güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güncel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2013 Pazartesi

Ne Yapıyorsun??


Gerçekten,

ne yapıyorsun?

ne istiyorsun?

her şeyin yok mu? para, güç, iktidar, kendini sana adamışlar, şakşakçılar?

evler, arabalar, gemiler, şirketler, daha bilmiyorum neler..

yetmiyor mu bunlar sana

mutlu mu oluyorsun bu görüntülerden? cidden soruyorum haz mı alıyorsun?

ama yeter, artık yeter... kardeşi kardeşe dövdürtme.. yarın öbür gün sen gitsen de kalsan da bu polis halkın polisi. Peki nasıl bakacak halkının yüzüne? Benim evime hırsız girse, bana tecavüz edilse, ben şiddete maruz kalsam, duygusal olarak en zayıf olduğum anlarda nasıl sığınacağım onlara? Benim kardeşimi öldürmüş, sakatlamış, yıpratmış, incitmiş bir kuruma nasıl güvenebilirim?

yapma..
alçakgönüllü ol..
kabul et..
git..

8 Şubat 2013 Cuma

Tüketici Davranışları


Hafta sonu bozulan saç kurutma makinemizin yerine yenisini almak için alışveriş merkezlerinde dolaştık. Tüm markalar toplu olarak bulunduğu için Teknosa'ya da bakalım dedik. Gerçekten birçok marka ve model vardı. Görevliye birkaç tanesi hakkında soru sorduk ama hepsi için de soru soramıyorsunuz. Bir de alacağımız şey saç kurutma makinesi altı üstü..

Mağazalar arasında gezerken kendimi şöyle derken buldum: "eve gidince internetten bir şey seçer alırız, böyle gezmek çok zor".

Hatırlar mısınız "online alışveriş" yeni yeni duyulmaya başladığında, ki ben ilk Migros reklamları ile "bu da neymiş" demiştim, "bu icatlar Türk insanına uygun değil, Türkler dokunarak seçmeyi sever, pazar pazar dolaşmak ister" deniyordu. Ben de böyleydim şahsen, görerek deneyerek almayı tercih ederim. Ne ara online alışverişi tercih eder oldum bilmiyorum.

Kıyafetti, indirim kuponlarıydı derken görmediğimiz şeylere para vermeye alışıyoruz. Mesela Migros'un online alışveriş reklamı ilk çıktığında "bu uygulama yaşlı teyzeler için yararlı olur" derken, şimdi market alışverişinin kapıma gelmesi fikrini hiç de yadırgamıyorum.

İşte tercihlerimiz, alışkanlıklarımız böyle böyle değişiyor. Z kuşağı acayip bir şey olacak...

11 Ocak 2013 Cuma

Hala Bizim Bedenimiz Bizim Kararımız!


Ayşe Arman'ın iki gündür yazdıklarını okuyor musunuz? Okumadıysanız buradan başlayabilirsiniz. Nasıl bir vahşettir bu? Vahşet bile hafif kalır, hangi kelime tanımlar ki yapılanları?

Dedik ki, "Benim Bedenim Benim Kararım"

Hiç, bir kadın isteye isteye güle oynaya gider oturur mu o kürtaj masasına? Herkesinki bir çeşit zorunluluktan. Tabi ki istenmeyen gebelikler olmasa iyi; ama o zaman hastalıklar da olmasın, kazalar da.. Hayat herkese farklı şeyler yaşatıyor maalesef. İnsanlar zaten başlarına gelen binlerce olayla baş etmeye çalışırken bir de bunu zorlaştırmak, işkence etmek neden?

Devlet hastanelerinde kürtaj yaptırmak isteyen kadınlara narkoz vermiyorlarmış. Kimi doktorlar açık açık söylemiş "sen misin benim bedenim diyen, cezasını da çekeceksin" diye. Bu neyin kini? Sen kimsin de beni cezalandırıyorsun? Ne saçma sapan bir dünyadayız.

Çocuklarımız için korkuyorum, çocuk sahibi olmak istiyorum ama istemiyorum.

Üzgünüm...

26 Haziran 2012 Salı

Tebrikler, Kızınız Hamile!

Bugünün bomba haberini duymuşsunuzdur; Sağlık Bakanlığı kliniklerden gebelik testi yaptıran kadınların sonuçlarını ve kimlik bilgilerini istiyor, sonuç olumlu ise babasına veya kocasına "mutlu haberi" mesaj ile bildiriyor.

