iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2013 Çarşamba

Cümleten Geçmiş Olsun


Çok büyük bir iş becermedim.

Gerçek bir denetim bile sayılmayacak olan bir denetimden geçtim. Fakat kendi adıma bir adım daha attım. Bilgilerime bir tomurcuk daha kattım.

Bu yazıya 29 Kasım Cuma günü başlamıştım, bugün devam ediyorum. Perşembe günü ISO denetimim vardı, gözetim denetimi olduğu için tam anlamıyla didik didik edildiğimizi söyleyemem; fakat benim ilk kez baştan sona sorumluluk sahibi olarak yürüttüğüm bir denetimdi.

Çok gergin zamanlar geçirdim, etrafımı da kırdım biliyorum. Eşim çok anlayışlıydı bu süreçte; ofisten gece 1- 1:30'larda çıkıyordum, herkes için kabul edilebilir bir yaşam tarzı değil. Neyse ki özellikle son hafta evde yemek bırakabildim de dışarıdan yemek söylemek zorunda kalmadı.

İyisiyle kötüsüyle eksiğiyle de olsa bu işi üzerimden attığım için çok mutluyum. Perşembe akşamı denetim bittikten sonra erken çıktım işten. Sevgilimin çıkışına yetiştim, onu aldım, birlikte eve gittik. Yemek yedikten sonra bir şarap açtık, çoğunu ben içtim tabii ki. Bir yandan Maverick izliyorduk. O filmi severim ama hiç bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum :)))

Sonuç olarak dünya ve şirket için küçük, kendim için büyük bir adım attım.
Sıradaki gelsinn....

Sevgiler..

9 Kasım 2013 Cumartesi

Passiflora Günleri

Bu aralar çok gerginim, öyle böyle değil.

İşler biriktikçe birikiyor, onun gerginliği mi, evdeki süper mutluluk tablomuz mu, kafamın içindeki paranoyak düşünceler mi, uykusuzluk mu, nedir bilmiyorum ama sonuç bu.

Az kaldı, "sabahları 1 shot passiflora" tedavisine başlayacağım. Çünkü artık kalp kırıyorum, farkındayım..

Geçtiğimiz ay bu durumumu daha profesyonel birisi ile görüşmek için bir randevu aldım. Gittim 1 saat konuştum konuştum, sonuçta kadıncağızın teşhisi: dominantım, obsesifim, "siyah-beyaz"ım (gri'm yok yani), aşırı sorumluluk sahibiyim, yalana tahammülüm yok, böyle lanet bir insanım işte. Fırsatı olan benden kaçsın arkadaş...

Bu da bana gelsin:

30 Ağustos 2013 Cuma

Ne Var Ne Yok


Buraya 2 ayda bir yazarak çok heyecanlı bir platform oluşturabilirim gerçekten de!!! Ya da yeni bir "challange" olarak bunu mu denesem??

Bayram geldi geçti. Tüm haftayı birleştirerek; ama Pazartesi sabahı saat 9:15'te facetime üzerinden iş takibi yapmak suretiyle, 9 gün tatil yaptım. Dinlendim dinlenmesine. Bilgisayarımı almıştım yanıma işleri biraz toparlarım ümidiyle, onu yapamadım pek. Parantez açarak hazırladığım bavulu anlatmam lazım!!

Cuma akşamı epey geç saatte çıktım ofisten. Eve gittim, bavulumu hazırlamaya başladım, eşim daha sonra gelecekti. Garantiye almak için önce laptopumu yerleştirdim. 1-2 pantolon, 4-5 t-shirt, 1-2 uzun kollu bluz, çorap, çamaşır, ayakkabı, makyaj-temizlik malzemeleri, kitap, şarj aleti ekledim. Gönül rahatlığıyla bavulu kapattım, hızlıca duş aldım, bir şeyler atıştırdım ve otobüs için hazırdım artık. Evden çıktık, terminale doğru yürürken bir baktım insanlar şort giymiş, terlik giymiş. "ben şortla terlik almadım yanıma" dedim eşime, yapacak bir şey yoktu o saatte. Biraz daha sonra durdum, "ben yanıma MAYO almadım!!" dedim. Güldü sadece... Neyse ki yazlık eve gittiğim için orada da birkaç kıyafetim var. Civarda alışveriş yapacak da bol bol yer var. Cumartesi günü anneciğimle gittik, eksiklerimi aldık da denize girmek için Sevgilimi beklememe gerek kalmadı!! :))

Sonuç olarak eş dostla güzel geçti tatil. Döndük, sonraki hafta sonu Uziciğin doğumgünü için İstanbul'a gittik. Bu sefer uçakla gittiğimiz için fazla yormadı yolculuk. İki yaşına girdi maymun yaa.. Nasıl da şeker bir şey oldu. Konuşamıyor ama işaretlerle ne istediğini anlatabiliyor artık. Hediyeler geldikçe sevinse de aklı masanın üstündeki lolipoplarda kaldı :)

İş yoğun temposuyla devam ediyor tabii ki.. Kazakistan'da şube açıyoruz, o yüzden bu aralar Türkiye'den çok Kazakistan saatiyle yaşıyorum. Tatile bilgisayar götürdüm diye işkoliklikle suçlamayın beni sakın, o kadar büyük keyif alıyorum ki. Sonuçta dünyayı kurtarmıyorum, alt tarafı iki yazışma yapıyorum; ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Bazen çalışırken mutluluktan gözlerim doluyor, yeni bir şey öğrendiğim için. Gidip ofisteki herkesin boynuna sarılasım geliyor!! Gülmeyin noolur...

