hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2014 Pazar

Rahat Uyu Kukiş...


Blogumda da birkaç kez yer verdiğim güzel köpeğimizi tam yılbaşı arifesinde, 29 Aralık'ta, kaybettik.



Birkaç günlük durgunluğun sonunda bir sabah ilk dolaşması için bile dışarı çıkmak istemeyince babam veterinere götürmüş. On iki parmak bağırsağında yırtık varmış, ne zaman oluşmuş bilmiyoruz. Kanama olmuş, kan midesine dolmuş. Anemi tespit etmişler, hem de anemide düşük sayılan seviyenin bile yarısı kadar daha azmış vücudundaki kan miktarı. Kan verdiler hemen sonra ameliyata aldılar, pazartesi oluyor bu. Ameliyattan 36 saat sonra bile anemi yüzünden yaraları hala kanıyordu, pıhtılaşmıyor kanı. Kan değerleri düşmeye başladı yine. Bunun üzerine bir daha kan verdiler. Köpeklerde kan grubu çok genişmiş bu yüzden tam grubunu tespit edemeden Rh'ına bakarak kan veriyorlarmış. Böyle yapıldığı için de köpeklere ikiden fazla sefer kan verilemiyormuş, vücutları kaldırmıyormuş. Çarşamba günü ikinci kez kan verdiler. Perşembe sabahı çok kritikti ama sonuçları iyi geldi. Ona moral olsun diye annemlere evden bir eşya götürmelerini önerdim. Yastığını götürmüşler, annem de yol boyu kokusu sinsin diye üstüne sürmüş yastığı. Öyle sevinmiş ki.. Koklamış, yalamış, üstüne yatmış.. Cuma sabahı biraz düşme oldu değerlerinde. Bu arada cuma gününe kadar hep serumla beslendi. Cuma ilk kez yumuşak mama yedi. Annemden tavuk göğüs haşlamasını istemişler, onu götürdük ama yemedi. Kansızlıktan o kadar yorgun ki yemek yemeye takati yok. Cumartesi sabahı da kan değerleri biraz düşük geldi. Bu arada yine anemi nedeniyle taşikardi başladı, kalp vücuda daha fazla kan pompalamak için daha çok açılıp kapanıyormuş. Bizi görünce heyecanlanıyor diye bir süre görmeye gitmedik. Nefes alırken ötüyordu, hani burnun tıkalıyken nefes alırsın da ince bir ıslık sesi çıkar ya, onun gibi. Bu arada akciğerlerde ödem oluşmuş, onun tedavisi için kortizon vermeye başladılar. Yine cumartesi görmeye gittiğimizde karaciğerde de arıza çıktığını söylediler. Bir de kanda üre miktarı artmaya başlamıştı. Cumartesi akşamüzeri babam-annem-kardeşim de görmeye gitmişler, o gün de yemiş tavuğunu. Pazar sabahı için tekrar tavuk götürmek üzere yola çıktıklarında, veterinere ulaşmalarına 10-15 dak. kala Kukiş'i kaybettiğimizi söylemek için aramışlar.

Solunum yetmezliğinden olmuş. Son anlarında bilincini kaybetmiş, bu yüzden acı çekmemiş. Zaten hızlı gelişmiş. 1 haftalık hastalık - veterinerde kalma süreci olduğundan şahsen ben kendimi bu fikre alıştırmıştım biraz, bir de cumartesi görmeye gittiğimizde çok bitkindi.. İnsan sesli söyleyemese de kalbine bir sızı yerleşiyor..

Pazar sabahı 9'da annem aradı, "isterseniz son kez görmeye gidin" dedi. Çok zor bir şey onu orada öyle yatarken görmek.. Hep yaptığı gibi uyuyor sanki, ama nasıl ağırlaşmış vücudu.. Patilerinin altını koklamak istedim son bir kez; fakat ayağını kaldırmak ne mümkün! Öptüm, sevdim, o kadar küçük ki bedeni..

Daha sonra doktor arkadaşlarımla konuştuğumda bu yırtığın stresten meydana gelebileceğini söylediler, ülser yani.. Salak sanki dünyanın yükünü omzunda taşıyor! Neyi dert ettin kendine de bu hale geldin Miniğim? Değer miydi diyeceğim ama ne fayda...