İstenilen, planlanan hamileliklerde sonucun pozitif olduğunu duymak dünyadaki en güzel haberdir herhalde.  Bir kadın için bundan daha özel bir duygu olabilir mi? Canında bir can daha taşıyorsun, hem de yarısı cana, yarısı canana ait yeni bir can. İçinde filizlenen yeni umutlar, hayaller.

Maalesef her hamilelik aynı heyecanın, mutluluğun yaşanmasına neden olmuyor. Kimi zaman hamilelik utanç oluyor, hata oluyor, namus oluyor, töre oluyor, ensest oluyor, tecavüz oluyor. Hamile olanın daha kendisi çocuk olduğu için veya ailenin geliri yetersiz kaldığı için yük oluyor, sonuçta sokağa atılan, camiye, karakola bırakılan bir beşik oluyor.

Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı babaya/ eşe mesaj uygulaması güya annenin ve bebeğin sağlığının gözetimi için yapılıyor, aile hekimlerinin göreviymiş bu. Bu insanlar bir uygulama başlatırken hiç mi düşünmez sonuçlarının neler olabileceğini? Atılan mesaj bekar bir kızın babasına gitmiş. Kız gazetelere ulaşıp başına geleni anlatabildiğine göre ya bir şekilde babasının elinden kurtulmuş ya da modern, anlayışlı bir aileye sahipmiş. Aynı mesaj eğitimsiz, bağnaz bir babaya gitseydi veya "sağlık sorunları" olan bir kocaya gitseydi... Uzun zamandır, aylardır, karısının yanında olmayan bir kocaya gitseydi, çok var etrafımda iş nedeniyle aylar boyu ayrı şehirlerde hatta ayrı ülkelerde yaşayan çiftler, kan çıkmaz mıydı bu ailelerde? Bu mu istedikleri? Yeterince kadın ölmüyor mu?

Başta da söylediğim gibi, hamilelik çok güzel, özel bir duygu; fakat istemeyen için zaten yeterince ağır bir yük. İnsanların omuzlarındaki yükleri ağırlaştırmak neden? Ve güzel duyguların yaşanmasına izin vermemek? Kızı olan her baba telefonuna mesaj geldiğinde "Allah'ım Sağlık Bakanlığı olmasın" diye korkarak mı baksın?

Bir gün bu duyguyu yaşamayı çok istiyorum; kocama bu haberi boynuna sarılarak vermek istiyorum. Diğer aile büyüklerimize ise evimizde vereceğimiz bir yemekte söylemek istiyorum. Sağlık Bakanlığı'nın göndereceği  soğuk bir mesaj ile öğrenilmesi değil hayalim. Hani kürtaj tartışmasında diyorlardı ya "bebeğin de hakları var" diye, hem annenin hem bebeğin hakkına en büyük saldırı bu işte.

Ayşe Arman bir gün köşesinde yazmıştı bu konuyu; fakat pek ses getirmemişti. Ciddiye alınmadı belki, yazı burada. Tek isteğim var şu hayatta, bir bebeğimin olması ve onu geleceğinden korkmadan, Kur'an dersi almazsa ileride iş bulamaz mı diye düşünmeden (artık çocukların dosyaları oluşturulacakmış seçtikleri dersler, okul dışı aktiviteleri, okudukları kitaplar kayıt altına alınacakmış ve üniversiteye, hatta işe girişlerinde etkili olacakmış bu dosya), ben gençliğimde mini etek giyerdim kızım başörtüsü mü takacak diye endişe etmeden büyütmek.

Hala olabilir mi bu ne dersiniz?

28 Nisan 2012 Cumartesi

Sanal Dünya


Facebook Türkiye'de yaygınlaşalı 4 belki 5 sene oldu sanırım. Kolay adapte olundu, insanlar vakitlerinin %60'ını face'de geçirdikleri için davetler hemen onaylanıyor, arkadaş listeniz bir anda 100lere çıkıyordu. Face eğlenceliydi de, oyunlar vs vs.

Ne zaman ki twitter çıktı, ben bu işin ucunu kopardım. Twitter'a zaten çok yeni üye oldum, 1 sene olmadı sanırım, ama hiçbir keyif alamıyorum. Amacının ne olduğunu da henüz çözemedim, yani amaç ünlüleri takip etmekse bir süre sonra sıkılıyorum. Tamam TT'lere yorum yazıyorsun bilmem ne; ama bende "bir twittera gireyim de neler olmuş bitmiş takip edelim bakalım" şeklinde merak uyandırmıyor.
Daha twitter'ı öğrenemezken bir de LinkedIn çıktı başımıza. Tamam burada da birilerini ekliyorsun ediyorsun da ne oluyor yani? Dün açtım LinkedIn hesabımı, bağlantı sayım geliştikçe amacını da anlayacağımı umuyorum. Tamam iş ilanları çıkıyor, eleman arayanlar sana ulaşıyor ama iş aramıyorsan da bir faydası yok gibi sanki.