İnanmazsınız Ağustos ayında iki kitap okudum. Hepsi de yollarda bitti. Çok edebi kitaplar değil ama bazen böyle sabun köpüğü hikayelere de ihtiyacınız oluyor.
 

2 ay sonra yazacağım postumda bu kitapların da özetini geçerim ;)

İşte şimdilik bu kadar. Yeniden yazmak güzel, keşke daha çok yazsam, yazsak..
Sevgiler...

20 Haziran 2013 Perşembe

Adam Gibi Adam


Bugün çeşitli işler için dışarıdaydım, koşturdum sürekli.

Bir bankaya gittim evrak almaya. Karşımdaki bizim ofise hep gelen giden birisi, sohbet de ederiz. Beni sordu, ofiste hangi işlerle ilgilendiğimi falan (her taşın altından çıktığım için insanlar sorma ihtiyacı hissediyor genelde). Bir bankacı olarak bizim ofiste en çok muhatap olduğu kişi CFO'muz tabii ki. Ben de kendisiyle epey içli dışlıyım ya..

"Adam gibi adam", dedi onun için. "Bizim sektörde iyiyken herkes seninle birliktedir ve iyidir; ama bir yanlışın olsun arkana baktığında kimseyi bulamazsın. Arkanda duran birisinin olması çok önemli, adam bunu yapıyor, insana güven veriyor" dedi.

Doğru, çok doğru. Ve bence bir insandan öğrenilebilecek en güzel şey bu...

Sevgiler..

7 Haziran 2013 Cuma

#direntürkiye

10 gündür değişik bir dönemden geçiyoruz. Sonucu ne olur bilinmez; ama tarihe tanıklık ediyoruz. Bu rüzgarın lehimize sonuçlanmasını; kendi geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği, tutuklu gazeteciler, faili meçhul cinayetler, haksızlığa uğradığını düşünenler, hayatını gönlünce - kendi tercihleri doğrultusunda özgürce yaşayamadığını düşünenler, parkta sevgilinin omzuna yasladığı başının saçlarını okşamayı sevenler, akşamları birer keyif birası içenler için huzur dolu günleri getirmesini ümit ediyorum.

Geçen hafta sonu biz de Güvenpark'taydık. Üzerinden neredeyse bir hafta geçti; ama herşey o kadar canlı ki zihnimde. Güvenpark'ın neredeyse bütününü saran kusmuk kokusu, dört bir yandan atılan gaz bombaları, polisin bizi kıstırmak için sağdan sola, soldan sağa yer değiştirmesi, her şeye rağmen insanların coşkusu, umutla parlayan gözleri. Biz yalnızca gaz bombası yedik bolca, tazyikli su ile savrulma şerefine erişemedik. Şiddetin azı çoğu yok bana sorarsanız, bir kıvılcıma bağlı başlangıcı ve hepsinin tohumu nefret. Ama burada yaşanan neyin nefreti, kime karşı?

Güzel olan o tarafta şiddet arttıkça bu tarafta dayanışmanın ve kardeşliğin artması. Başka zaman olsa birbirine pek de ılımlı yaklaşmayacak gruplar ortak bir gaye için el ele veriyor. Gezi Parkı direnişi elbet bir gün sona erecek, dilerim o günden sonra da bizler gerek sporda, gerek siyasette bu kardeşliği yaşatmayı başarabiliriz.

Tüm bunların dışında, bugün benim doğum günüm. Adettendir ya, her sene bir bilanço çıkarılır. 7 Haziran 2012 ile 7 Haziran 2013 tarihleri arasında çok şey değişti benim açımdan. En önemlileri iş hayatımdaki değişikliklerdi. Çalıştığım şirkette çok daha aktif rol oynamaya başladım. Çok şey öğrendim, bunda patronlarımın katkısı çok büyük. Öyle müthiş insanlarla çalışıyorum ki, bilgileri, görgüleri, zarafetleri karşısında her gün hayrete düşüyorum, kalbimin taşmasına, gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Abarttığımı düşünebilirsiniz, bense sadece çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

Bu işe başlarken istediğim tek şey öğrenmekti. 7 Haziran 2012'deki "Birço" ile aramda çok fark var bugün. Yine de hala eksiğim, hala cahil. Umarım 7 Haziran 2014'te bugünkü halimden çok daha ileride olduğumu yazabilirim.

Kendime karşı acımasızmışım. Sanırım bu özelliğimi pek kolay terk edemeyeceğim. Doğrusunu yanlışını bilmem, ben kalbimle yaşıyorum. Etrafımda insanların ad-soyadlarını söyler gibi yalan söylediklerine şahit oluyorum. Hem de öyle basit şeyler için ki.. Bu durum alışkanlığı gösteriyor, yadırgamamayı ve beni çok korkutuyor açıkçası.

Güvenebildiğiniz birisi var mı etrafınızda? Tek, TEK bir kişi... Sanırım benim güvenebildiğim tek varlık şu anda da kollarımın arasında olan bilgisayarım. Çok komik ama geçtiğimiz bir yıl boyunca hüznümü de, sevincimi de en yoğun onunla yaşadım ve işte yine bu yüzden, bu gece, bu saatte onunla duyurmak istedim sesimi. Evet çok zavallı bir durumdayım, farkındayım, bu durumun nedenlerini de bilahare konuşuruz; fakat birlikteliğimiz artarak devam edecek gibi görünüyor.

