sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2013 Pazar

Kadınlar - Erkekler


Dün akşam Cem Yılmaz'a gittik. Gösteriyi film gibi izlemek tuhaf olsa da çok güldük yine.

İlk bölümde kadın erkek ilişkilerini anlattığı bir bölüm vardı. Biz de sinemaya gitmeden önce saçma bir konuda atışmıştık biraz. Melih'e göre benim inatçılığım ve kararsızlığım yüzünden, bana göre onun anlayışsızlığı yüzünden. Üstüne filmde bu konu geçince daha komik oldu.

Bugün kendim üzerine düşündüm biraz, inatçı olduğumu biliyorum da, gerçekten çok mu kararsızım diye. Galiba biraz öyleyim ve evet bu karşıdakini deli edebiliyor. Ya da bir olay karşısındaki tutumum o andaki ruh halime göre değişebiliyor. Mesela bir gün ev işleri konusunda bana yardım etmemene içerlerken, başka bir gün yardım etmek istediğinde yaklaştırmayabiliyorum.

Tamam erkekler bizi anlamıyor da, biz de ne istediğimize bir karar vermeliyiz artık. Onlardan aklımızı okumalarını beklememeliyiz değil mi?

Kafanı karıştırdığım için özür dilerim Sevgilim, söz daha kararlı / tutarlı olacağım :)

25 Ekim 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da

Üst üste gelen bunca kötü haber arasında sinirlerin bozulmaması mümkün değil. Biraz nefes almak, aklımızı dağıtmak için Cumartesi akşamı Panora'da sinemaya gittik.

Sevgili Görkem, Bir Zamanlar Anadolu'da filmini yazmıştı blogunda. Onu okuduğumdan beri merak ediyordum filmi. Türkiye'de de vizyona gireli 5 hafta olmuş, ha bitti ha bitecek yani. Fırsatımız varken gidelim dedik.

Daha önce hiç Nuri Bilge Ceylan filmi izlememiştim. Bu filmin diğerlerinden daha fazla diyalog içerdiğini ve daha etkileyici olduğunu da söylüyordu herkes. Gerçekten çok etkileyici bir filmdi. Konu için "müthiş, hiç bulunmamış, daha önce yapılmamış" diyemem; fakat anlatım tarzı öyleydi. Bir kere en başından beri o filmin içindeydim ben de. O arabada, çeşmelerin başında, yer sofrasında, soğukta. Sizin hiç bir filmde araba farından gözünüz kamaştı mı? Ya da arabadaki sigara kokusunu duydunuz mu? Öyle gerçek işte..

Konu bir cinayetle ilgili olunca, hele bir de şimşekler çakmaya başlayınca ben de gerildim hafiften. Biraz tedirgin izledim filmi. Ama hiç gerek yokmuş. Öyle yumuşak ama hakiki ve samimi bir film ki...

Sahnelerin her biri fotoğraf karesi aynı zamanda. Filmi saniye saniye bastır, tablo diye duvarlara as. O renkler, ışıklar.. Hele dağlar arasından geçen tren! Çok güzeldi çok...

DVD'si kesinlikle alınacak, mevcut kütüphanemize sığmayan film arşivimize eklenecek. Film bu Cuma vizyondan kalkar diye tahmin ediyorum, Ankara'da 2-3 sinemanın en küçük salonlarında oynuyor çünkü. Süresi 3 saat, ona dikkat.

Kaçırmamanızı dilerim, sevgiler...

14 Nisan 2011 Perşembe

Carmen Night!

3D bir filmi ilk izleyişimdi. Daha önce Paris Disneyland'de kısa bir film izlemiştim; ama o konusu olmayan, 3-5 hareketli figürün olduğu, bir köpek hapşuuu diye suratımıza hapşururken önümüzdeki sıranın koltuklarından yüzümüze birkaç damla suyun fışkırtıldığı şaşırtıcı bir animasyondu yalnızca. Bir de ağzını kocaman açmış, diliyle bize doğru tıslayan bir yılan vardı ki, hala düşündükçe ürperirim, brr!!


Carmen, öncelikle çok keyifli bir operaydı. Şarkıları insanı coşturuyor, danslar, renkler, herşey çok güzeldi. Kadrosu oldukça kalabalıktı, özellikle çocukların koro halinde şarkı söylediği bölümler çok hoşuma gitti; çünkü bu tür şeyleri çocuklara yaptırmak hep daha zordur. Konusu da gayet sürükleyiciydi. Süresi kulağa uzun geliyordu; ancak 3 saat çabucak geçti.

Filmi 3 boyutlu gözlükle izlemek ilk yarıda bende epey baş ağrısı yaptı. Gözlüğü gözüme çok bitiştirmişim. Bu yüzden başımın arkasında felaket bir karıncalanma oldu ve ara ara gözlerimi dinlendirmek zorunda kaldım. İkinci yarıda gözlüğü burnumun ucunda tutunca rahat ettim. Tavsiyem siz de öyle yapın. 3D efektleri eğlenceliydi; fakat IMDB'de film yorumlarını okuduğumda, sahne yeterince aydınlık olmadığı için 3D'nin gerekli etkiyi göstermediğini yazmıştı eleştirmenler.