Diyeceksiniz ki "madem anlamsız geliyor üye olma böyle yerlere", fakat olmaaaz.. Biz genciz, daha şimdiden ipin  ucunu bırakırsak 3-5 sene sonra "evladım şuraya basarsam patlar mı" seviyesine gelmemizden korkuyorum. Onun için daha fazla araştırma, daha fazla uğraş gerekli.

Sevgilerimle,

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kutlu Olsun

Coşkusunu her zaman yüreğimizde hissedeceğimiz Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.

25 Ekim 2011 Salı

Yetmedi mi Artık?

Biz çok güzel bir ülkeyiz.
Bir kere, hayat bilgisi derslerinde bolca öğretildiği üzere, 4 mevsimi yaşayan bir ülkeyiz. Yaz tatili yapmak veya kışın kaymak için illa başka ülkelere gitmemize gerek yok. Her çeşit ürün yetişiyor topraklarımızda, bakliyatından, meyvesine sebzesine. Hiç gerek yok aslında yurtdışından gelen elmalara, muzlara, pirinçlere; ama çeşitlilik de güzel şey. Demek istediğim bizde zaten herşey var, yabancısını alırsak bu canımız öyle istediği içindir.

Ürünlerdeki çeşitlilik gibi insanlarda da çeşitlilik var ülkemizde. Güzel birşey değil midir bu? Hepimizin birbirimizden öğreneceği ne çok şeyimiz var. Ege'de ayrı, Anadolu'da ayrı, Karadeniz'de ayrı ve tabiki Doğu'da ayrı insanlar, kültürler. Hani seyahatten dönen bir kişiye sorarız ya görür görmez, "neler yedin" diye, Ege'ye giden zeytinyağlıları anlatır, Karadeniz'e giden balıkları, Doğu'ya giden kebapları, Akdenize giden salataları, mezeleri. Hepimiz bir oluruz o zaman, "olsa da yesek" deriz. Turistik gezi mekanlarıdır buralar bizim için. Tatilde "değişiklik olsun" diye gezer geliriz. Oraların elektriksiz, susuz, internetsiz oluşu hoşumuza gider. Doğayla iç içe olmaya bayılırız. "Bir ömür geçirebilirim burada" deriz; fakat kısa bir süre sonra sıkılacağımızı da biliriz. Onların buralarda, kısıtlı imkanlarda nasıl ve neler yaşadığını hiç düşünmeden şehirlerimize döneriz.

Oraları terör de vurur deprem de, sel de.. Kışın yollar kapandığı için okula, hastaneye gidemezler, yazın 40 derece sıcakta tarlada çalışırlar. O kadar çok tehlike vardır ki, hepsinden korkacak olsalar sokağa adım atamazlar. Bu yüzden, belki cesaretten, belki cahillikten olan biteni kabullenip hayatlarına devam ederler. Bizlerse onlar yerine de korkarız. Doktor, öğretmen, asker olan çocuklarımızın görev yeri buralarda çıkacak diye ödümüz kopar. İki film, yalnızca iki film yeter buraları özetlemeye, birincisi Nefes: Vatan Sağolsun, ikincisi Güneşi Gördüm (Mahsun Kırmızıgül)

Biz maalesef bu güzellikler içerisinde yaşamayı öğrenemedik. Veya daha önce biliyorduk; ama unutmaya, köprüleri yıkmaya o kadar hazırdık ki. Bencilleştik de sanki, hep "önce ben" demeye başladık. Paramız arttı evet, daha çok kazandık. Bazı haklara paramız olursa daha çok sahip olacağımızı sandık. Hem değer verdik, hem aşağıladık parayı, "10 lira noolcakki" dedik. O 10-20-30 liraların birilerinin günlük yemek içmek, elektrik, su parası olduğuna aldırmadan.

Çok uzaklaştık birbirimizden, sadece kötü şeyler olduğunda başlarımız oralara döndü. Küstürdük kendimize.

Depremden sonra çeşitli tepkiler oluştu biliyorsunuz. Herşeyden önce orada can çekişenler insan. İçlerinde polise taş atan bir grup da olabilir, etnik kökeni farklı grup da. Dileyelim ki bu olay onların da insan olduğunu, bu ülkenin vatandaşı olduğunu, daha iyi evlerde, koşullarda yaşama, okuma hakları olduğunu bize hatırlatması için bir fırsat olsun. Tekrar birleşsin kalplerimiz.