Neyse, diyeceğim şu ki; çevrenizde güvenebileceğiniz TEK BİR kişi dahi varsa çok şanslısınız demektir. BİR kişi olsun gözlerinizin içine bakarak "iyi ki varsın" diyorsa çok şanslısınız demektir. Hele bu iki kişi tek bir "bünyede" toplanmışsa sırtınız yere gelmez demektir.

Sizlere coşkudan kalbinizin taşacağı, mutluluktan gözlerinizin dolacağı, vücudunuzun sevgi ve heyecandan sımsıcak olacağı, gazsız, güneşli günler dilerim.

O günlere az kaldı #direnturkiye!!!!

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Altın Bilezik


Bugün itibariyle bir altın bileziğim oldu. Önümüzdeki günlerde ilkiyle bağlantılı olarak 3 bilezik daha gelecek!!

Şirketimizin Kalite Sorumlusunun ayrılması nedeniyle kalite işleri benim üstüme kalmıştı, Aralık ayında da apar topar, pek ne yaptığımın da bilincinde olmayarak, denetime girmiştim hatırlarsanız. Şantiye havasını da ilk orada solumuştum hatta. İşte o zaman demiştim ki, önümüzdeki sene bu işi adamakıllı yapmalıyım.

Biraz gecikmeli de olsa gün itibariyle bu hedefimin ilk adımını tamamlamış bulunuyorum. TSE tarafından verilen ISO 9000 Kalite Yönetim Sistemi Temel Eğitimi'ne katıldım geçtiğimiz 3 gün boyunca. Faydalı bir eğitim oldu. Kalite Yönetim Sisteminin temel prensiplerini, mantığını öğrendik. Standardın maddelerini dinledik, bu maddelerin hangi noktalarda birbirleriyle kesiştiğinin resmini çizdik. ISO 9000 artık her tür işletme için olmazsa olmaz. Bizim halihazırda kurulu bir sistemimiz var; fakat onu etkin kullanabilmek ve kullandırabilmek için sistemin içerisinde olmak yetmiyor. Onu yönetecek bilgiye sahip olunması lazım. Bu eğitim ile ilk adımı attım dediğim gibi.

Yarın ikinci adımıma başlayacağım; Dokümantasyon Eğitimi. Üçüncü adım; Süreçlerin İyileştirilmesi, dördüncü adım; İç Tetkik Eğitimi.

Toplam 10 iş günü süren bu eğitime katılarak hem ben ciddi bir fedakarlık yapıyorum, hem de iş yerim. Müdürlerim tereddüt dahi etmeden beni bu eğitime gitmem için desteklediler. Şanslı mıyım? Evet! Bunun karşılığını vermeli miyim? Kesinlikle!!

İçimde heyecan patlamaları var...
Sevgiler..

17 Mart 2013 Pazar

Benden Haberler


Ne haftaydı!

Kaç haftadır ne hafta!!!!

Dünyadan koptum, ne oluyor ne bitiyor haberim yok. Dünya yansa kül olsa, Şirket binası yıkılmadığı sürece farkedebileceğimi zannetmiyorum.

Bir ihale için dosya hazırlıyorduk, ben hazırlık sürecine diğer arkadaşlarım kadar dahil olmasam da dün son kontrol ve dosya kapama sürecine epey dahil oldum. Gece 2'ye kadar!! Dün akşam için Sevgilimle programımız vardı, bu nedenle o da gelmiş bulundu, yardım da etti, iyi ki gelmiş. Gruptaki arkadaşlarımızdan birisinin 2 aylık bebeği var, bir ara anne ile bebek geldiler, biraz gezdiler dolandılar sonra kızcağız bu işin sonunun gelmeyeceğini anlayıp eve döndü.

Sonuç itibariyle güzel bir dosya hazırladık, hayırlısı diyelim. Bu aralar iş dışı bir konuyla pek iştigal edemiyorum. Geçen ay saçlarımı kızıla boyatmıştım iş dışı yapabildiğim iki şeyden biri piyano kursum, diğeri saç boyamı yeniletmek. Kadın olmak böyle bir şey herhalde; saçımı yanlış zamanda boyatmış olduğumu biraz geç anladım maalesef.

Merak edenler için piyano güzel gidiyor. Annemlerdeki piyanoyu henüz evimize taşıyamamış olsak da hayali piyanom ile pratik yapıyorum. İşe de yarıyor yani. Nota okumada sıkıntım var biraz, fa anahtarını tutamıyorum aklımda. Tabi bunda yalnızca dersten önce 1 saat çalışabiliyor olmamın da olumsuz katkısı var.

Hayatımdan, işimden memnunum, bu bana enerji ve güç veriyor. Böyle bir eşim olması da... O olmasa hiçbir şey yapamazdım. Seni Seviyorum Sevgilim...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Uykusuzluk


Son birkaç gündür uykusuz kalma limitimi ölçüyorum adeta..

Şirketimizde yoğun miktarda çeviri yapılması gerekti. Çevirilerin bir kısmını tercüme bürolarına gönderdik fakat belge o kadar çok ve zaman o kadar azdı ki, yeminli tercüman olarak, ben de destek oldum. Son 1,5 hafta içerisinde aralıksız 3 gece sabahladım (yalanım olmasın koltukta 1'er saat uyudum her gece), pazar dahil olmak üzere ofisten çıkmadım. Tureng "en çok girdiğim siteler" arasında 1 numaraya yerleşti! Ee, konu teknik olunca İngilizce bilgisi de bir yere kadar.