İşte 2013ü biz böyle kapattık.. Şimdi o çok sevdiği uykusuna kavuştu.. Huzur içinde uyusun. Bu arada kendisini annemlerin evinin bahçesine defnettik, erik ağacının altına. Oraya gelene kadar hepimiz çok üzgündük; ama defnedildikten sonra hepimizin içini bir huzur kapladı, çok garip. Belki yine evine, ailesine geldi diye.. Tabii kardeşimle bu fikri ortaya atarken annemle babamın sürekli gidip onunla konuşacaklarını öngörememiştik; ama olsun o kadar..

Onunla çok güzel 11 yıl geçirdik. Yılbaşı da doğum günüydü üstelik! O da mutlu bir hayat sürdü diye düşünüyorum. İlk geldiği gün evde yalnız kalmıştık Kuki ile ben. O zamanlar da hep söylenen "koltuklara çıkmasına izin vermeyin". Tabii bu Kukicik ilk iş koltuğa çıktı yayıldı.. Ben karşısında yırtınıyorum "in aşağı" diye, o hiç tınmıyor bile, arada bir bi diş gösterdi sonra vurdu kafayı uyudu. O gün "bununla 15 sene nasıl geçecek" diye düşünmüştüm, ama gel gör ki rüzgar gibi geçti. Veteriner bu olay olmasaydı 5-6 yıl daha yaşardı dedi, sağlıklı bir köpekmiş. Sırayla yaşadığı sorunların hepsi başlı başına birer hastalıkken o hepsiyle aynı anda mücadele etti ve dayandı da.. Kurtulsaydı bundan sonra hep ilaç tedavisi görecekti, başta da söylediğim gibi en azından acı, sefalet çekmedi.

Hoşçakal güzel kızımız, seni çok seviyoruz, çok özlüyoruz. Yerin hiç dolmayacak...
Ailen..


9 Kasım 2013 Cumartesi

Passiflora Günleri

Bu aralar çok gerginim, öyle böyle değil.

İşler biriktikçe birikiyor, onun gerginliği mi, evdeki süper mutluluk tablomuz mu, kafamın içindeki paranoyak düşünceler mi, uykusuzluk mu, nedir bilmiyorum ama sonuç bu.

Az kaldı, "sabahları 1 shot passiflora" tedavisine başlayacağım. Çünkü artık kalp kırıyorum, farkındayım..

Geçtiğimiz ay bu durumumu daha profesyonel birisi ile görüşmek için bir randevu aldım. Gittim 1 saat konuştum konuştum, sonuçta kadıncağızın teşhisi: dominantım, obsesifim, "siyah-beyaz"ım (gri'm yok yani), aşırı sorumluluk sahibiyim, yalana tahammülüm yok, böyle lanet bir insanım işte. Fırsatı olan benden kaçsın arkadaş...

Bu da bana gelsin:

28 Ekim 2013 Pazartesi

Hayatım Roman Olsa

Tavsiye üzerine bir kitaba başladım bugün, Angutyus'un "Bir Apaçi Masalı". Başladığım gibi de bitirdim. Kitap Dizüstü Edebiyatı serisinden bir hayat dersi; bazı olaylara, insanlara farklı bakmayı öğretiyor. Kimimizin görebildiği, kimimizin umurunda olmayan gerçekleri anlatıyor. Alın okuyun derim..
Kitabı okuduktan sonra kendi hayatımı düşündüm. Zaten kendimi sorgulamak için fırsat arıyorum ya.. Şöyle anlatacak bir hikayem var mı, yok. Hayatımın en maceralı bölümü "annemin hamileliği-1 yaş arası" diyebilirim. Daha sonra kreşler, ana okulları, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, bir süre iş arama, birkaç iş değiştirme, sonra çalışma temposu, bir yandan sevgililik, nişanlılık, sonra evlilik derken geldik işte bu güne.

