bu sabah ise ofise gelir gelmez dün trendyol'da gördüğüm TowelCake kampanyasına girdim, evimize misafir havluları aldım. İşte şunlaaaarrrr

21 Ocak 2011 Cuma

Uyku Uyuyunca Güzel

Dün akşam mesaimin bitmesine yakın iyice kötüleşmiştim. Midemin ağrısından duramamam ayrı, bir de üstüne vücudum nasıl şişti anlatamam. Üşümeye de başladım mı? Eyvah dedim, kaptım şifayı. Üstelik evde yemek de yok!!

İş dönüşü annemi aradım, ne zamandır ben sana yemek yapayim deyip duruyor, kendisinden yardım istemediğim için, yoruluyorum diye üzülüyordu. Fırsat bu fırsat dedim ve annemden bu akşamki yemeklerden birer kap istedim. Hasta olduğumu tabiki söylemedim :)

Yemeklerimizi aldık, eve gittik, Sevgilime ısıttım yemekleri, ben pek birşey yiyemedim zaten, çorba içtim sadece. Sonra kırgınlığımı alması için bir ilaç içtim, battaniyelere sarındım, çoraplarımı giydim, saat 8'de yattım, uyudum. Ben ayaklarımı da üşütmüşüm sanırım biraz, bu yüzden çoraplarımı ütü ile iyice ısıttım öyle yattım. Gecenin bir vakti afakanlar içinde çıkartıp attım tabi :))

10 saat uyumak ne güzel oluyormuş, rüyamda öğleden sonra 4'e kadar uyuduğumu, bu yüzden işe gitmediğimi bile gördüm, sonra gözlerimi aralayıp Sevgilimin de uyuduğunu görünce rahat ettim.

Artık tam anlamıyla dinlendim ve haftasonuna hazırım :))
Sevgiler...

23 Kasım 2010 Salı

Mutluluk Evimizde

Önümüzdeki bayrama evliyiz derken Kurban Bayramı da geldi geçti işte. Çeşitli planlar yapmıştık bu bayram için, kimisi oldu kimisi olmadı; ancak ilk bayramımızı evimizde çok güzel bir şekilde geçirdik.

Bayramdan önceki cuma günü ben mesaiye kalıyordum, bu yüzden Sevgilimden 3 saat geç gittim eve. Kapının önüne geldim, bir baktım içeride ışık yok. Görebildiğim her odaya baktım ama ışık yok. Aradım Sevgilimi, geldi kapıyı açtı. İçeri girmeme izin vermeden önce gözlerimi kapattırdı sımsıkı, ışıklar zaten kapalı! El yordamıyla mutfağın önüne kadar geldim. "Şimdi aç gözlerini" dedi ve bir baktım ki yemek masamız gelmiş!!!!! Nasıl güzel olmuş, nasıl yakıştı evimize!!! Sandalyelerin döşemesi de pek şık olmuş. Duvarlarla harika bir uyum içerisinde. O akşam masamızda ilk yemeğimizi yedik :)

Cumartesi günü çalışıyordum. 14:00 civarı işten çıkıp eve geldim, biraz sonra da ablam ve babam geldiler. Ablamların Gaziosmanpaşa'da aydınlatma mağazaları var. Lambalarımızı, avizelerimizi oradan seçip beğendik. Cumartesi günü yemek masamızın avizesi, salonumuzun abajurları ve mutfağımızın plafonyeri takıldı. Evimiz bayrama hazır hale geldi; ama diyorduk ki "bir de halımız olsa". Salonda idare eden, en azından sıcak tutan bir halımız var, bir de yemek masasının altında olsa... Pazar günü Çukurambar'daki Zen Halı'ya gittik. Deri halılardan birini çok ama çok beğendik, halının altı tamamen deri, üstü de dana tüyü. Küçük küçük karelerden oluşuyor, karelerin her biri kahverenginin farklı tonu, ve bu küçük kareler birbirine deri ile bağlanmış. Gerçekten şık bir halı. Pazartesi günü eve getirmeleri için sözleştik. Bu halının yanında salon için beğendiğimiz birkaç modeli daha getireceklerdi.

Halımızı seçtikten sonra Türk Japon Vakfı'na düğün fotoğraflarımızı almaya gittik. Biz tüm gün çekim yaptırdığımız için deli gibi fotoğrafımız var tabi. Fotoğrafların ve düğünün montajsız çekiminin hepsini kopyalamak saatler aldı. Çıktığımızda hava kararmıştı artık.

