yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2014 Pazar

Rahat Uyu Kukiş...


Blogumda da birkaç kez yer verdiğim güzel köpeğimizi tam yılbaşı arifesinde, 29 Aralık'ta, kaybettik.



Birkaç günlük durgunluğun sonunda bir sabah ilk dolaşması için bile dışarı çıkmak istemeyince babam veterinere götürmüş. On iki parmak bağırsağında yırtık varmış, ne zaman oluşmuş bilmiyoruz. Kanama olmuş, kan midesine dolmuş. Anemi tespit etmişler, hem de anemide düşük sayılan seviyenin bile yarısı kadar daha azmış vücudundaki kan miktarı. Kan verdiler hemen sonra ameliyata aldılar, pazartesi oluyor bu. Ameliyattan 36 saat sonra bile anemi yüzünden yaraları hala kanıyordu, pıhtılaşmıyor kanı. Kan değerleri düşmeye başladı yine. Bunun üzerine bir daha kan verdiler. Köpeklerde kan grubu çok genişmiş bu yüzden tam grubunu tespit edemeden Rh'ına bakarak kan veriyorlarmış. Böyle yapıldığı için de köpeklere ikiden fazla sefer kan verilemiyormuş, vücutları kaldırmıyormuş. Çarşamba günü ikinci kez kan verdiler. Perşembe sabahı çok kritikti ama sonuçları iyi geldi. Ona moral olsun diye annemlere evden bir eşya götürmelerini önerdim. Yastığını götürmüşler, annem de yol boyu kokusu sinsin diye üstüne sürmüş yastığı. Öyle sevinmiş ki.. Koklamış, yalamış, üstüne yatmış.. Cuma sabahı biraz düşme oldu değerlerinde. Bu arada cuma gününe kadar hep serumla beslendi. Cuma ilk kez yumuşak mama yedi. Annemden tavuk göğüs haşlamasını istemişler, onu götürdük ama yemedi. Kansızlıktan o kadar yorgun ki yemek yemeye takati yok. Cumartesi sabahı da kan değerleri biraz düşük geldi. Bu arada yine anemi nedeniyle taşikardi başladı, kalp vücuda daha fazla kan pompalamak için daha çok açılıp kapanıyormuş. Bizi görünce heyecanlanıyor diye bir süre görmeye gitmedik. Nefes alırken ötüyordu, hani burnun tıkalıyken nefes alırsın da ince bir ıslık sesi çıkar ya, onun gibi. Bu arada akciğerlerde ödem oluşmuş, onun tedavisi için kortizon vermeye başladılar. Yine cumartesi görmeye gittiğimizde karaciğerde de arıza çıktığını söylediler. Bir de kanda üre miktarı artmaya başlamıştı. Cumartesi akşamüzeri babam-annem-kardeşim de görmeye gitmişler, o gün de yemiş tavuğunu. Pazar sabahı için tekrar tavuk götürmek üzere yola çıktıklarında, veterinere ulaşmalarına 10-15 dak. kala Kukiş'i kaybettiğimizi söylemek için aramışlar.

Solunum yetmezliğinden olmuş. Son anlarında bilincini kaybetmiş, bu yüzden acı çekmemiş. Zaten hızlı gelişmiş. 1 haftalık hastalık - veterinerde kalma süreci olduğundan şahsen ben kendimi bu fikre alıştırmıştım biraz, bir de cumartesi görmeye gittiğimizde çok bitkindi.. İnsan sesli söyleyemese de kalbine bir sızı yerleşiyor..

Pazar sabahı 9'da annem aradı, "isterseniz son kez görmeye gidin" dedi. Çok zor bir şey onu orada öyle yatarken görmek.. Hep yaptığı gibi uyuyor sanki, ama nasıl ağırlaşmış vücudu.. Patilerinin altını koklamak istedim son bir kez; fakat ayağını kaldırmak ne mümkün! Öptüm, sevdim, o kadar küçük ki bedeni..

Daha sonra doktor arkadaşlarımla konuştuğumda bu yırtığın stresten meydana gelebileceğini söylediler, ülser yani.. Salak sanki dünyanın yükünü omzunda taşıyor! Neyi dert ettin kendine de bu hale geldin Miniğim? Değer miydi diyeceğim ama ne fayda...