Ve tabiki hepsine geçmiş olsun, ölenlere Allah rahmet eylesin...

6 Ekim 2011 Perşembe

Bir Efsane : Steve Jobs

Apple'ın CEO'su, teknolojide devrim yapan, küçücük ekranlara dünyaları sığdıran insan dün gece vefat etti. Büyük insanlar neden hep böyle erken göçüyor, daha yapabilecekleri çok şey varken..

Apple ile geç tanıştım ben, geçen sene iphone4 ilk çıktığında Sevgilim hediye etmişti. Hani insanların listelere isim yazdırdıkları dönemde yılbaşı hediyesi olarak almıştı bana. iphone'dan önce cep telefonu benim için sadece cep telefonuydu. Konuşma ve bazı notları alma amaçlı kullandığım, mesajı bile çok nadir gönderdiğim bir alet. iphone kullananlara da sinir olurdum. Ne öyle ellerinde bir ekran gözler kilitlenmiş. Öyle olurdu ki, yazlıkta 6-7 kişi masada oturuyoruz, herkesin elinde bir iphone, herkes birbirine video izletir, faceden yazışır. Gerçekten aynı masada oturan insanlar face'den mesajlaşırdı. Bu tür kullanımlar beni  soğutmuştu iphone'dan.

Ancak Sevgilinin hediyesiyle bütün bunları yutup ben de kullanmaya başladım. Boş olduğum bütün vakitlerde o minik ekranda yapacak birşeyler bulduğumu itiraf etsem de yanımda birisi olduğu zaman asla ve asla çantamdan çıkarmadığımı da söylemem lazım. Bakınız bir önceki post : Sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran.

Tabiki hepsinin yanısıra, iphone'un büyük bir buluş olduğu yadsınamaz. Aletten çok sisteminden, mantığından bahsediyorum. Apple'ın vizyonundan.. Allah bilir o beynin içinde daha ne planlar, hedefler vardı. Dilerim Apple çalışanları Steve Jobs'un anısına ihanet etmeyecek şekilde şirketin devamlılığını sürdürürler.

Eskiden paylaştığım bir yazıya link vermek istiyorum. Steve Jobs'ın Stanford Üniversitesi'nin açılışında yaptığı konuşma. Gerçek bir hayat dersi. İşte
burada.

Vefatının üzerine sanal alemde birçok şey söylenmiş. Ben içlerinden en çok şunu beğendim:

Fajar Jay Fikri: Üç elma insanların hayatını değiştirdi: Adem’in elması, Newton’un elması ve Steve Jobs’ın elması.

Netiket (Netiquette) - Sanal Görgü Kuralları


Etiket kelimesi Türkçe’de fiyatlandırmanın veya ürün özelliklerinin tüketiciye gösterilmesi için kullanılıyor. Ancak Fransızca’da ve diğer dillerde etiquette kelimesi sosyal yaşamdaki görgü kurallarını anlatıyor ve ticket- yani bilet kelimesinden geliyor. Bir sosyal ortama biletiniz ya da davetiyeniz varsa ancak o zaman giriş yapabilirsiniz. Bunun için de resmi kuralları bilmeniz ve diğer gereklilikleri yerine getirmeniz gerekiyor. Netiket (netiquette) kelimesi ise internet üzerindeki görgü kurallarını anlatıyor. Sosyal medyanın içindeki trafiğe ilişkin de belirli düzenlemeler sürekli tartışılıyor. Görgü kurallarının içinde ağızdan ağıza pazarlamanın da ayrı bir etiketi ve etiği var onun da sınırları ayrı bir tartışma konusu aslında.

Genel olarak etiketin altın kuralı, “size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın”dır. Etiketin olduğu yerde etik kurallar da daha iyi uygulandığı için daha “görgülü” davranmaya çalışmakta yarar var. İnternetteki görgü kullarının en belirgin olanlarını çuvaldızı kendimize batırarak sıralarsak:

Blog için: (http://bloggingwithoutablog.com/)

1. Bir blog yazısını ve diğer yorumları tam okumadan yorum yapmayın.

2.
Hiç bir blog yazısında yazarı ve yazılanları aşağılamayın.
3.
Birisi sizin bloğunuzu ziyaret ettiyse ve yorum yazdıysa en kısa zamanda siz de onunkini ziyaret edin.
4.
Birisi sizin bloğunuza olumsuz bir yorum yazdıysa onu silmekte tereddüt etmeyin.