Pazartesi günü ben yarım gün çalışıyordum. Sevgilim beni işe bıraktı, Siteler'e gidip mobilyacıdan sehpalarımızı aldı, iş çıkışı buluştuk, bayram için evimize likör takımı aldık, birkaç halı mağazası daha gezdik ve evimize döndük. Biraz sonra Zen Halı'dan geldiler. Yemek masasının altına halımızı serdik hemen, çok güzel oldu. Salon için istettiğimiz halılarsa pek hoşumuza gitmedi.

Bayram bol bol gezmelerle geçti. Aileler, akrabalar, komşular derken çok gezdik. Perşembe akşamı ise iki dünür aile :))) bize akşam çayına geleceklerdi. Benim hazırlıklarım 1-2 gün öncesinden başladı tabi. Önce ne yapacağım düşüncesi, sonra nasıl yapacağım korkusu :) Neyse ki, biraz ucu ucuna da olsa tatlılarımı, tuzlularımı yetiştirdim. Pırasalı tart, peynirli maydonozlu milföy böreği ve kakaolu kek yaptım. Annem patatesli poğaça, Aylin Ablam da elmalı poğaça getirdi. Çayımızı içtik, sohbetler ettik, düğün fotoğraflarımıza baktık, eğlendik.

İşte bayram böyle eğlenceli, sımsıcak ve evimizi güzelleştirmekle geçti. Havanın çok güzel ve sıcak olmasına rağmen evimizi bırakıp gezmeye tozmaya bile çıkmak istemedik. Resimleri de en kısa zamanda ekleyeceğim. Paris'te de hava çok soğukmuş aldığım duyumlara göre, kih kih kihh...

9 Kasım 2010 Salı

Dönüş

Eveeet, eğlenceli haftasonumuzun ve pazartesi günkü iznimin ardından bugün işbaşı yapmış bulunuyorum.

Ofis olarak çeşitli aktiviteler yapmak çok güzel, insanların birbirini daha iyi tanıması güzel. Cuma akşamı saat 5 gibi çıktık ofisten havaalanı yollarına dizildik. Uçak zaten bizim ofisle doluydu, yanyana oturduk hepimiz. Antalya'ya inip otele ulaştığımızda saat 9'a geliyordu. Tabiki hemen açık büfeye daldık. Yeme içme faslının ardından Cumartesi günü yapılacak turnuvaların çekilişi için amfi tiyatroda toplandık. Şansımıza grubumuzdaki her iki takım da Almanya'dan çıktı - ilk maçı Duesseldorf, ikincisini Hamburg ile yaptık. Cuma gecesi içme seanslarıyla devam etti. En güzeli de gece 12'deki çorba seansıydı :)

Cuma gecesi geç yatmış olmamıza rağmen Cumartesi sabahı erken kalktık, saat 8'de kahvaltıya indik. İlk maçımız için formalarımızı giydik ve sahaya gittik. Duesseldorf'u 2-1 yendik, Hamburg'a ise 2-0 yenildik. Ben maçlarda pek fazla oynayamadım maalesef. Antrenmanlarda attığım güzel servisler burada fileyi bile geçemeyince moralim bozuldu. Kazandırdığım birkaç sayı var tabiki de, ben daha aktif olmayı isterdim. Hamburg maçında ise maçın daha ilk dakikasında tırnağım kırılmaz mı?? Tırnaklarım uzun değildi; ama topa ters vurdum herhalde. Tabi hemen çıktım, yarabandı aramaya başladım. O sırada da oyun aktı gitti. Yine de o formayı giymek, takıma katılmak bile çok güzeldi :)

Gruptan çıkma şansımızın kalmadığını görünce (Duesseldorf Hamburg'u yendi bu arada) öğle yemeğine, oradan da deniz kenarına geçtik. Güneş ışıklarının ısınmamıza yetmediğini farkeder farketmez odalarımıza çıktık, akşam için hazırlanmaya başladık. Bu arada benim makyaj çantamı evde unutmuş olmam ve bunu havaalanı yolunda farketmem gerçekten üzücüydü. Neyseki bütün kızlar aynı katta kalıyorduk.

Cumartesi gecesi ödül töreni ve ardından Beach Party vardı. Gece yarılarına kadar dans ettik, içtik, güldük, çok ama çok eğlendik. Gerçekten çok keyifli bir gün oldu. Pazar günü serbest zamandı. Biz de "Ankara'nın denize hasret gençliği" olarak kahvaltı sonrası tüm günümüzü plajda geçirdik. Epey de yandık bu arada!!