Bilemiyorum bazen, ya bizim hayatlarımız çok sıradan ya da diğer insanlar enteresan veya aynı tür olaylara kimisi "olağan" yaklaşırken, kimisi bu olaylardan "anlatacak bir hikaye" çıkarıyor. Çocuk kalabilmek bu yüzden önemli sanırım, her şeye şaşırabiliyorsunuz; çünkü her şey yeni, her şey ilk.

Ben şu bloga bile yazacak bir şey bulamazken insanlar hayatlarından roman yazıyor. İlginç...

20 Haziran 2013 Perşembe

Adam Gibi Adam


Bugün çeşitli işler için dışarıdaydım, koşturdum sürekli.

Bir bankaya gittim evrak almaya. Karşımdaki bizim ofise hep gelen giden birisi, sohbet de ederiz. Beni sordu, ofiste hangi işlerle ilgilendiğimi falan (her taşın altından çıktığım için insanlar sorma ihtiyacı hissediyor genelde). Bir bankacı olarak bizim ofiste en çok muhatap olduğu kişi CFO'muz tabii ki. Ben de kendisiyle epey içli dışlıyım ya..

"Adam gibi adam", dedi onun için. "Bizim sektörde iyiyken herkes seninle birliktedir ve iyidir; ama bir yanlışın olsun arkana baktığında kimseyi bulamazsın. Arkanda duran birisinin olması çok önemli, adam bunu yapıyor, insana güven veriyor" dedi.

Doğru, çok doğru. Ve bence bir insandan öğrenilebilecek en güzel şey bu...

Sevgiler..

7 Haziran 2013 Cuma

#direntürkiye

10 gündür değişik bir dönemden geçiyoruz. Sonucu ne olur bilinmez; ama tarihe tanıklık ediyoruz. Bu rüzgarın lehimize sonuçlanmasını; kendi geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği, tutuklu gazeteciler, faili meçhul cinayetler, haksızlığa uğradığını düşünenler, hayatını gönlünce - kendi tercihleri doğrultusunda özgürce yaşayamadığını düşünenler, parkta sevgilinin omzuna yasladığı başının saçlarını okşamayı sevenler, akşamları birer keyif birası içenler için huzur dolu günleri getirmesini ümit ediyorum.

Geçen hafta sonu biz de Güvenpark'taydık. Üzerinden neredeyse bir hafta geçti; ama herşey o kadar canlı ki zihnimde. Güvenpark'ın neredeyse bütününü saran kusmuk kokusu, dört bir yandan atılan gaz bombaları, polisin bizi kıstırmak için sağdan sola, soldan sağa yer değiştirmesi, her şeye rağmen insanların coşkusu, umutla parlayan gözleri. Biz yalnızca gaz bombası yedik bolca, tazyikli su ile savrulma şerefine erişemedik. Şiddetin azı çoğu yok bana sorarsanız, bir kıvılcıma bağlı başlangıcı ve hepsinin tohumu nefret. Ama burada yaşanan neyin nefreti, kime karşı?

Güzel olan o tarafta şiddet arttıkça bu tarafta dayanışmanın ve kardeşliğin artması. Başka zaman olsa birbirine pek de ılımlı yaklaşmayacak gruplar ortak bir gaye için el ele veriyor. Gezi Parkı direnişi elbet bir gün sona erecek, dilerim o günden sonra da bizler gerek sporda, gerek siyasette bu kardeşliği yaşatmayı başarabiliriz.

Tüm bunların dışında, bugün benim doğum günüm. Adettendir ya, her sene bir bilanço çıkarılır. 7 Haziran 2012 ile 7 Haziran 2013 tarihleri arasında çok şey değişti benim açımdan. En önemlileri iş hayatımdaki değişikliklerdi. Çalıştığım şirkette çok daha aktif rol oynamaya başladım. Çok şey öğrendim, bunda patronlarımın katkısı çok büyük. Öyle müthiş insanlarla çalışıyorum ki, bilgileri, görgüleri, zarafetleri karşısında her gün hayrete düşüyorum, kalbimin taşmasına, gözlerimin dolmasına engel olamıyorum. Abarttığımı düşünebilirsiniz, bense sadece çok şanslı olduğumu düşünüyorum.