Eleştiriler nasıl olursa olsun, biz çok keyif aldık. Gerçi Sevgilim operaya o akşam gideceğimizi unutmuş, önceki gece de epey geç yatmıştı. O gün öğlen konuşurken operanın akşam olduğunu öğrenince karalar bağladı. Bütün akşam da "ah evimde olsam, uyusam" dedi durdu. İzlediğinden keyif aldığını ancak ertesi gün itiraf edebildi :) Aynı saatlerde bir başka sinemada babam da aynı şeyleri söylüyormuş, sonradan annemden öğrendik. Erkekler neden böyle...

Carmen 20-21 Nisan tarihlerinde de gösterilecek, şimdilik başka da oynamayacak. Vaktiniz varsa, yer bulabilirseniz kaçırmayın.

Sevgiler,

9 Mart 2010 Salı

Bir Hazin "Veda"

Sanatsal faaliyetlerimize devam ederek bu pazar günü Zülfü Livaneli'nin yazıp yönettiği Veda filmine gittik. Atatürk'ün hayatını Salih Bozok'un anıları üzerinden anlatan bir filmdi.

Film 10 Kasım sabahı saat 7:00 sularında başlıyor. Herkes endişeli, Salih Bozok hem telaşlı, hem ümitli. "Bugüne kadar neleri oldurdun, bunu da başarırsın" diyor Atatürk'e; fakat kendini herşeye hazırlamış ve kararını vermiş. Oğlunu çağırıyor makamına ve diyor ki: "Atatürk'e birşey olursa ben de peşinden gideceğim. Evin erkeği sen olacaksın." 15 yaşı civarındaki bir çocuk için bunu pat diye duymak çok zor tabiki. Salih Bozok da bunun oğluna ağır gelmiş olabileceğini düşünüyor ve kararının ardında yatan arkadaşlığı, yoldaşlığı bir mektupla anlatmaya karar veriyor oğluna.

İşte Veda böyle başlıyor, bir babanın oğluna vedasıyla.. Öleceğini bilen bir kişi geride bıraktıklarına ne anlatır 3-5 sayfalık bir mektupla? Hele de bu kişi birisinin peşinden gidiyorsa... Bence tam da Zülfü Livaneli'nin aktardıklarını anlatır. Gurur duyduklarının yanı sıra üzgünlüklerini, pişmanlıklarını, hasretlerini anlatır. Onca yıl içinde sakladıklarını, söylemediği için sebep olduğunu düşündüğü şeyleri anlatır. Bir nevi günah çıkartır.

Ben şahsen filmi beğendim. Tabiki daha eklemeler yapılabilirdi, örneğin; içki sofralarındaki sohbetler, birbirinden güç almalar, yazılan mektuplar, bize daha sıkı bir dostluk yansıtılabilirdi, ama o zaman da filmin konusunun "Salih Bozok'un Atatürk'ün hayatındaki yeri ve önemi"ne kayma riski ortaya çıkardı. Veda filmi ise Atatürk'ün (aslında Atatürk değil, Mustafa Kemal demek istiyorum; çünkü film hayatının bu yönünü ortaya çıkarıyor. Yani kahramanlıklarından çok aşkları, üzüntüleri, kızgınlıkları, hasretleri, evlilikleri ve belki pişmanlıkları) hayatına odaklı. Öyleki Salih Bozok'un Mustafa Kemal'in yaveri olduğu iki cümleyle belirtiliyor; ilki ordudan ayrıldıktan sonra Mustafa Kemal'in "Salih Bozok'a telgraf çekin, yaverim olarak yanıma istiyorum" demesi, ikincisi de Salih Bozok'un "Paşa yaversiz gidemez" demesi.. Onun dışında "biz beraber şunları şunları yaptık" vurgusu yok filmde. Olsa daha mı iyi olurdu, bilemem..

Belli ki bu filme çok emek verilmiş; mekanlara, dekorasyona... Onikibin parçalık kıyafet koleksiyonu oluşturulmuş. Tüm bunların üzerine oyunculuklar da biraz daha iyi olabilirdi.. Çok basit birşey belki; ama mesela Fikriye Hanım'ı canlandıran Özge Özpirinçci'nin gerçekten ud çalıp türkü söylemediği, Latife Hanım'ı canlandıran Ezgi Mola'nın ilk kez piyano başına oturduğu öyle belliydi ki.. Yani, bu film 1 ay sonra da vizyona girebilirdi, oyuncular rollerini biraz daha özümseyebilirdi gibi hissettim.
Filmin resmi web sitesinde belirtilen, çekimlerin 7 haftada tamamlandığı. Sizce de kısa değil mi? Ancak, filmin en etkili sahnesi Latife Hanım'ın intiharıydı, o da ayrı...