Çeviri işi keyifli fakat zor. Neyse ki; ucu ucuna da olsa zamanında yetişti her şey. Bu 1,5 haftadan bana kalan uykusuzluk sınırlarımı zorlamam, İngilizce pratiği ve zaman zaman iğne gibi batan bir sırt ağrısı oldu.

Bir de bu hafta masama bir demet nergis aldım. Hep istiyordum masamda bir demet çiçek olsun üşenmekten, ertelemekten alamamıştım bir türlü. Çiçekçi de ofisin hemen yanı halbuki.. Çevirilerden bunalınca hava almaya çıkıp bir demet nergis ile döndüm ofise. Ne de güzel oldu, mis gibi kokusu geliyor şu anda burnuma...

Size de mis kokulu günler diliyorum...

25 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Aşk - Yeni Bir İş

24 Kasım - 24 Aralık! Tam bir ay olmuş yazmayalı. Öncelikle takipçilerime benden umutlarını kesmedikleri için teşekkür ediyorum :)

1 ayda çok hızlı bir geçiş yaptım. Yansıttığım kadarıyla eski iş yerimde çok yıprandığımı anlamışsınızdır. Ayrılmak istediğimi söyledim, 6 hafta ihbar sürem vardı, 2.haftamda iş teklifi geldi. Benim de değerlendirmek istediğim bir teklifti, kabul ettim. Alel acele bir çıkış yaptım. İyi de oldu bence. Sevdiğim kişilerle duygusal bir ayrılık yaşadım, diğerleriyle de vedalaştım işte. İçimden çok konuşmalar hazırlamıştım, çok şey planlamıştım; ama o son an geldiğinde yapmak istemedim. Onların gözlerindeki duyguyu gördüm çünkü, beni mutlu etmeye yetti o.

Sonra yeni işime başladım. Bir şirketin CEO'sunun teknik asistanlığını yapıyorum. Teknik Asistan ne demek derseniz, son 1 ay içinde yaptıklarımı anlatabilirim. İşe başladığımın ertesi günü şirketin Organizasyon Şemasını düzenledim, ardından görev tanımlarını yazmak geldi, sonra şirket için periyodik toplantı takvimini oluşturduk, 1 haftadır uyguluyoruz. Toplantılarda not tutup, tutanak yazıyorum. Şirket faaliyetleri ile ilgili toplantıların çoğuna girip not alıyorum. Düşünme, karar alma tarzını öğreniyorum, şirket hukukunu, kanunları öğreniyorum. Bilançoyu, muhasebeyi, finansı öğreniyorum. Gerçi sorsanız bunları okulda öğrendik; ama 6 sene geçti üzerinden, pek bir şey kalmadı. Şimdi uygulamalı MBA yapıyor gibiyim. Sürekli birşeylerle uğraşıyorum, özel maillerime bile bir sabah bir de akşam çıkarken bakabiliyorum, bloga girmem söz konusu bile değil! Yaptığım işi seviyorum, insanlar deseniz eskiden işim herkesle iç içe idi, şimdi kendi halimdeyim. Bu yüzden ancak öğle aralarında görüşebiliyorum. Halimden memnunum. Her zaman olduğu gibi pek içli dışlı olmamayı tercih ediyorum; zaten iyice paranoyaya bağlayıp "şunu desem gider buna söyler mi", "bunu ileride aleyhime kullanır mı" modundayım. Zaman bana yanıldığımı, bunların sadece kuruntu olduğunu göstersin, lütfen...

İlk zamanlar eski iş yerimi gerçekten özledim. Hele ay sonunda çıkış işlemlerim için uğradığımda bir kaç gündür otelde kalıyormuşum da evime gelmişim gibi "oh be" dedim. Ayrılmak istediğimi söylediğimde bana dediler ki "bizim sana hiçbir kırgınlığımız yok, bundan emin ol." tabi ben soramadım "peki benim size karşı kırgınlıklarım ne olacak?" diye. Ay sonunda gittiğimde orayı %70 güzel şeylerle hatırlayacağımı anladım, sevindim. kimse hayatının hiçbir dönemini kötü hatırlamak istemez ki..

Eveeet, yılbaşı yaklaşıyor, hatta geldi bile. Bu sene için kendime başarı diliyorum, verilen tüm görevlerin üstesinden gelebilmeyi diliyorum, çok şey öğrenmeyi diliyorum, bir de herkesin dilekleri, özellikle de değişiklik isteyenlerinki kabul olsun istiyorum. İnsanın bazen buna gerçekten ihtiyacı oluyor ve en küçük değişiklik çok şeyi etkileyebiliyor.

Sizleri de seviyorum, burada olduğunuz için teşekkür ediyorum.
Yılbaşına kadar tekrar yazamayabilirim, hepinize şimdiden iyi seneler... Ve bence en güzel yeni yıl şarkısı:
Sertab Erener - Yeni

24 Kasım 2011 Perşembe

Yeni Bir Başlangıç

Bir parfümle başladı herşey ve onun günümü güzelleştirmesiyle.

Parfümden bir fıs sıktım, telefonum çaldı. Hiç beklemediğim bir yerden aradılar, çağırdılar beni.

Ertesi gün gittim apar topar, görüşmeler yaptım.

Bu sabah kalktım, yine bir fıs ve yine bir telefon. Herşey olumluymuş, Pazartesi bekliyorlarmış beni.

Teşekkürler Jean Paul Gaultier...