İşte 2013ü biz böyle kapattık.. Şimdi o çok sevdiği uykusuna kavuştu.. Huzur içinde uyusun. Bu arada kendisini annemlerin evinin bahçesine defnettik, erik ağacının altına. Oraya gelene kadar hepimiz çok üzgündük; ama defnedildikten sonra hepimizin içini bir huzur kapladı, çok garip. Belki yine evine, ailesine geldi diye.. Tabii kardeşimle bu fikri ortaya atarken annemle babamın sürekli gidip onunla konuşacaklarını öngörememiştik; ama olsun o kadar..

Onunla çok güzel 11 yıl geçirdik. Yılbaşı da doğum günüydü üstelik! O da mutlu bir hayat sürdü diye düşünüyorum. İlk geldiği gün evde yalnız kalmıştık Kuki ile ben. O zamanlar da hep söylenen "koltuklara çıkmasına izin vermeyin". Tabii bu Kukicik ilk iş koltuğa çıktı yayıldı.. Ben karşısında yırtınıyorum "in aşağı" diye, o hiç tınmıyor bile, arada bir bi diş gösterdi sonra vurdu kafayı uyudu. O gün "bununla 15 sene nasıl geçecek" diye düşünmüştüm, ama gel gör ki rüzgar gibi geçti. Veteriner bu olay olmasaydı 5-6 yıl daha yaşardı dedi, sağlıklı bir köpekmiş. Sırayla yaşadığı sorunların hepsi başlı başına birer hastalıkken o hepsiyle aynı anda mücadele etti ve dayandı da.. Kurtulsaydı bundan sonra hep ilaç tedavisi görecekti, başta da söylediğim gibi en azından acı, sefalet çekmedi.

Hoşçakal güzel kızımız, seni çok seviyoruz, çok özlüyoruz. Yerin hiç dolmayacak...
Ailen..


14 Eylül 2010 Salı

Blogumu Okurken Farkettiğim Güncellemeler

Bugün geçmiş blog kayıtlarıma göz gezdirdim ve birkaç konuda güncelleme yapma ihtiyacı hissettim.

Öncelikle, Sevgilim şu an işinden çok memnun. İşine başladıktan birkaç ay sonra çalışma sistemleri değişti ve tüm ofis ikişerli takımlar haline getirildi. Takımların bir elemanı iç satışçı, bir elemanı dış satışçı yapıldı. İşte benim Sevgilim de dış satışçı oldu, yani tüm gün dışarıda, firmaları geziyor, satış yapıyor. İşinin mevsimsel zorlukları var tabi; ama tam ona göre bir pozisyon oldu bu.. İşyerindeki kızlara gelecek olursak, hepsi gayet şeker, sevimli, çoğunluğu evli bayanlar. Benim zaten "Sevgilimin karşı cinsle birlikte olması" gibi bir takıntım yok; ama mülakatlarda bu kadar çok sorulunca beni de bir merak almıştı yani... Şu an herşey yolunda :)

İkinci güncelleme Orkidem'le ilgili. Yazımı yazmamdan sonra da kurumaya devam etti, üstelik alttaki yaprakları da kuruyup kopmaya başladı. Çiçekçimizle konuştuk, kuruyan dalı dibinden kesin dedi. Çok tereddüt ederek kestim, aradan da epey zaman geçti. Bu süre içerisinde Orkidem yaprak vermeye devam etti, eski yaprakları da kurumaya devam etti, şu anda gayet sağlıklı, yeşil yeşil duruyor. Tabi köklerini belirtmek zorundayım, sürekli yeni kök veriyor ve bir tanesi o kadar uzadı ki saksıdan taştı, tezgaha indi. Evi basmasından korkuyoruz :)))  Umarım şu anki süreç bir "kendini yenileme" sürecidir ve önümüzdeki bahara, benim evimde yepyeni çiçekler açar...