Uzun lafın kısası Veda görülmesi gereken bir film; insanın ileride çocuklarına izletmek için arşivine koyabileceği bir film; fakat her 10 Kasım'da, 23 Nisan, 19 Mayıs veya 29 Ekim'de izlenebilecek bir klasik değil gibi..

Salih Bozok'un intihar girişimini bir de Can Dündar'dan dinleyelim:
10 Kasım'da Dolmabahçe'de Patlayan Tabanca

Sevgilerrr...

26 Kasım 2009 Perşembe

İç Hesaplaşma


Ne şanslıyım ki, bu aralar geçmişi, geleceği, sorumlulukları içeren bir iç hesaplaşma yapmak için çok fırsatım oldu. Neden mi? Mesela Nefes, Vatan Sağolsun filmi ve son okuduğum kitap Tek ve Tek Başına Türkan beni bu sorgulamaya en çok itekleyen bastonlar oldu.
Nefes çok özel ve etkili bir film bana göre. İzlerken hep nefesinizi tutuyorsunuz, kalbiniz güm güm atıyor. Çok üzülüyorsunuz, çok korkuyorsunuz. Ben şahsen bu tür filmlerden çok çabuk etkilenen ve bu ruh halini uzun süre üzerinden atamayan bir insanım. Filme girmeden önce de endişeliydim biraz, gergindim. Hatta Sevgilim sürekli sordu bana; öncesinde: "istemezsen gitmeyelim", arada: "Çıkmak ister misin?", çıkışta: "iyi misin, bunaldın mı?". Oysa ben gergin olmanın yanı sıra bizler için o dağlarda ölen gencecik insanlara en azından bu şekilde saygı göstermemiz, onları anmamız gerektiğini düşünüyordum. Onların bizden bir farkı yok, biz savaştan, silahtan ne kadar anlıyorsak onlar da öyle. Biz ne kadar korkuyorsak onlar da o kadar korkuyorlar. Ama ne için bu savaş.. Hiç bir açıklaması, mantığı yok. Koskoca dağda bir tek, minicik kulübe, içinde 20-30 asker. Öyle derme çatma ki, kurşunlar duvarlardan geçerken zorlanmıyor, hızını kaybetmiyor bile. Kardan, sisten göz gözü görmüyor. Kum torbalarıyla çevrilmiş bir nöbet kulübesi, rüzgardan yırtılmış, parça parça olmuş, ama inadına dalgalanan bir Türk Bayrağı. O minik kulübenin içinde kendine faydası olmayan bir soba, kupkuru, tatsız tuzsuz yemekler. Ufacık bir santral, "dünya" ile iletişimi sağlamak için. Ahizenin ucunda anneler, babalar, sevgililer. Tabii bir de askerlerin amiri, babası, kardeşi, arkadaşı olan bir komutan. Şanslılarsa bu şekilde geçen 15 ay!
İnsan kendi yaşam tarzından utanç duyuyor bu filmden çıkınca ve elinde fırsatı olup bu işe son vermeyenlere çok kızıyor. Hadi bu işe bir son verilemedi, güvenlik önlemleri de mi alınamaz peki? Sağlam bir garnizon, korunaklı bir nöbet kulübesi, hiçbirşey olmasa bir dikenli/elektrikli tel yaa.. Kısacası, lütfen filme gidip kendiniz izleyin..
Gelelim kitabımıza. Türkan Saylan'ın hayatı onun dilinden, onun mektuplarıyla anlatılıyor Ayşe Kulin'in kitabında. "Söz uçar yazı kalır"ın en güzel örneği bence bu kitap. Hayat boyu yazılan mektuplar bir araya getirildiğinde gerçekten de bir roman ortaya çıkıyor çünkü. Nasıl bir azim, nasıl bir hayatı sevmektir Türkan Saylan'ınki. Dürüst olmak gerekirse ben ismini ilk Ergenekon Davası'nda duydum; fakat bu kitapla onu bir nebze de olsa tanıdığıma inanıyorum. Bu kitabı okumak insana bir bakış açısı katmalı, kalbinde bir heyecan yaratmalı. Eskiden beri şuna inanırım, her insan dünyaya bir misyon için gelir. Peki benim, sizin misyonunuz ne? Çok geç olmadan bulabilsek keşke. Yoksa geç kaldık mı şimdiden? Bu misyonu üniversite sınavında seçimimizi yapmadan önce mi bulmalıydık? Sık sık öğretmen olmayı geçiriyorum aklımdan. Branşım Türkçe olurdu herhalde. Cesur bir öğretmen olabilir miydim acaba? Doğu'ya gidip orda kalabilir miydim, bir öğrencinin kafasında bir ışık yakabilir miydim? Türkan Saylan'ın 70'li yıllarda cüzamla ilgili çalışmaları anlatılıyor kitapta. Yurtdışındaki derneklerle kurduğu ilişkiler, beraber yürüttüğü faaliyetler. Ne kadar inanılmaz geliyor insana.
Bizim de proje üretme, projelere destek olma zamanımız değil mi artık?