Bu arada mutlueller.blogspot.com katılmış aramıza.
Sayfasına baksanız öyle güzel fikirleri var ki hem çocuklar hem büyükler için...
Hoşgeldin :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Hatırlar Mısınız?

Sulugöz diye bir sakız vardı eskiden, bizim çocukluğumuzda!!.. Acı-ekşi bir tadı vardı, ağzına attığın zaman "böğk bu nee" derdin, çiğnedikçe hoşuna gitmeye başlardı. Gerçi ben hep çok severdim bu sakızı, acı daha o zamandan zevk verirmiş meğersem..

Şimdilerde bu sakızın üretimi durmuş sanıyorum, hiç bir markette yok lakin. Benim de 10 yıllar sonra canımın çekeceği tuttu iyi mi? İki gündür "Sulugööözz" diye sayıklıyorum. Ofisin yakınındaki bir markette çakmasını buldum. Bir kenarında "acı sakız" yazıyor, diğer tarafında "çilek aromalı". O nasıl şey öyle??

Sonuç itibariyle Sulugöz'ün hatıralarımızda yaşayacağını anlamış bulunmaktayım. Tadı da dün gibi ağzımda...

Peki ya, bu sabah ofise geldiğimde bilgisayarımın ekran ayarının bozulduğunu farkedip, ITcimize "..Bey yazılar, simgeler kocaman kocaman, yayvan çıkıyor" dediğimde "sen de bu aralar biraz kilo aldın" diye cevap vermesine ne demeli???

Sabııır sabııır yaaa sabııırr....

12 Temmuz 2011 Salı

İYİ İnsan Olmak ya da Olamamak

Hani bir söz vardır ya; "söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır" diye, bu, hayattaki herşey için geçerli. Söylediklerimiz, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız. Hatta annem şey der mesela: "araba kullanırken yanındakileri rahat hissettirebiliyorsan iyi şöförsündür". Öyle tabi ya, sen istediğin kadar "kontrol bende" de yanındakiler nefeslerini tutmuşlarsa bir faydası yok.

Karakterlerimiz için de aynı şey geçerlidir. Davranışlarınız karşıdakinin yorumlamasına göre anlam kazanır, ona göre iyi veya kötü bir insan olursunuz. Herkesin beklentisi, düşüncesi farklı olduğu için kimseyi mutlu edemeyiz, herkes her zaman birşeylerden şikayetçidir.

İnsanın karakterinin çevreye nasıl yansıdığını bilmesi de önemlidir. Bunun için çevreden gelen eleştirileri dikkate almak gerekir. Geçen gün ben de böyle bir eleştiri aldım. Günlerdir de bunun üzerinde düşünüyorum, üzülüyorum.

Hani demiştim ya "burayı ofisin dedikodu kazanına dönüştürmeyeceğim" diye, maalesef elde değil, çünkü insanların hayatı evden çok işte geçiyor. İş yerinde mutlu olmak önemli, çünkü işte mutluysanız eve mutlu gidersiniz. Kocanızla mutlu bir akşam geçirirsiniz, rahat, huzurlu bir uyku uyursunuz. Ben yine de burada olayları uzun uzun anlatmayacağım. Sadece dedim ya, çevreye yansıttığınız karakteriniz, olmak istediğiniz insan olamayabiliyor.

Ben bunu öğrendim. Her ne kadar içimde bir kötülük olmasa da, hesaplar kitaplar oyunlar olmasa da, mümkün olduğunca dürüst ve dedikodudan uzak, başkalarını düşünen, başkalarının hakkını yememeye, üzmemeye dikkat eden, herkese elimden geldiğince yardım eden bir insan olmaya çalışsam da, bunların İYİ bir insan olmak için yeterli olmadığını öğrendim.

Aklımdan atasözleri ve deyimler geçiyor sürekli, ne komik. "Hem suçlu hem güçlü olmak" vardır hani, "İyilik yap denize at" vardır, "alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste", "yavaş atın çiftesi pek olur" derler. 4S kuralı vardır sonra, burada yazamam ayıp kaçar. Bir de şu yazıyı görmüştüm Salomé'nin blogunda: You are a truthful person, but others do not always want to hear the truth.. Hayatın özeti bu değilse nedir?

Hayatın boyunca birisine en ufak bir iyiliğin dokunmuşsa böyle durumlarda bir mucize girer hayatına ve seni o derin düşüncelerden, duygulardan çekip alır. Sevgili Karakız'ın benim için yaptığı etamin de tam böyle bir mucizeydi benim için. Dersin ya, "tamam onu üzmüşüm, bunu kırmışım, ona bilmem ne yapmışım, ama bir kişiyi de mutlu etmişim, sevindirmişim ki o da uğraşıp bana bunu yapmış" Etaminindeki çiçekler gibi girdi hayatıma, mis kokularıyla içimi açtı. Çerçevelettirip odamıza asınca da evimizi ısıtacak.

Çok teşekkür ederim Görkemcim, mucizem olduğun, bana mutluluk verdiğin için. İyi ki varsın da güzel şeylerin varlığını, dostluğun sıcaklığını hatırlatıyorsun bana... Resmini de koyacağımmm, hiç merak etmee :)

Yine de bu yazının rengi derin bir mavi olsun. Hani okyanusların en derin yerlerinin karanlık, soğuk mavisinden... Yazılanları, yaşananları unutmamak için...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Ofiste Huzursuz Gün

Bugün ofiste herkesin canı sıkkın, siniri bozuk.