Bu işe başlarken istediğim tek şey öğrenmekti. 7 Haziran 2012'deki "Birço" ile aramda çok fark var bugün. Yine de hala eksiğim, hala cahil. Umarım 7 Haziran 2014'te bugünkü halimden çok daha ileride olduğumu yazabilirim.

Kendime karşı acımasızmışım. Sanırım bu özelliğimi pek kolay terk edemeyeceğim. Doğrusunu yanlışını bilmem, ben kalbimle yaşıyorum. Etrafımda insanların ad-soyadlarını söyler gibi yalan söylediklerine şahit oluyorum. Hem de öyle basit şeyler için ki.. Bu durum alışkanlığı gösteriyor, yadırgamamayı ve beni çok korkutuyor açıkçası.

Güvenebildiğiniz birisi var mı etrafınızda? Tek, TEK bir kişi... Sanırım benim güvenebildiğim tek varlık şu anda da kollarımın arasında olan bilgisayarım. Çok komik ama geçtiğimiz bir yıl boyunca hüznümü de, sevincimi de en yoğun onunla yaşadım ve işte yine bu yüzden, bu gece, bu saatte onunla duyurmak istedim sesimi. Evet çok zavallı bir durumdayım, farkındayım, bu durumun nedenlerini de bilahare konuşuruz; fakat birlikteliğimiz artarak devam edecek gibi görünüyor.

Neyse, diyeceğim şu ki; çevrenizde güvenebileceğiniz TEK BİR kişi dahi varsa çok şanslısınız demektir. BİR kişi olsun gözlerinizin içine bakarak "iyi ki varsın" diyorsa çok şanslısınız demektir. Hele bu iki kişi tek bir "bünyede" toplanmışsa sırtınız yere gelmez demektir.

Sizlere coşkudan kalbinizin taşacağı, mutluluktan gözlerinizin dolacağı, vücudunuzun sevgi ve heyecandan sımsıcak olacağı, gazsız, güneşli günler dilerim.

O günlere az kaldı #direnturkiye!!!!

17 Şubat 2013 Pazar

Sonbahar Depresyonu

Bu sene sonbahar depresyonu moduna biraz gecikmeli girdim.


Üç gün önce arabayla kaza yaptım ben, tam Sevgililer Günü'nde evet. İşe gitmek için çıktım evden, yokuş aşağı bir yol var, biraz hızlı iniyordum kabul. Önümde bir araba vardı fakat epey mesafe de vardı aramızda. Önümdeki arabanın önündeki minibüsümsü şey durdu. Önümdeki araba da durdu. Ben onların durduğunu biraz geç algılayabildim. Geç frene basınca duramadım, sonuç malum...

Tabii Allah beterinden saklasın, ciddi bir şey yok. İkimizin de tamponlar gitti, arabaları çektiler götürdüler. Kasko olduğu için o da dert değil zaten. Ceremesini yenileme döneminde çekeceğiz, fakat ben duygusal olarak çok etkilendim.

Günlerdir 2de 3te yatıyorum yine. Güya çalışıyorum. Bazen bilgisayar başında uyuyakalıyorum. Saçma sapan bir düzensizliğe girdim yani. Kaza için uykusuzluğumu bahane etmeyeceğim; çünkü o yolda hep biraz hızlı gidiyorum. Sadece önümde giden araba varsa, aramızda mesafe bile olsa, mutlaka frene basar yavaşlardım. Bunu düşünemedim.

Çarptığım arabanın sürücüsü de kadındı. Ben hemen eşimi, babamı aradım. Evin çok yakınında oldu zaten. Kadıncağız aşırı bir tepki göstermedi, o da şoktaydı zaten. Ben arabadan iner inmez çarptığım arabanın arka koltuğuna baktım, camda "çocuk var" zımbırtısı vardı çünkü. Allah'tan çocuklar arabada değildi. Sonra babamla eşim geldiler. Melih bana sarılıyor, teselli ediyor. Kadın demez mi benim çağırabileceğim bir eşim bile yok diye! Hadiii, bir o ağlıyor bir ben ağlıyorum. İkimiz de dağıldık. Neyse o da babasını çağırdı ama yaşlı başlı bir adam geldi. Hadi ben bu sefer iyice kahroldum sabahın köründe getirdim sizi buraya diye. İşte olayın maddi tarafı değil ama manevi tarafı çok ağır bastı.