Stieg Larsson'un Millenium serisinin ikinci kitabı olan Ateşle Oynayan Kız'ı da okumuş bulunmaktayım. İlk kitapla karşılaştırdığımda bu kitabın daha başarılı olduğunu söyleyebilirim. Kahramanlarımız yine aynı, gazeteci Blomkvist ve Lisbeth maceranın başrol oyuncuları. Serinin 3. kitabı da İngilizce olarak kitabevlerindeki yerlerini aldı. Larsson'un sevgilisinin/eşinin söylediğine göre 4. bir kitabı daha varmış; fakat henüz yazma aşamasındayken vefat etmiş. Çalışmalarını toparlayabilirlerse serinin 4. kitabı da çıkacakmış.

Etamin konusuna hiç girmemek lazım. Geçen sene başladığım duvar saatinin çok küçük bir bölümü bitirilmek için bekliyor hala. Başladığım diğer etamin de iyice ortaya çıktı; ama daha yapılması gereken çook şey var. Akşamları da eve döndüğümde dekorasyon dergilerine, kitaplarına bakmaktan başka şey yapmaya vaktim kalmıyor. Bu yüzden etamin konusunu evlilik sonrasına bırakmış bulunmaktayım... :)

Mustafa Balbay 558 gündür tutuklu, görünüşe göre 10.558 gün daha öyle kalacak.

Minik bebişimiz, Ada'mız yürüme çabalarında. Düğüne kadar yürüyebilmesini çok istiyorum, eğer yürürse düğünde bizden önce Ada ve Barın (diğer kuzenimin oğlu-7 yaşında) çıkacak ve yolumuza çiçek dökecekler.

Başka da bir güncelleme gelmiyor aklıma, ah tabi Fransızcaya hala başlayamadım ve Master planlarımı Nisan'a erteledim; çünkü sınava çalışamıyorummm :))))

18 Haziran 2010 Cuma

Düğün Hazırlıkları - II

Birkaç haftalık düşünmeden sonra düğün formatımızı nikah + kokteyl yapmaya ve organizasyonu Türk Japon Vakfı'nda düzenlemeye karar verdik. Böylece düğün listesindeki en önemli başlık halledilmiş oldu. Şimdi sırada ikinci en önemli başlık olan gelinlik var.

Bu haftasonu için Akay Gelinlik'ten, sonraki haftasonu için de Pronovias'tan randevu aldım. Aslında gelinlik için astronomik rakamlar harcamak istemiyorum, sonuçta hep konuştuğumuz şey, bir gece için o kadar para harcanacağına evimize bir üst kalite ürün alırız 20 yıl kullanırız; ama insan bir yandan da güzel olsun istiyor, unutulamasın istiyor. Bakalım artık bu iki ucun arasındaki en makul noktayı bulmak önemli olan.

Randevular içinse akşam bilgisayarı elimize almalı, beğendiğimiz modellerin isimlerini teker teker yazmalı, yoksa oraya gidip bulup seçmenin imkanı yok.

Bu arada düğünle ilgili Sevgilime bir sürprizim var; ama henüz söyleyemem.. Yani sürprizi düğün günü öğrenmeyecek tabiki; ama şu an araştırma safhasındayım. Araştırmalarımdan azıcık sonuç alır almaz söyleyeceğim ona da, daha çoooook zaman var nasıl olsa :)

Bu aşamada aileler de davetli listelerini oluşturmakla meşgul. Davetli listesi işine ne kadar erken başlarsak o kadar iyi, çünkü unutulan birileri oluyor mutlaka. Listemiz gözümüzün önünde dursun ki, gidip gelip bakalım, aklımıza gelenleri ekleyelim.

Düğünle ilgili hoş bir düşüncemiz daha var, bizimle ilgili bir web sitesi oluşturmak istiyoruz ve düğünle ilgili herşeyi (öncesi ve sonrası) oraya aktarmak. Sevimli birşey olur diye düşünüyorum, davetiyelerin altına da adresi yazarız artık :D

Ahh, ne desem aklıma başka şeyler geliyor, daha davetiye basılacak, eşyalar var, Allah'tan evimiz hazır; ama onun da tadilatı var, vs. vs. Telaşlanmalı mıyım yoksa heyecan yapmadan yavaş yavaş herşeyi halledebilecek miyiz emin olamıyorum..