Cuma günü ofiste resmen eleman kıyımı yapıldı ve dört arkadaşımız çıkarıldı. Sebep belli; maliyetler, piyasa vs. vs. Onlar da Cumartesi gelip sessiz sedasız toplamışlar eşyalarını.

Gidenin arkasından kalmak zormuş. Giden bir kişi bile olsa buralar sessiz gelmeye başlıyormuş. Kimiyle yakın, kimiyle uzak olsak da herkes özleniyormuş.

Hayat, bizim ne zaman gideceğimiz belli mi ki...

8 Nisan 2011 Cuma

Sorun Sende Değil Bende

Öyle olmalı yani.
Herkes iyi, ben kötü olduğuma göre, herkes doğru, ben yanlış olduğuma göre, sorun kimsede değil bende olmalı.

Canım blogumu ofisin dedikodu kazanına dönüştürmek istemiyorum; fakat öyle şeyler olup bitiyor ki artık dayanamıyorum. Şunu anladım ki çalışmaya başladığınız yerde ilk sene işe alışma ve herkese dedikodu malzemesi olma dönemi. Bu dönem içerisinde zaten herkesi yeni yeni tanımaya başlayacağınız için sürece müdahale şansınız pek yok. İlk seneden sonrası ise artık dedikodu üretmeye başlamanız veya en azından dönen dedikodulara dahil olmanızı gerektiren ve hiç bitmeyen bir süreç. Bu sürece direnirseniz, yani "yok ben dedikodu yapmam" derseniz, dedikodu malzemesi olmayı kabullenmişsiniz demektir.

Bir sigara reklamı var hani, "hiç kimse işi ve sağlığı arasında tercih yapmak zorunda bırakılamaz" diyor, kendimi tam da bu noktada hissediyorum artık. Düşünün ki, sohbet ettiğiniz, güvendiğiniz birkaç kişiye birşeyler anlatıyorsunuz laf olsun diye. Hemen mi yayılır bütün ofise? Sonra siz bu insanlarla iletişiminizi sınırladığınızda bu sefer "soğuk" oluyorsunuz, "suratsız" oluyorsunuz, daha neler neler. "Burnu havada" bile olmuştum bir seferinde. İnsan bu duruma bir gün katlanabiliyorken ertesi gün dayanamıyor, nefes alamıyor. Bu sefer de "sinirli"ye çıktı mı adınız, hayırlı olsun. Bu yüzden artık ne olursa olsun kimseyle "merhaba merhaba" dan öteye gitmemeye karar verdim.

Kendileri nasıl? Öğlen herkesin yemek yediği bir kafemiz var ofisimizde, sohbet muhabbet gırla. Üst rütbelerden birisi de orada diyelim ki, herkes nasıl sevimlii, güleeçç. Şekerlik abidesi mübarek. Adam kafeden dışarıya adımını attığı anda "asıl" muhabbet dönmeye başlıyor. Ben bu ortamlarda geriliyorum, daralıyorum, sinir basıyor. İşte konuşmayıp, "konuya" dahil olmayınca da "kötü" oluyorum.

Bir de herkesin afrası tafrası. Stajyerinden temizlikçisine herkes mi laf sokar yaa? Biri gelir salak muamelesi yapar, anladığımdan emin olmak için 3 kere tekrar eder her lafı, öbürü gelir boşta duran bardakla çay içince "bardağın üzerine kondu" der herkesin ortasında, başkası onun işinden önce başkasınınkini yaptığım için bir hışım alır önümden kağıtları. Nedir bu yaa?? Kimin hayrına neyi çekiyorum yani... Birşeyleri gerçekten yanlış yapıyorsam beni seven birisi de çıksın onu söylesin, ben kendimi düzeltmeye çalışayım.

Yok yok böyle olmayacak, güzel şeyler düşünmek lazım, bahar geliyor, çiçekler açıyor, haftasonu başlıyoor, gibi...

28 Ocak 2011 Cuma

Kimlik

Hep mi vardı şimdilerde mi daha fazlalaştı bu kimlik bunalımı bilmiyorum. Kişisel bağlamda da, toplum bağlamında da geçerli söylediğim. Kime sorsan "Türkiye şöyle, Amerika böyle, biz niye öyle değiliz vs vs" gidiyor. Sonra söz Amerika'ya gelince, "efendim onlar da çok şımarık, yok kendini beğenmiş bilmem ne". Eee o zaman, biri kötü, biri iyi, bir tek sen misin yani mükemmel??? Sen hangisine aitsin ya da?

İşte yattığı yeri beğenmeyen, uzanamadığı ciğere de pis diyen insanlar, böyle ortada kalıyorlar bana sorarsanız. Ve bu çatışma insanların kişiliğine de yansıyor. Buraya göre fazla modern, hatta rüküş, Amerika'ya göre ise özenti insanlar çıkıyor ortaya. Tabiki hepimiz ithal ürünler, markalar alıyoruz, kullanıyoruz, günümüzde aksi mümkün değil zaten ama Amerika'yı da sen keşfetmedin ki kardeşim. Ne o öyle "her şeyi ben bilirim", "ben sadece Amerika'dan giyinirim", "buranın insanı şöyle, bilmemnesi böyle", "yurtdışında şunu şöyle yaparlar, burada ise böyle", "orası cennet gibi vallahi" tavırları?? Karşılarına geçip; "Çok beğeniyorsan git orada yaşa, seni tutan mı var??" diye bağırmak istiyorum. Tüm bu "ben yaşadım, ben gördüm" tavırları bana çok ucuz geliyor, devir internet devri sonuçta.