Şans eseri ikimizde de bir ağrı sızı yok. İlk gün kendimi sıkmış olduğumdan benim biraz boynum ağrıdı, geçti. Benim arabam 15 günde çıkacakmış, diğer araba Honda Jazz'dı, parçaları Japonya'dan gelecekmiş o yüzden 1,5 ayda çıkacakmış. Yedek araç falan bir şekilde halledeceğiz bakalım...

Tabii bu olaydan çıkarmam gereken dersler var. Öncelikle uykuya önem vermek, dinlenmek, iyi beslenmek lazım. Son zamanlarda biraz aceleci bir insan olduğumu fark ediyorum. Bunun iş yoğunluğu ile alakası nedir bilmiyorum, yani işte sürekli bir şeyleri yetiştirmeye çalışırken, bu telaş normal hayatıma da yansımış durumda. Buna gerek yok tabii ki. Her şeyi biraz daha ağırdan almaya karar verdim. Trafikte inanın ki çok dikkatliyimdir; fakat daha sakin olacağım.

Tabi yaşanan bu olayın benim beynimdeki ucunun "zaten ben niye geldim ki bu dünyaya" sorusuna dayanmaması imkansızdı! Günlerdir, ben zaten çok başarısız bir insanım, ben beceriksiz olduğum için işlerimi yetiştiremiyorum, o yüzden böyle gece gündüz çalışıyorum, yoksa anormal bir iş yüküm yok, yok yok ben konuşacağım bana iş vermesinler, daha becerikli birisini bulsunlar, ben ne işe yararım ki zaten, şurada ölsem gitsem kimin umurunda olur, ben en iyisi atayım kendimi aşağıya vb. soru ve yorumlarla beynimi kemirmekteyim. Aferin değil mi?

Yaşanan olay kötü bile olsa insanların yardımlarını, desteklerini, beni güldürmek için yaptıklarını görmek güzeldi. Babam ve güzel eşim tabii ki tüm işlerime koşturup durdular, ben bir şey yapmadım bile... Kadını da arıyorum arada hal hatır sormak için.

Sonuç itibariyle bu yılın teması şu olacak galiba: "bu sana ders olsun, Allah beterinden saklasın". Hayattan ders alma sırası biraz gelmiş meğer. Öff neyse, hadi 2013 bir an önce yaşan da git..

30 Kasım 2012 Cuma

Günün Sözü

Yaz Aşkı'nda gördüm aşağıdaki metni... Ezberlenmeli!..

"Kimi şeyleri başkaları için yaparsan, sonunda kendini o insanların sana müteşekkir olması, seni takdir etmesi gerektiğini düşünür halde bulursun. Ama kendin için yaparsan, başkalarının başka şekilde tepki vermesini beklemezsin."
Mutluluk Projesi, Gretchen Robins

11 Şubat 2012 Cumartesi

Yaşıyorumm!

Merak etmeyin hala yaşıyorum.

Biraz çok koşturuyorum; ama yaşıyorum, mutluyum.

Araba aldık, Zurnamız da kapının önünde duruyor hala, satış için ilan vermemiz lazım, içim elvermiyor. Sevgilim bazen şaka yapmak için "seni sordu, niye artık beni kullanmıyor, işe artık o gri arabayla mı gidiyor diye sordu" dediği zaman ağlamaya başlıyorum elimde değil. Ayrılmak zorunda olduğum ilk varlığım sanırım, küçücükken, annemin ilk arabasını atışının ardından yaptığım resimleri saymazsak :)

Gün içerisinde yazmak istediğim çok şey oluyor; şimdiye kadar hep "kısa hikaye" tadında yazmaya çalıştığım blog yazılarımın formatını artık "anlık not" şeklinde devam ettirebileceğim sanırım. Şey pozlarına girmek istemiyorum "aman çok meşgulüm, dünyanın yükünü omzumda taşıyorum, ölüyorum, bitiyorum" vs vs, sadece çok rahat bir süreçten hızlı bir sürece geçmenin zorluklarını yaşıyorum hala. Zaman yönetimini, planlamayı, programlamayı yeniden öğreniyorum. Kendimi çok noktada geliştirmem gerekiyor bu yüzden fazlasıyla çaba harcıyorum. Kendim için bu adaptasyonu en kısa sürede tamamlamayı diliyorum.