5 Haziran 2010 Cumartesi

Misyon

Bir inanışa göre her insan bir misyon ile gelirmiş dünyaya. Bu söz bana da çok mantıklı ve doğru geliyor ve tabi dolayısıyla kendiminkini düşündürtüyor, özellikle de doğumgünümün yaklaştığı şu günlerde..

Ben aslında dünyaya gelmek konusunda pek istekli değilmişim. D.Ö. (Doğumdan Önce) 4. ayımda düşme tehlikesi geçirmişim ve bu nedenle annem hamileliğinin kalan süresi boyunca yataktan kalkamamış. Kendimi bilecek yaşa gelene kadar birkaç tehlike daha atlatmışım. İlkokul - ortaokul yıllarımda hep isterdim ki bu yaşadıklarımız bir rüya olsun, biz herşeyi önceden görüyor olalım, sonra gözümüzü beşikte açıp en baştan, daha bilinçli yaşayalım. Gerçekten de böyle olsa daha iyi olmaz mıydı? Dersimiz "Introduction to Life" :)))

Ama madem ki isteyerek veya istemeyerek geldik bu dünyaya, bir işe yarayıp öyle gitmek gerek değil mi? Düşünüyorum, Ankara'nın en iyi okullarında okudum, öyle baştan savma da değil ama ciddi ciddi okudum, e bugüne kadar gezdik gördük birşeyler, okuduk, düşündük, bunların hepsinin bir sonucu, ulaşacağı bir nokta olmalı değil mi? Ben bunları, şunu başarmak için yaptım diyebilmeli insan. Bu düşünceler her zaman aklımın bir köşesinde vardır; fakat Türkan Saylan'ın hayatını anlatan Türkan kitabından sonra daha yoğun açığa çıkmaya başladı. O kadar yoksunluğun, derdin tasanın içinde tek başına mucize gerçekleştiren bir insan. Bir ülkenin kaderini değiştiren, bir hastalığı ortadan kaldıran çok özel bir insan. Kendisi başlı başına mucize olan bir insan..

Biz de bu kadar teknolojinin, bilimin olduğu bir dünyada nefes alıp veren sade vatandaşlar. Göbeğini kaşıyan adamın bir kademe üstü...

İşte bu hayat bir rüya olsaydı, uyandığımda kendimi beşiğimde bulacak olsaydım başka düşünürdüm, başka davranırdım, farklı yapardım. Bu hayatımda güvendiğim, o yönde plan yaptığım şeylerin geçici, güvenilmez olduğunu bilirdim, üniversitede farklı bir bölüm okurdum en basiti; ancak daha cesur olur muydum bilmiyorum. Bir hayali gerçekleştirebilecek, itiraz edebilecek ve arkasında durabilecek kadar cesur.

Veya bulabilir miydim acaba misyonumun ne olduğunu?

Neyse, happy coming birthday to me bari....

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Gün Ters Başlayınca

Anahtar kapıyı açmayınca,
Bilgisayar şifreyi kabul etmeyince,
Televizyon çalışmayınca,
Ben uyanamayınca,
Berna'yı Merve anlayınca,
Yemek gecikince,
Maaş yatmayınca,
Boşu boşuna gidip gelince,
Bir de ofise girişler bozulunca,

Nasıl geçer bir gün????

28 Mayıs 2010 Cuma

Düğün Hazırlıkları - I

Sevgilimin işe girmesini takiben düğün planlarının yoğunlaştığından bahsetmiştim. Etraftaki herkesin "aaa hazırlıklara başlamadınız mı, tarih bulamazsınız artık siiz" tepkileri üzerine geçen haftasonumuzu nikah/ düğün yeri gezmeye adadık. Yerlere bakarken dikkat ettiğimz birkaç kriter var; açıkhava olması, Ekim ayında olacağından yağmur yağması durumunda kapalı mekana geçebileceğimiz, güzel manzaralı, tercihen göl kenarı bir yer. Bu kriterlerden en zoru "göl kenarı" olduğundan Cumartesi sabahı erkenden Gölbaşı - Eymir Gölü yollarına düştük.