Facebook için: (http://www.pcworld.com/businesscenter/)

1.
Sizi siz gibi gösteren bir profil resmi mutlaka olsun. Olduğunuzdan farklı gözükerek insanları hayal kırıklığına uğratmayın.
2.
Profil bilgilerinizde kendinizi çok abartmayın, yalan yanlış yazmayın, istediğiniz kadar bilgiyi koyabilme, istediklerinize gösterebilme özelliği bulunuyor. Özel yaşamınızı mümkün olduğunca gizleyin (evli olduğunuzu yazın ve çocukların isimlerini vermeyin, doğum gününüzü verin ama yılını yazmayın)
3.
Çoklu mesaj gönderimlerine cevap verirken sadece mesajı gönderen kişiye cevap verin. Çoklu cevap verdiğinizde “spam” yapmış durumuna düşersiniz.
4.
Duvar yazılarınızla haberleşerek program yapmayın, tüm arkadaşlarınızı davet etmiş oluyorsunuz. (Saat 7’de içmeye gidelim diye yazmayın.)
5.
Çok az arkadaşınızın anlayabileceği şakalar yapmayın, duvar yazınıza mesajlar atmayın.
6.
Facebook’un kendi gerçek yaşamımızın bir uzantısı olduğunu unutmayın ve her zaman kibar ve saygılı bir tonda yazışın.

Ekleme yaparsak;

- Bir kimsenin haberi olmadan onun resmini etiketlemeyin.

- Profil sayfasına gereksiz link atmayın.

- Sohbet ederken mutlaka zamanı olup olmadığını sorun ve kimseyi gerekmedikçe sohbet için rahatsız etmeyin.

- Gerçek yaşamda iyi tanımadığınız birisini sadece ortak arkadaşlarınız olduğu için “arkadaş” olarak eklemeyin, eklerseniz de saygılı bir şekilde nedenini yazın.

- Karşı cinsten tanımadığınız insanları rahatsız etmekten kaçının.


Twitter için: (http://www.themorningnews.org/) 

1. Çok kişiyi izliyorsanız ve çok az izleyiciniz varsa siz bir spamcısınız, kimse sizi istemeyecek.

2. Çok sık twit yazarsanız insanlar sizden bıkar.

3. Küçük ve özel diyalogları gizli tutun, başkaları okumasın.

4. Herkes özel günlerinizi ve kutlamalarınıza davetli olmadığı için bunları gizli tutun.

5. Size doğrudan gelen mesajları cevaplamak zorunda değilsiniz, ancak bunun da bir bedeli olabilir- siz yine cevaplandırmaya çalışın.

6. Bir soru sorduysanız mutlaka cevaplandırın.

7. Twitter’da kaba olan gerçek yaşamda da kabadır.


E-postalar için: (http://www.emailreplies.com/)
 


1. Sadece yazacağınız konuya odaklanın.

2. Her zaman yazılı iletişim kurduğunuzu unutmadan, tüm noktalama işaretlerini ve imla kurallarını kullanın.

3. Size sorulan soruları mutlaka cevaplandırın.

4. Gelen e-postaları mümkün olduğunca en kısa zamanda cevaplandırın, cevaplayamıyorsanız ofis dışındayım yazan otomatik mesaj gönderin ya da yazamama nedeninizi söyleyin. 5.
Gereksiz dosyaları eklemeyin. İlla ki bir dosya gönderecekseniz önceden izin alın- karşı tarafın kapasitesini kullandığınızı unutmayın.
6. Uzun cümlelerden, acil ifadesinden, BCC yapmadan toplu mesaj gönderimi yapmaktan her zaman kaçının.


Eğlenceli değil mi? Bilmekte fayda var :)

15 Temmuz 2011 Cuma

Kifayetsiz

Nasıl içim acıyor...
Dün akşam aldığımız haber sebebiyle tabiki.
13 askerimiz.. Off çok üzücü..
Biz ki onların hayatını ancak filmlerden, bize yansıtıldığı kadarıyla hayal edebiliyoruz. Nefes filmi ne biçimdi, günlerce uyku haram olmuştu bana. Ama işte "günler"le sınırlı kalıyor sadece bu hisler. Çünkü orada yaşananlar bizim için hala filmden ibaret. Maalesef olayların gerçekliğini onlar kadar algılayamıyoruz.

Bu akşam yola çıkıyoruz, tatil için. Hani bir süredir sıkılıyordum, daralıyordum ya birşeylere, hani benim dünyamda çok önemli ama gerçekler karşısında boş şeylere, tatil iyi gelir diyordum. Biraz uzaklaşırım, kafam dağılır, hiçbir şey olmasa hava değişikliği olur diye düşünüyordum. Şimdi o tatili yap bakalım yapabilirsen.