Bir de "herşeyi ben bilirim"ciler var ki, sizi asla ve asla dikkate almazlar. Düzenmiş, planmış, kuralmış, hiçbirşey önemli değildir. Birşey kendisine ters geldiyse o mutlaka yanlıştır ve değiştirilmesi gerekir. Sizin de onu itiraz etmeden yapmanız tabiki...

İşte böyle, bugün içimi döktüm size. Artık insanlara karşı nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum. Sürekli birşeyler isteyen bir insan değilimdir; ama belirli konularda insanlarla ortak çalışacaksak benim saygı gösterdiğim kadar karşı tarafın da saygı göstermesini isterim. Bunu göremediğim zaman çıngar çıkarmam, şikayet etmem, bas bas bağırmam mı gerekir, onu da bilmiyorum. Gereken oysa onu da yapabileceğimi pek sanmıyorum; ama bu karşıdakine "nasıl olsa sesi soluğu çıkmıyor, aynen böyle devam, çaktırma" deme hakkını verir mi? Bence vermez, vermemesi lazım -dı bir zamanlar.

Sanırım artık ben de geri kafalıyım... Bu yazının rengi de siyah kalsın...

27 Ocak 2011 Perşembe

Bugün Yine

Ben bugün yine dünyayı kurtardım.

Tabi siz bilmiyorsunuz, dünyamız çok büyük tehlike altında; canavarlar, kehanetler, felaketler, savaşlar... İşte ben hergün bunlarla uğraşıyorum, dünyamızı sizin için yaşanılabilir bir hale getiriyorum. Bugün de çok çalıştım, çok işler yaptım. Yarın sabah yepyeni bir dünyaya gözlerinizi açmanızı sağladım.

Ya da, oturdum sadece...

20 Ocak 2011 Perşembe

Ondan Bundan

Bugün biraz hasta gibiyim, karnımda inanılmaz bir sancı, sancı olmadığı zaman mide bulantısı, sürekli uyku hali ve yorgunluk. Geçtiğimiz haftalarda o kadar çok izin kullandım ki bu hafta tam gün işe gelmek zor geldi :)) Şaka bir yana 2 gündür çok geç yatıyorum ve dinlenemiyorum bir türlü. Bu gece de erken yatamazsam yarın şu bilgisayarın üzerinde kıvrılır uyurum...

Havaların yan etkisi mi bilmiyorum, yine herşey bir iyi bir kötü. İş olsun, keyfim olsun herşey değişken. Geçen haftasonu gazeteye benim bulunduğum pozisyon için ilan verildiğini öğrendim. Bu pozisyonda 2 kişi çalışıyor ofiste, birisi ben işte. İlan da öyle bir verilmiş ki, adres yok, telefon yok, standart formatımız dışı, yalnızca kurumsal olmayan bir e-mail. Bu durumda birkaç ihtimal var tabi; ya ben gidiciyim, ya arkadaş gidici ya da birimizin pozisyonu değişecek. Arkadaşlarımın genel kanısı ilanın beni olumsuz etkilemeyeceği yönünde; ama belli mi olur?

Olur da kabak başıma patlarsa, evimde oturur bol bol etamin yaparım diye hayal kuruyorum. Etamini o kadar sevmeme rağmen şu ana kadar yalnızca 2 proje bitirdim; biri Sevgilimin askerlik resmi, ikincisi karakızın düğün hediyesi... Kendim, evim adına birşey bitirebilmiş değilim yani. Bir duvar saati yapmaya başlamıştım, aslında o bitti sayılır. Etrafındaki bordürlerin bir kenarı kaldı sadece. Ama orayı yaparken de öyle bir hata yapmışım ki sökemiyorum, değiştiremiyorum, ortada kalakaldım. Marty Bell'in bir resmine başlamıştım, o da kör topal gidiyor, şimdi ise yeni bir projeye heveslendim. Sürekli yeni kumaş ve iplik alıp yarım bırakıyorum.

Etamin konusundaki açgözlülüğüm ne olacak bilmiyorum, internette sürekli yeni modeller araştırıyorum, klasörlüyorum onları, düzenliyorum, ama yapmaya vakit bulamıyorum. Akşamları eve gidince yeme içme, mutfak toplama sonrası saat 8 oluyor. Televizyona takılıyorum, ertesi akşamın yemeğini yapıyorum, saat 10 oluyor, 11 gibi de yatıyoruz işte. Bu program içerisinde etamin düzeneğini kur, yarım saat-1 saat yap sonra kaldır çok zoruma gidiyor. Hobi odamızı henüz düzenleyemediğimiz için ortalıkta da bırakamıyorum, evimiz derli toplu olsun istiyorum, günler öyle geçip gidiyor işte.

2011'de güzel etaminler bitireyim istiyorum; ama bir yandan da çalışayım istiyorum, yani evde oturmanın kimseye faydası yok değil mi?.. Gerçi şimdi evde olsam sıcak bir çay içerdim, yatar uyurdum, karnımın ağrısı da geçerdi ne güzel, puff :((

5 Kasım 2010 Cuma

Kısa Bir Mola

Bugün ofis olarak haftasonunu geçirmek üzere Antalya'ya gidiyoruz, çok heyecanlıııı...