İlk gezdiğimiz yer ODTÜ'nün Eymir Gölü kıyısındaki Bağevi'ydi. Kır düğünü düşünen romantik çiftler için çok ideal bir yer. Gelinle damat ortama kayıkla/ motorla Eymir Gölü üzerinden getiriliyor. Manzara muhteşem, her yer yemyeşil, göl üzerinde ördekler, harika bir yer. Ancak bizim düğünü düşündüğümüz Ekim ayı için riskleri var. Birincisi alanı kapatma/ kapalı alana geçme imkanının olmaması. Bölge çok rüzgar aldığı için muhtemelen misafirlerin donacak olmaları, misafirlerin topuklarının çimenlere batacak olması, dönüş yolunda (bizim ayık kafayla ve aydınlık havada kaybolduğumuz gibi) herkesin kaybolma riski...


Şimdi diyeceksiniz ki, yağmurdan korkuyorsan neden açık havada yapıyorsunuz?? Wallahi haklısınız billahi haklısınız; ama ikimiz de salon düğünlerini sevmiyoruz işte, ne yapalım?? O zaman dersiniz ki, "düğünü yazın yapın bari". Benim de verilecek iki cevabım olur; 1- Bu yaz Ramazan yüzünden kaynıyor 2- Sonbaharı seviyorum. Ama herşey bir arada olmuyor işte, birinden vazgeçmek lazım.

Bu durumda alternatif olarak Türk Japon Vakfı ile görüştük. TJV'de gün içerisinde nikah, akşam 8:30'da da nikah+kokteyl yapma imkanımız var. Biz de ne olur ne olmaz diye 20:30 nikah+kokteyl olarak ismimizi yazdırdık. Bu hafta sonuna kadar bizim admıza rezerve.

Düğün işi gerçekten can sıkıcı. Yani tabi bir taraftan çok güzel bir kutlama, tüm aile, arkadaşlar hep birlikte; ama diğer taraftan çok anlamsız bir masraf silsilesi. Yok masa sandalye süslemesi, yok yemekleri (yarısı çöpe atılıyor onların).. İşletmeler de uyanıklar herşeyden para koparmaya çalışıyorlar. Yahu bir anı defteri 100-150 TL olur mu yaaa??? Defter dediğin taş çatlasın 50 TL olsun, başına maaşlı adam mı dikiyorsun ki, defter bir masanın üstünde durup duruyor!!...

İşte biz de bu rakamları görünce dedik ki acaba daha farklı bir organizasyon mu yapsak?? Mesela olay sadece nikahtan ibaret olsa, nikah sonrası 2 aile ve çok yakın arkadaşlar bir restorana gidilse? Adı "düğün salonu" olmadığı için toplam fiyat daha uyguna gelebilir..

Ya aslında istediğim de çok birşey değil yani.. ODTÜ'nün Bağevi gibi bir yerde ahşap masalar, ahşap sandalyeler, üstlerine ekoseli sevimli örtüler, vazolarda çiçekler o kadar işte.. Yer çimden ziyade iskele gibi ahşap olabilir. Ya diyorum ki böyle bir yer mi açsam acaba? Walla... Gölbaşında küçük bir restoran, göl kenarında tabi, bir iskele yapacaksın, ama büyük bir iskele, 200 olmasa da 100 kişiyi alabilecek bir iskele. Gelin ve damat için bir çardak yapacaksınn, ama oda gibi her yeri kapalı değil.. Hımmm, iskelenin üstünü neyle kapatsak??? Şöyle birşey mesela??
?

Çok mu zor yaaaa, çok muuuu???

11 Mayıs 2010 Salı

İlkler Unutulmaz

Hepimizin hayatı ilklerle dolu, kimi önemli kimi önemsiz. Bu haftasonu ben de bir ilk yaşadım, bundan sonraki hayatım boyunca benimle birlikte olacak bir ilk.

Pazar günü keyifle banyomu yapmış, Sevgilimle buluşma öncesi saçlarıma fön çekerken gördüm onu (çektiğim fön de bir işe yaramadı, dışarı adımımı attığım anda yağmur başladı!!) : İLK BEYAZ SAÇIM

Nasıl da incecik, bembeyaz ve pasparlak... Aynanın karşısında kalakaldım bir an, bir taraftan hoşuma da gitti. Dedim ki : "artık evlenme çağım gelmiş de geçiyor bile". 25 yaşımı bitirmeme 1 aydan az zaman kaldı, bu bana bir nevi, "artık aklını başına topla" uyarısı olabilir mi?