Haberi aldığımızda dün akşam dolmuşla eve dönüyordum. Çıstak çıstak müzik çalan bir radyo arada haber olarak söyledi. Belli ki eline verilmiş bir metni içeriğini hiç düşünmeden, sadece ağzıyla okudu, sonra da "şimdi de Bengü'yle devam ediyoruz" deyip eğlenceli bir müzik çaldı. İnanın bu durum beni daha çok üzüyor, bu hissizliğimiz, duygusuzluğumuz, reyting telaşımız. RTÜK (tabi bunu yapacak adam olsa) yazı göndersin radyo kanallarına, "milli yas ilan edilmiştir, herkes yayınını haber kanallarına yönlendirsin, müzik yayını yasaklansın" desin. 17 Ağustos depreminde olduğu gibi herkes tek yürek olsun, diğerleri gücümüzü görsün.. Okan Bayülgen bile isyan etmiş, haklı adam..

Sonuç olarak, bu bizlik bir durum değil. Biz sadece üzülürüz, lanet ederiz, ağlarız. Ama umarım başkalarının vicdanı biraz olsun acır, bu dünyada olmasa bile yaptıkları cezasız kalmaz...

Başımız sağolsun...

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Aile Soyağacı

Güzel bir site buldum GENI isminde. Ailenizin soyağacını giriyorsunuz, mail adresleriyle vb, akrabalarınızı haberdar ediyorsunuz, böylece kocaman bir Aile Soyağacı çıkıyor ortaya.

Sadece kendi ailenizi yaparsanız pek birşey ifade etmiyor da, mesela annenizin babanızın ailesi de olayı sahiplenir, eklemeler yaparsa başladığınıza değiyor gerçekten.

Deneyin derim. Sevgiler...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Pet Shoplara HAYIR!!

Evcil hayvan sahibi olmak istiyorsanız lütfen birer ticarethane olan pet shoplar yerine sevginize ve ilginize muhtaç, terkedilmiş hayvan barınaklarına bir göz atın. Mesela Çankaya Belediyesi'nin Sahipsiz Hayvan Barınağı'nı ziyaret edebilirsiniz.

Pet Shoplara HAYIR diyelim, hayvan ticaretini bitirelim!

24 Haziran 2011 Cuma

Başka Söze Gerek Yok

Biliyorsunuz seçim sürecinin yankıları hala sürüyor, her gün yeni bir olayla gündem sürekli değişiyor. Dün de Balbay ve Haberal tahliyelerinde karar belli oldu ve tahliye talepleri reddedildi.

Ben düşüncelerimi nasıl şekillendireceğimi bile bilemezken Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesi'nde çok güzel bir yazı yazmış. Bence başka söze gerek yok...

PROTESTO YAZISI!

Bu yazıyı yazarken yine içim sıkılıyor, zor nefes alıyorum...
Aklım da yüreğim de bu ülkede yaşananları anlamaya yetmiyor artık!
Ve tansiyonum isyan ediyor...

Televizyondaki spiker, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ergenekon Davası kapsamında yargılanırken milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliye taleplerini reddettiğini anlatıyor tane tane...
İki üye hâkimin kararıymış bu...
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ise; uzun süredir bu tahliyelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor zaten... Ama derdini anlatmayı başaramıyor...
***
Peki tahliye edilmemelerinin gerekçesi ne?
Mahkemeye göre, kaçıp saklanabilirlermiş...
Daha da önemlisi delilleri karartabilirlermiş...