Akşam 20:45 uçağıyla Ankara'ya hareket ettiğimizde 2 günlüğüne gelmiş gibi değil, 1 haftadır buradaymışız gibi hissediyordum. Pazartesi günü izin almış olmam, 10'a kadar uyuyup keyiflli keyifli banyo yapmam, öğleden sonra gelecek misafirlerim için alışverişe çıkmam ve anneciğimle kısır yapmamız, minik prensesimiz evimizde küçük küçük adımlar atması o günü unutulmaz kılmaya yeterdi.

Bir de -bütün gün keyif çatmaktan yemek yapamadığım için- akşam ilk kez çorba yaptım. Tarhana çorbası yapmak üzere işe başladım ama evde tarhana olmadığını anlayınca kıymalı şehriye çorbasına döndü olay. Bence lezzetli de oldu, hele limon sıkınca çok güzel oldu, tam hastalık çorbası :)

Bu arada düğün siteleriyle bağlarımı hala koparamadım, şu sitede de çok sevimli bir evlilik teklifi gördüm - Ruffled

2 Kasım 2010 Salı

En Güzel Hediye

Bugün 1. ay dönümümüz... Tam 1 aylık evliyiz bugün.

Herkes böyle mi hisseder bilemiyorum ama ben düğün stresini, heyecanını ancak atabildim. Balayındayken düğün kabusları görüp durdum, kanter içinde uyandım sabahları. Sonra ofiste bilgisayar başında sürekli blogları okudum, "şunu da yapabilirdim, bunu da yapabilirdim" diye. Allah'tan "yapmasaydım" dediğim bir şey olmadı. İnsan o "prenses" modundan da çıkamıyor. Herşeyin odağı olma, tek olma psikolojisine çabuk alışıyor. Mesela işe başladığım ilk hafta iş çıkışı dolmuşa gidiyordum. Karşıdan karşıya geçeceğim, ileriden de bir araba geliyor. Geçsem geçerim ama hızlı da geliyor. Ben "naapsam" tereddütü içindeyken araba kornasının sonuna kadar basıp beni durdurdu zaten. Ben de içimden "şimdi gelinlikli olsaydım durup yol verirdin amaa..." diye düşündüm.

İnsan herkes düğünü konuşsun, sorsun istiyor. Herkese tekrar anlatayım o günü baştan sona, anlatırken de yaşayayım istiyor. Ya da bir tek bana mı oluyor bilmiyorum?? Aylarca kafa yorduktan, düşündükten, özendikten sonra 3-4 saat içerisinde herşeyin bitmesini sindiremiyorum belki de. Ama bu hisler, bu duygu yoğunluğu da zamanla hafifliyor ve "normal insan" pozisyonuna geri dönülüyor sonunda. Artık ben de normal hayatıma dönmüş bulunmaktayım. ama 1. aydönümümüzde de anmadan geçmek istemedim.

Ev hayatına alıştık sayılır. Zaten alışmama gibi bir lüksünüz yok. Balayından dönünce bavuldan çıkanları yıkamakla başlıyor işler, "akşama ne yiyeceğiz", "bardaklar yıkanmış mıdır acaba", "koltuğun üstündeki kutuları indirmeli oturacak yer yok", "bir tane tencere kirlettik makinede kurumasın elde yıkayıveririm hemen..." derken bir bakıyorsunuz ki ev işleri ciddi ciddi başlamış. Bunların hepsini keyif alarak yapmak güzel, beraber yapmak daha da güzel. Sevgilinin "ben daha önce hiç havuç soymadım kiii" demesi güzel, "bu süpürge nerden çalışıyooo" demesi güzel, hayalini kurduğun günleri yaşamak çok ama çok güzel. Akşam yorgunluk çayını Kocacığın elinden içmek de çok güzel. Ama hepsinden güzeli birbirimizin nefeslerini dinleyerek uyumak, uykunun ortasında yanındakinin tekmesiyle uyanmak (çoğunlukla tekme atan ben oluyorum) ya da pazar sabahı Kocacığın çaktırmadan kalkıp kahvaltı için tepsi pizzası araması... :)

Evlilikle ilgili benim en büyük korkum yemek yapma faslıdır. Diğer her işi severek yaparım, ütü yapmaya bile bayılırım. Aslında yemek yapmayı da severim, nasıl yapılacağını bilsem... İş başa düşünce ister istemez öğreniliyor işte. Dün akşam da kabak yemeği yapmıştım, kıymalı. Sevgilim yemeği öyle sevdi öyle sevdi ki ikinci tabağı istedi. Bu da benim için en güzel aydönümü hediyesi oldu tabi :)))