Yarın saçımı kestirmeyi planlıyorum, kahkül kestirip kestirmeme konusunda gidip geliyorum hala, son kararı kuaför verecek sanırım :)

Kar kış hafta içi işe gidip gelişimizi zorlaştırsa da keyifli geçiyor. Hafta sonları şöminede kestane kebap yapıyoruz. İşte böyle

Arayı çok açmadan yeniden görüşmek üzere, sevgiyle kalın...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hoşbulduk!

Uzuuun bir aradan sonra hoşbulduk!

Buraya en son 29 Ekim haftasında yazmıştım, o günden beri hastayım. 29 Ekim'de bir misafirimiz gelecekti evimize, ben de 28inde evi derleyip toplayayım dedim. Süpürge, toz vs. Evi havalandırmak için de kapı, cam ne bulduysam açtım. Tabi temizlik yaparken terledim, sonra da cereyanda kaldım ve sonuçta hastalandım.

Bayramdan önceki haftayı ite kaka bitirmiştim ama hafta bittiğinde benim de pilim bitmişti. Bayramın 1. günü ziyaretlerimizi yaptıktan, ikinci günü de annemlere yemeğe gittikten sonra kalan günleri salonda yatarak geçirdim. Perşembe ve Cumayı izin alarak bağlamıştım zaten, iyi oldu, hiç evden çıkmadan 4-5 gün yattım. Hatta mikroplarımı Sevgilime de bulaştırdım, daha önce işten izin alamamış olmasına rağmen o da yattı. İyileştin mi diye sorarsanız hala tam değil! Grip öksürüğe döndü, sürekli öksürüyorum. Neyse, o da geçer herhalde.

Pazartesi işe başlamamla hayatımda önemli bir değişiklik için adım attım. Bundan sonra daha rahat, daha özgürüm. İçimde bitmeyen kabul edemediğim şeyler var hala, geçmeyen, iyileşmeyen yaralar. Uykularım kaçıyor geceleri. Bunlar da geçsin istiyorum ama beni büyütüp öyle geçsin. Hani "beni öldürmeyen şey güçlendirir" denir ya, o hesap.

Bir de yılbaşı telaşı başladı artık. Bu sene bütün aile yine bizde toplanacağız sanırım. Geçen seneki tombala eğlencesini bu sene Tabu ile katlayacağız. Müthiş bir gece olacağını şimdiden görebiliyorum.

Güzel günler, bizi bekler...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Değer Miydi?

Bu aralar kırgınım hayata. Aslında arada bir gönlümü almasını da biliyor ama genel olarak kırgınım işte.

Onun suçu mu benim suçum mu bunu da bilmiyorum. Beceriksiz mişim demek ki diyorum. İnsanın kendine en güvendiği konuda haksız duruma düşmesi mümkün mü?

Bu hayatı gerçekten anlayamadığımı anladım sonunda ve de insanları. "İYİ" birisi olmak için bazı "KÖTÜ" özelliklere sahip olmak zorunda mıyım?

Bunların hepsinin bana ne anlatmaya çalıştığının farkındayım, değişiklik zamanı geliyor. Hayatımın, ruhumun yenilenmesi, kalbimin onarılması için bir değişiklik.

İşte hayat bana bu değişikliklerle ilgili ipuçları vererek, olabilecekmiş gibi hissettirerek göz kırpıyor arada bir, sonrası sessizlik. Düşüncelerle başbaşa kalmalar, gözyaşları, ağrılar.

Değişikliğin iyi geleceği kesin de, bunların hiç geçmeyeceği belli.
Peki değer mi?

4 Ağustos 2011 Perşembe

Hani Bazen

Kızarsınız, çok öfkelenirsiniz.

Üzüntünüzü o kişiye haykırmak istersiniz, hislerinizi anlatmak.
Bilmesini istersiniz ne kadar kırgın olduğunuzu, hayallerinizin paramparça olduğunu.