Annem de moralimi düzeltmek için "bu senin uğur saçım olsun" dedi. 30'u geçene kadar kabul, sonrasında nüfus artışına göre tekrar değerlendirme yapmak lazım...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Mayıs ayında geldi bahar...

Bu Cumartesi itibariyle yeni bir aya merhaba dedik. 15 - 20 gündür Mayıs ayını heyecanla bekliyordum; çünkü biricik Sevgilim bugün işe başladııı!!!.... Evet, 2 hafta kadar önce artık yavaş yavaş umutlarımızın tükendiği işyerinden bir telefon aldık ve Sevgilimin işe kabul edildiğini öğrendik. Burası Sevgilimin çalışmayı çok istediği bir yerdi ve tabiki çok mutlu olduk. Böylece evimize bahar neşesi geldi!! :)

Diğer taraftan benim işimde de başka türlü bir değişiklik oldu, 13:00-21:00 olan çalışma saatlerim bu yakınlarda 8:30-18:00 olarak değişecek. E Sevgilimin de çalışma saatleri 9:00-18:00 olunca evlilik düzenimiz oturdu gibi hissettik ve hemen hayallerimizi kurmaya başladık.

Bugün Biriciğim İstanbul'da 4gün boyunca eğitime katılacak, son gün bir de sınav olacak, Cuma günü de buradaki ofisinde çalışmaya başlayacak. İstanbul'da geçireceği süre boyunca Ankara ve İstanbul yetkililerine düzenli rapor verilecekmiş.

Kolay gelsin Sevgiliiiimmm, başarılar sanaa..... Ben de tüm bunları kutlamak için ofise bir çikolata falan almak istiyorum ama naapsam naapsam acabaa???

28 Nisan 2010 Çarşamba

Bir şiir...


Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındıramayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecanlardan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar.

PABLO NERUDA

16 Nisan 2010 Cuma

Benim Güzel Orkidem

Güzeller güzeli orkidem kuruyor maalesef...

Yaklaşık 1,5 yıldır evimizde güzel güzel baktığımız (annemin baktığı) orkidem birkaç ay önce bol bol çiçek verdi. Çiçekleri öyle güzel ve çok açtı ki, dalına ağır gelmeye başladı. Biz de kırılmasın diye küçük kıskaç tokalarla sopasına tutturduk; fakat yine de dal kırıldı. Ondan sonra gitgide kurumaya başladı; ama işin garip tarafı üst taraftan kururken, alt taraftan yaprak açıyor, kök çıkarıyor.

Şu an dal yerine sapsarı bir sopa kaldı, yapraklarından da 1-2 tanesi sarardı, onları kestik attık. Ya acaba yeni bir dal çıkarabilir mi?? Yoksa bundan sonra sırf yaprakları olan bir orkidem mi olacak..

Offff....

5 Nisan 2010 Pazartesi

Farklı Artıların İnsanlarıyız

Geçtiğimiz hafta hayatımızı olumlu yönde etkileyecek çok güzel gelişmeler oldu ve bu hafta da sonuçlarını almayı umuyoruz. Sevgilim iki farklı iş görüşmesine gitti, bunlardan biri çok ilginç bir deneyim oldu bizim için. Bir tanıdık aracılığıyla başvurduğu pozisyonun ilk görüşmesi gayet samimi bir havada geçmiş. Mülakatı gerçekleştiren bayan genel olarak pozisyonun içeriğini ve ofis ortamını anlatmış; şöyleki ofiste bayanlar çoğunluktaymış (hatta Sevgilim başlarsa ofisboy dışında tek erkek olacak gibi). Görüşmeyi yapan bayan da "Nişanlın kıskanç mıdır?" diye sormuş. Yukarda Allah var, kıskançlık benim yakınımdan uzağımdan geçmeyen bir şeydir. Salaklığa varan bir saflığım da vardır. Sevgilim souyu "hayır" diye cevaplandırmış tabiki; ama bir mülakatta böyle bir soru bana çok garip geldi. Sevgilim ertesi gün 2. mülakat için gitti, hem de İstanbul'dan gelen Genel Müdürlerle görüştü. Bilin bakalım onlar ne sordu? "Bu kadar kızın arasında çalışmak seni rahatsız edecek mi?" O günden beri biz de merak ediyoruz; acaba bunlar nasıl kızlar ki yöneticiler böyle bir endişe taşıyorlar.. İnşallah görme fırsatımız olur :)))