Yüreğim isyanda, ama yazmak, bu adaletsizliğe tepki koymak zorundayım...
Bunu Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, Engin Alan’a, milletvekili seçilip hâlâ salıverilmeyen BDP’li adaylara borçluyum...
Bunu; abartılı suçlamalarla ve uzun süren yargılamalarla yıllardır zindanlarda çürütülen tüm aydınlara borçluyum...
Tutuklulukları infaza dönüşmüş tüm sanıklara borçluyum!
***
Çok değil daha dört yıl önce, PKK davasında yargılanan Sabahat Tuncel de milletvekili seçilmişti...
O da devlete karşı örgütlü terör suçu işlemekten yargılanıyordu; tıpkı Balbay, Haberal, Alan ve BDP’li vekiller gibi...
Ama ne ilginçtir ki; onun tahliyesi şıpın işi gerçekleşti, sorun çıkmadı...
Bugün aynı durumdaki milletvekilleri ise salıverilmiyor...
Yani, Sabahat Tuncel’e tanınan hak onlara tanınmıyor...
Böylece yargı mekanizmasına, “eşitsiz muamele” gölgesi düşüyor!
Tuncel’in “kaçmasından, saklanmasından, delilleri karartmasından” korkmayan ve onu serbest bırakan yargı, son seçimde milletvekili seçilenlere aynı hakkı tanımıyor...
***
Mustafa, benim meslektaşım hâkim beyler...
Çalışma arkadaşım olmadı hiçbir zaman, dostum da... Yüzünü en fazla bir kez görmüşlüğüm vardır, selamlaşmışlığım bile yok yani...
Ama değil kaçmak, üstüne milyon dolarlar verseniz bile onu bu ülkeden gönderemeyeceğinize ben kefilim!
Eğer kaçarsa, işte ben buradayım ve bu kefaletimin bedelini kendi özgürlüğümle ödemeye hazırım!
Yeter ki bırakın Mustafa’yı... Birkaç aylık bebek olarak bıraktığı, bugün ise 3,5 yaşına gelen kızına doya doya sarılabilsin artık...
***
Diyorsunuz ki; “Delilleri karartabilir!”
Kendi söylediğinize kendiniz inanıyor musunuz Allah aşkına...
Üç yıla yakın bir süredir zaten tutuklu; eğer ortada delil olsaydı bu sürede polisin ve savcıların o delillere çoktan ulaşması gerekmez miydi?
Eğer hâlâ ele geçirilmemiş delillerin varlığından kuşku duyuyorsanız; o zaman bunların ele geçirilmemiş olması, polisin ve savcıların görevlerini ihmal suçu işledikleri anlamına gelmez mi?
***
Ben bu ülkede yıllardır; yasamanın ve yürütmenin yargıya müdahalesini eleştirdim hâkim beyler... Yargının ve siz yargıçların bağımsızlığını savundum, bunun için iktidarlarla papaz oldum gerektiğinde...
Ama bu kez siz, tam tersini yapıyorsunuz!
Yargı olarak, yasamaya, yani Meclis’e müdahale ediyorsunuz...
Halk adına kullandığınız yetkiyi, halkın vekil seçtiği insanları salıvermeyerek, aşıyorsunuz!
***
Nabız atışlarım sayılmaz oldu, gözüm kararıyor... Yazının devamını getiremeyeceğim galiba...
Avaz avaz bağırmak, çığlık atmak istiyorum; boğazım düğümleniyor...
Mahkeme kararlarını saygıyla karşılamak ve kararlara uymak bir vatandaşlık görevidir...
Ben sıradan bir vatandaş olarak kararınıza saygı duyuyorum; ama... Kesinlikle katılmıyor ve protesto ediyorum!
Bu da benim en doğal hakkım...
*****
DOKUNULMAZ!
Suçlu oldukları kesinleşmemiş kişilerin milletvekili seçildikleri halde tutukluluklarının kaldırılmadığı ülkemizde, son üç ayda sayısız skandala imza atan ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yargılanması bile mümkün olmuyor...
Hatırlayın; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ÖSYM Başkanı bazı ÖSYM çalışanları hakkında şifre skandalı nedeniyle soruşturma izni istemişti...
YÖK Genel Kurulu, dün bu izni vermedi...
Çıkan sonuç şu:
Vekil zindanda, bürokrat ise dokunulmaz...
Ne diyeyim; yaşasın ileri demokrasi!
*****

İşte son durum böyle maalesef... Lütfen ülkemizi rahat bırakın...

23 Haziran 2011 Perşembe

Cik Cik Cik

@bircosays : artık ben de twitterdayımmm...

hiçbir şeyden eksik kalmama konusunda kararlıyım, hadi bakalım :)

6 Haziran 2011 Pazartesi

Pinterest

Cuma gününden beri yeni bağımlılığımın adı Pinterest.

İnternette gördüğünüz, sevdiğiniz resimleri kendi panonuza iliştirebildiğiniz (nam-ı diğer pin edebildiğiniz) rengarenk bir ortam. Yani artık internette dolaşırken görüp beğendiğiniz resimleri "Sağ Klik - Save As" ile arşivlemenize, bilgisayarınızda bir sürü klasörle yer kaplamanıza gerek yok.

Ciddi söylüyorum, Cuma akşamı üye olduğumda beri, bilgisayardan veya telefonumdan, sürekli yeni eklenen resimlere bakıyorum. Siz de takılın, umarım hoşunuza gider.

Sevgiler :)

26 Mayıs 2011 Perşembe

Livaneli

Pazar günü Skyturk'te yayınlanan Yaşamdan Dakikalar'da Zülfü Livaneli konuktu. Ne mütevazi, ne zarif bir insan.. Sanat hayatının 40.senesinde, 40 sene boyunca çıkardığı bütün albümleri yeniden, seri halinde düzenlemiş. Epey maceralı olan bu süreci Vatan Gazetesi'nde şu yazısında da anlatmıştı. Toplamda 20 adet olacak serinin 11 adedi çıkmış, diğerleri de yakın zamanda tamamlanacakmış.