Ama bilirsiniz ki bu karşınızdakini çok, belki daha çok üzecektir.

Susarsınız...

2 Ağustos 2011 Salı

Değişim

Bir değişim yaşamalı, bir yerden başlamalı ama nerden.


Yapılacak şeyler belli, ilk adımı da attık, gerisi de gelir umarım.


İyi şeyler olsun istiyorum. İyi şeylerin olmasına ihtiyacım var, kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım var.


En kısa sürede güzel haberler vermek istiyorum size, umarım...

Bu da günün şarkısı olsun, çünkü bir kez daha :
Every new beginning comes from some other beginning's end

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Denetko için Bira ve Tost Vakti

Tatilimize gittik geldik, pazartesi sabahı işbaşı yaptık. 1 hafta bile olsa iş ortamından ayrı kalmak çok iyi geliyor. İnsan tüm düşüncelerinden uzaklaşıyor, sakinleşiyor. Şöyle bir uygulama zorunlu olmalı bence, her 3 aylık dönemde 3 günlük zorunlu izin. 3 ayda bir çarşamba-perşembe-cuma tatil olacak, insanlar rahatlayıp işe dönecekler. İnanın, en azından benim için, iş hayatının stresi çook çok azalır.

Bu yaz da her sene olduğu gibi Denetko'muza gittik. Bol bol biralarımızı içtik, gazinoda tostlarımızı, plajda mısırlarımızı, Güre'de balıklarımızı yedik. Ören'de midye dolma ve balık yemekten çatladığımız için karadutlu dondurma yiyemedik; ama daha önce Bodrum'da gördüğümüz, çok pahalı olduğu için alamadığımız doğal Mercan ağacının daha büyüğünü ve ucuzunu bulduk, onu aldık (ne alaka demeyin, öyle işte). Ankara'ya otobüsle döneceğimiz için ağacımızı yazlıkta bıraktık, annemler dönerken getirecekler.

Biz Denetko'da kalabalık kalmaya alışmışız hep, bu sene ikimiz yalnız gidince pek bir boş geldi. Sabahları saatlerce kahvaltı masasında oturmayınca, her akşam mangal yakmayınca evimizi özledik biz de. "Ankara'ya dönelim ama hala tatil olsun, işe gitmeyelim" dedik. :)

İnsan büyüdükçe tatilde yaptıkları da değişiyor. Geceleri kumsalda ateş yakmak, şezlonga uzanıp yıldız kaydırmak, müzikler dinlemek yerine gazinoda vakit geçirmeye başlıyor. Oysa ki ben ne çok severdim bunları yapmayı ve kumsalda söylediğimiz şarkıları.

1 hafta boyunca dinlendim, güneşlendim, yemek yedim ve arındım. Gazetelere bakamadım, korktum bakmaya. Birkaç güncük olsun bilmemek, duymamak istedim. Başardım da, bilmedim ve duymadım. Mutlu olabildim böylece. Geçenlerde Bahçeşehir Üniversitesi'nin yaptığı 2011 Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçlarını anlatıyordu köşe yazarları. Buna göre ülkemizde yaşayan her 100 kişiden 77’si kendisini mutlu hissediyormuş... Geçen hafta ben de dünya gündeminden bir haber olduğum ve böylece mutlu olduğuma göre ülke nüfusumuzun %77'si en azından Türkiye gündeminden bir haber diyebilir miyiz?? Bence deriz...

Pazartesi işbaşı yapmamızla hayata dönmemiz de bir oldu. Aldığımız en "gerçek" haber ise Denetko'daki yan komşumuzun vefatı oldu. Nasıl saçma bir hayat bu? Bu sene Cumartesi sabahı Denetko'ya vardığımızda ikram ettiği çayla içimizi ısıtmıştı, her zaman güleryüzü ile bizleri selamlar, sabahları erkenden denize gider, "bugün su çok güzel kaçırmayın" der, akşamüstü çiçeklerini sular, arada kahve keyfi yapardı. Kedicikleri vardı beslediği, kapısına gelip miyavladıklarında önceki günden kalan 3-5 şeyi koyardı tabaklarına. Komşuluk ilişkimiz bundan çok daha öte değildi belki ama İnci Teyzemizin orada olduğunu bilmek güven verirdi bize. Pazartesi sabahı işe giderken Face'den bir gördüm ki beyin kanaması sonucu vefat etmiş Pazar gecesi.