Bu her sene düzenlenen bir etkinlik. Ofisimizin bağlı olduğu şirketin dünyanın birçok ülkesinde ve şehrinde ofisleri var. Her sene, tüm dünya ofisleri, bir ülkede gerçekleştirilen etkinliğe katılıyorlar. Bu sene de bizim ofisimiz düzenliyor ve Antalya'da yapılıyor.. 3gün boyunca yeme-içme-gezme ve spor!

Yarın gün boyu futbol ile voleybol turnuvaları olacak. Ben de voleybol takımındayım!! 2 haftadır Pazar günleri ODTÜ'de buluşup antrenman yapıyoruz. Bu haftanın başından beri de ofisin bahçesinde voleybol oynuyoruz. Formalarımız bile hazır, üstünde isimlerimiz yazıyor. Çok heyecanlıyım, umarım ilk maçta elenmeyiz de tadını çıkarabiliriz biraz.

Antrenmanlarımızın ne seviyede olduğunu şu diyalogdan çıkarabilirsiniz:

M: Bu kızlar ne yaptığını zannediyor?!!??
A: Niye ne oldu?
M: Ağacı adam zannedip ağaca atıyorlar topu, adam mı o ağaç ağaç çam ağacı!!!
A: :)))))))

Bayıldım yaaa!!!... Kesin kupayla dönüyoruuuzz!!

14 Eylül 2010 Salı

Blogumu Okurken Farkettiğim Güncellemeler

Bugün geçmiş blog kayıtlarıma göz gezdirdim ve birkaç konuda güncelleme yapma ihtiyacı hissettim.

Öncelikle, Sevgilim şu an işinden çok memnun. İşine başladıktan birkaç ay sonra çalışma sistemleri değişti ve tüm ofis ikişerli takımlar haline getirildi. Takımların bir elemanı iç satışçı, bir elemanı dış satışçı yapıldı. İşte benim Sevgilim de dış satışçı oldu, yani tüm gün dışarıda, firmaları geziyor, satış yapıyor. İşinin mevsimsel zorlukları var tabi; ama tam ona göre bir pozisyon oldu bu.. İşyerindeki kızlara gelecek olursak, hepsi gayet şeker, sevimli, çoğunluğu evli bayanlar. Benim zaten "Sevgilimin karşı cinsle birlikte olması" gibi bir takıntım yok; ama mülakatlarda bu kadar çok sorulunca beni de bir merak almıştı yani... Şu an herşey yolunda :)

İkinci güncelleme Orkidem'le ilgili. Yazımı yazmamdan sonra da kurumaya devam etti, üstelik alttaki yaprakları da kuruyup kopmaya başladı. Çiçekçimizle konuştuk, kuruyan dalı dibinden kesin dedi. Çok tereddüt ederek kestim, aradan da epey zaman geçti. Bu süre içerisinde Orkidem yaprak vermeye devam etti, eski yaprakları da kurumaya devam etti, şu anda gayet sağlıklı, yeşil yeşil duruyor. Tabi köklerini belirtmek zorundayım, sürekli yeni kök veriyor ve bir tanesi o kadar uzadı ki saksıdan taştı, tezgaha indi. Evi basmasından korkuyoruz :)))  Umarım şu anki süreç bir "kendini yenileme" sürecidir ve önümüzdeki bahara, benim evimde yepyeni çiçekler açar...

Stieg Larsson'un Millenium serisinin ikinci kitabı olan Ateşle Oynayan Kız'ı da okumuş bulunmaktayım. İlk kitapla karşılaştırdığımda bu kitabın daha başarılı olduğunu söyleyebilirim. Kahramanlarımız yine aynı, gazeteci Blomkvist ve Lisbeth maceranın başrol oyuncuları. Serinin 3. kitabı da İngilizce olarak kitabevlerindeki yerlerini aldı. Larsson'un sevgilisinin/eşinin söylediğine göre 4. bir kitabı daha varmış; fakat henüz yazma aşamasındayken vefat etmiş. Çalışmalarını toparlayabilirlerse serinin 4. kitabı da çıkacakmış.

Etamin konusuna hiç girmemek lazım. Geçen sene başladığım duvar saatinin çok küçük bir bölümü bitirilmek için bekliyor hala. Başladığım diğer etamin de iyice ortaya çıktı; ama daha yapılması gereken çook şey var. Akşamları da eve döndüğümde dekorasyon dergilerine, kitaplarına bakmaktan başka şey yapmaya vaktim kalmıyor. Bu yüzden etamin konusunu evlilik sonrasına bırakmış bulunmaktayım... :)

Mustafa Balbay 558 gündür tutuklu, görünüşe göre 10.558 gün daha öyle kalacak.

Minik bebişimiz, Ada'mız yürüme çabalarında. Düğüne kadar yürüyebilmesini çok istiyorum, eğer yürürse düğünde bizden önce Ada ve Barın (diğer kuzenimin oğlu-7 yaşında) çıkacak ve yolumuza çiçek dökecekler.

Başka da bir güncelleme gelmiyor aklıma, ah tabi Fransızcaya hala başlayamadım ve Master planlarımı Nisan'a erteledim; çünkü sınava çalışamıyorummm :))))

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Gün Ters Başlayınca

Anahtar kapıyı açmayınca,
Bilgisayar şifreyi kabul etmeyince,
Televizyon çalışmayınca,
Ben uyanamayınca,
Berna'yı Merve anlayınca,
Yemek gecikince,
Maaş yatmayınca,
Boşu boşuna gidip gelince,
Bir de ofise girişler bozulunca,

Nasıl geçer bir gün????