Almalı, dinlemeli, saklamalı...

31 Ağustos 2010 Salı

Zülfü Livaneli'den

Bugün Zülfü Livaneli'nin eski yazılarını okurken bu fıkrayı gördüm tekrar ve paylaşmak istedim:
Üç arkadaş bir yaz günü gezmeye çıkmışlar.
Üç kişiden biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ermeni olan aynı zamanda papaz...

Hava da çok sıcak... Bir süre sonra hararet basıyor, susuyorlar. Etrafta su falan yok ama bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim” diyerek bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi orada uyuyor ama bizimkiler onu fark edemiyorlar. “Daha sonra sahibini bulur kaç paraysa veririz” diyerek üzüm yemeye başlıyorlar.

Bu sırada bağın sahibi uyanıyor. Bakıyor ki üç kişi üzümünü yiyor. Fena bozuluyor ama üç kişiyle başa çıkamayacağını düşünerek, kıyafetinden Ermeni papaz olduğu anlaşılana dönüyor:
“Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” diye soruyor.

Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gidiyor. Adam, papazı bir güzel dövüyor, kıpırdayacak hal bırakmayarak yere uzatıyor. Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönüyor;

“Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’tür. Kardeşimdir” diyerek bir güzel onu da dövüp yere uzatıyor.

Türk ucuz kurtulduğuna seviniyorken adam bu sefer ona dönüyor: “Tamam, anladık Türk’sün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi ulan?” diyerek Türk’e de vurmaya başlıyor.

Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönüyor ve şöyle fısıldıyor:

Biz papazı dövdürmeyecektik.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Baba Beni Okula Gönder



Artık ben de bir çocuk okutuyorum...

Size de tavsiye ederim.

İlgilenenler için : http://www.bbog.org/

30 Nisan 2010 Cuma

Bir Zurna Macerası - Bölüm II

Bu sabah saat 6:45'te kalktım. Dün gece normalden çok erken yattığım için herhalde bir türlü uyuyamadım. Salonumuzdaki guguklu saatlerin çalışlarını dinledim yarım saatte bir; ama artık ne zaman bilmiyorum, uyuyakalmışım.. Sabah alarm çaldığında ter içindeydim. Yine "gitsem mi gitmesem mi" ikilemine düştüm ama sonunda enerjimi toplayıp yataktan kalktım. Evden çıktığımda saat 7:20 idi. Yüzüncü Yıl'dan dolmuşa bindim, saat 8'de Emniyetin kapısındaydım.

Aslında sabahın o saatinde öyle bir kuyruk vardı ki, Emniyetin kapısındaydım demek yanlış olur, daha çok; "Emniyetin kapısının 500m ilerisindeydim" :) Neyseki kuyruk hızlı ilerledi ve çeyrek geçe içeri girebildim. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, kapıdan giren insanlar içeride sıra numarası almak için ikinci bir kuyruk oluşturuyorlardı. Yaklaşık yarım saat de bu sırada bekledim. Sırada beklerken ülkemiz insanlarının sarımsağı ne kadar sevdiğini düşündüm. Allah'ım, daracık bir koridor, bilmemkaç yüz insan ve önüm arkam sağım solum sarımsak!! İşin kötüsü sarımsağı sevdiğimiz kadar da oksijen düşmanıyız, koridorda bulduğum daracık bir pencereyi ben açmaya çalışıyorum, önümdeki kapatıyor.. Zaten lise öğrencisi kılıklı bir tipti, emniyette ne işi varsa!

Eveet, sıra numaramı aldıktan sonra bu sefer de Belge Yenileme kuyruğuna girdim. Önce numaram olan 6076 yı görünce şok geçirdim; ama sanırım bu bölümde numaralar 6000'den başlıyor; çünkü önümde 40 kişi kadar vardı. Benden yalnızca 1 adet Ek-1 Formu, Eski ruhsatımı, nüfus cüzdanımı ve belge yenileme ücreti olarak 62 TL istediler. Hızlı çalışan vezneler sayesinde saat 9:15te Emniyetten çıkabildim. Yine 100.Yıl dolmuşuna bindim ve 9:30da evime ulaştım.

Fakat sanmayın ki Emniyet çilesi bitti, daha Çarşamba sabahı gidip yeni ruhsatı alma faslı var. O zamana kadar, beni özleyin anacığım, byeeeeee...