Mülakatta benim ilgimi çeken ikinci şey ise yaptıkları kişilik testiydi. Resimde gördüğünüz tabloda kendinizi nerede konumlandırırdınız? Yazının devamını okumadan önce cevabınızı verin lütfen..
Açıkçası ben Dostcanlısı ile Analitik arasındaki çizgiyi işaretlerdim. Sevgilimse mülakatta Etkileyici ve Dominant arasındaki çizgiyi göstermiş. Testin olayı şu; dikey çizginin iki tarafındaki kişiler iş hayatında birbirleriyle anlaşamazlarmış. Ayrıca iş hayatında ulaşılması istenen nokta Etkileyici ile Dominant arasıymış, yani Sevgilimin göstermiş olduğu nokta. Bana ilginç gelen ve aklıma takılan konu ise, artının farklı taraflarındaki kişiler, iş hayatında anlaşamıyorlarsa, sosyal hayatta nasıl anlaşır?

Belki bu test sosyal hayat için geçerli değildir; yine de üzerinde düşünmeye değer bence.. Bu arada bölümlerin açıklamalarını da yazayım:
Dostcanlısı : Kendinden çok başkalarını düşünen, onlar mutlu olsun da ben şunu yapmasam da olur diyen kişilik tipi.
Analitik : Mantık delisi
Etkileyici : Karizmatik
Dominant : Benim dediğim/istediğim olacak delisi

Aslına bakarsanız bu iki farklı taraftaki insan bir yere kadar iş hayatında da, sosyal hayatta da anlaşabilir. Biri "hep benim dediğim olsun" diyor, diğeri de "o mutlu olsun da ne olursa olsun" diyor. Bence bu alıp vermeler mantıkla çelişene kadar taraflar durumu idare edebilir. Fakat mantık sorgulamaya başladı mı, problemler çıkmaya başlar. Bunu engellemek için herkesin her zaman fikrini, düşüncelerini paylaşması şart gibi görünüyor.

Biz yine de bu testin sosyal hayata uyarlanabilirliğini denemekte kararlıyız. Yeeyy!!! :))

12 Mart 2010 Cuma

Başlıksız...

Çünkü Mustafa Balbay 1 yılı aşkın süredir (5 Mart 2009'dan beri) tutuklu,

Çünkü Mustafa Balbay'ın o tarihte yeni doğmuş olan kızı 1 yaşını doldurdu, büyümeye devam ediyor,

Çünkü bu sabah uyandığımda bahçemizdeki erik ağacı - tıpkı geçen yılki gibi - çiçek açmıştı,

Çünkü onlar ve aileleri bu yılbaşını ayrı kutladılar ya da kutlamadılar,

Çünkü Mustafa Balbay kaçma ihtimali olmayan ve delil karartacak durumu bulunmayan çok çok iyi bir gazeteci...

Aynı mahallede oturuyoruz Mustafa Balbay ile. Ben hiç rastlamadım ama çarşıda, pazarda, oy vermek için sıra beklerken gören çok kişi var. Eşini de tanımam, hiç görmedim, çocuklarını da hiç görmedim. Bazı akşamlar, özellikle hava soğuk olduğunda, eve dönerken Balbay'ı ve ailesini düşünürüm. Acısını ve derinliğini tahmin etmesi zor ama yine de düşünürüm, içimden onlar için, haksız yere ayrı olan herkes için dua ederim. Allah'ım herkesi sevdiğine, evine, ailesine kavuştursun... Bu günahlar, bu açgözlülük, bu hırs kimsenin yanına kalmasın ve bir daha tekrarlanmasın diye...

Umarım Balbay'ın tutukluluğu en kısa zamanda son bulur. Kim bilir belki onun da bahçesinde erik ağacı vardır, dallarından erik koparır, kızının ilk kelimelerini duyar, geceleri ona masal okur, beraber uyuyakalırlar... Umarım...

24 Ekim 2009 Cumartesi

Mevsim Rüzgarları

Yaz geldi geliyor derken geçti bile, son bahar bile bitiyor neredeyse, önümüz kış. Şu an bu yazıyı ikinci kez yazıyorum aslında. 2 hafta kadar önce yine bir niyetlendim, yazdım yazdım yazdım bitirdim. Tam yayınlayacakken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde herşey silindi. Üstüne bir de taslak kaydetmez mi!! Yazılarımı bir daha geri getiremedim ve bu hüsranı unutmak için birkaç hafta bekledim. Şimdi tekrar başlıyorum..

Aradan uzun bir süre geçti yine, mevsimler değişti daha ne olsun!.. Bu süre boyunca benim hayatım çok güzel bir yöne doğru akııp gitti.. Hayatımın iplerini yeniden elime aldım ve dört nala gidiyorum.

Bu değişikliği yaşatan ilk şey çalıştığım yerden ayrılmam oldu. Nasıl rahatladım, nasıl derin bir nefes aldım anlatamam. Hani insana doğru şeyi yaptığını gösteren bir ferahlık vardır, Center Fresh çiğnemiş gibi olursunuz, aynen öyle bir rahatlama. Ayrılmamı takiben iş aramaya başladım ama bulana kadar da zamanımı boşa geçiremezdim. Hep ilgimi çeken web tasarımı kurslarını araştırmaya başladım ve bir kursa kayıt yaptırdım. 3 ay kadar sürdü kursum ve Dreamweaver, Flash, Photoshop gibi kallavi programları öğrendim. Şu an kursu bitirmiş bulunmaktayım ve kendime bir web sitesi hazırlıyorum.

Karşıma çıkan ilk iş olanağı Avea'nın çağrı merkezinde Müşteri Temsilciliği oldu. Başta çok tereddütle yaklaştım bu işe. Annem zaten hiç ama hiç istemiyordu ama boş oturmaktansa herhangi bir işe gitmeyi tercih ediyordum. Şimdi iyiki de yapmışım diyorum. Her iş insana farklı bir tecrübe ve bakış açısı kazandırıyor, hele de çağrı merkezi!.. Türkiye'nin her yerinden insanlar arıyor ve siz onlara laf anlatmaya çalışıyorsunuz. Arayan insanların kimi dertli, kimi sinirli, çoğunluğu cahil, aynı zamanda çok bilmiş, azınlığı da sevecen, anlayışlı, sakin. Sizinse bunların hepsi karşısında sabit kalmanız gerekiyor; profesyonel, kibar, sakin. Eh, bunun mümkün olduğu anlar da var, olmadığı, olamadığı anlar da :D Yine de sonuç olarak muhteşem bir tecrübeydi. Çalışma saatleri vardiyalıydı ve her semt bir grup olmak üzere 10-15 kişilik gruplarla birlikte çalışıyorduk. Biz Bahçeli grubuyduk. Herşey bir yana öyle güzel arkadaşlıklar edindim ki orda, en büyük katkısı bu oldu herhalde.

2 ay kadar Avea'da çalıştıktan sonra ayrılarak başka bir iş yerine geçtim. Şu an bir avukatlık bürosunda asistanlık yapıyorum. öğlen 1'den akşam 9'a kadar mesaim ve çok rahat bir ortam. Şu an itibariyle olduğu gibi blog bile yazabiliyorum. Halimden memnunum diyebilirim.

Evlilik planları ise bu aralar biraz beklemede. Hiçbir şeyi aceleye getirmenin anlamı yok ve biz en doğru zamanda olmasını istiyoruz. Bunun için biraz daha beklememizin faydalı olacağını düşündük. Bu bir ilişki değerlendirmesi değil, yanlış anlaşılmasın; yalnızca şartların uygun olmasını bekleyeceğiz.

Geçen sefer daha bir sürü şey yazmıştım; fakat şimdi aklıma gelmiyor. Hem daha fazla uzatmamakta da fayda var. Son söz olarak, hayatın iplerini tekrar eline almak güzel ve huzurlu :D

Sevgiler..