Bu aralar niye hep bu korku var içimde, birisine birşey olacak korkusu, öyle birşey olmadan birşeyleri yetiştirme korkusu. Oysa ki ne kadar basit, bir gece yatıyorsunuz ve pıt, zaman duruyor. Uzun bir sonsuzluk.. Ve işte o zaman herşey anlamsız gelmeye başlıyor, planlar, programlar, umutlar. Yarın diye birşey yok ki aslında, sadece ve sadece bugün...

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yaza Hazırlık

Hala burdayım, yaşıyorum!!

Uzun zamandır sesim soluğum çıkmıyor farkındayım. Elim gitmiyor, aklıma birşey gelmiyor, bilmiyorum. Herşey olabildiğince yolunda, terslik yok; ama değişik birşey de yok.

Malum polenler uçuşmaya başladı, allerjiler azdı. Ben de başladım ilacımı kullanmaya ama bu sene bir kötü etkiledi ki beni, sormayın. Polenler değil, ilaç etkiledi. Bir asabiyet geldi üzerime, tahammülsüzlük, sabırsızlık, afakanlar.. Zaten uyku düzenim alt üst oldu, birkaç ay öncesine kadar saat çaldı mı yataktan zıplayan ben, şimdi saati erteliyorum da erteliyorum. Sanırım tatil zamanım geliyor, iyice deşarj olmam lazım, yoksa bu kötü tavırların bende yer etmesinden korkuyorum...

Yaz geliyor demişken, eteğimin dikişinin atmasıyla artık kıyafetlerimin içine iyice sığamadığımı farkettim. Ciddiyim! Pantolonlarımla uzun zaman önce vedalaşmıştım zaten, baldırlarımın ortasında takılıp kalıyorlardı. Bir anda duba oldum sanmayın, 34 bedende ısrarcı olmamdan ve 36 beden pantolon almayı reddetmemden kaynaklanıyor olay. Yine de sonuçta kilo almışım iştee! Ben de şu aralar çok popüler olan, sevgili prensesimiz Kate'in de sayesinde zayıfladığı Dukan Rejimine başladım. Gayet azimli bir şekilde önce gittim, kitabını aldım, not ala ala okudum. 1-2 gündür de uygulamaya başladım. Birebir yapamasam da elimden geldiğince uygulamaya çalışıyorum. Neler yediğimi ve Dukan Diyeti'nin aslını başka bir postta yazarım. Yürüyüşlerime özen gösteriyorum, sitemizde her gün en az 2 tur (4 km) yürümeye gayret ediyorum. 2 turu 20-25 dakika civarında tamamlıyorum, bence gayet iyi.

Evimizin bahçesini yaptırıyoruz. Çim ektirmek, uzamasını beklemek zor olacağı ve sonrasında yoncalarla başedemeyeceğimizi bildiğimiz için rulo çim yaptırmaya karar verdik. Şimdi bahçemiz altüst vaziyette dinleniyor. Üstüne rulo çim gelince, bir de çiçeklerimizi dikince harika olacak. Çitlerimizi de güzelce boyayacağız, üstlerine sarı sarı hanımeli sardıracağız, ooh keyif.. Şimdilik saksıdaki sardunyalarımızla ve menekşelerimizle idare ediyoruz.

Tatil planları da yapmaya başladık. Bu sene bir hafta deniz tatili, Kurban Bayramı'nda da bayramdan önceki haftayı da birleştirerek gezi tatili yapmak istiyoruz. Bol gezmeli tozmalı bir yaz olur umarım...

15 Mart 2011 Salı

Değişiklik

Pazar günü uzun zamandır yapmak istediğim; ama cesaret edemediğim bir işi başardım; Saçlarımı Kestirdiimm!!

Düğünden beri her pazar; "bugün saçlarımı kestiriyorum" diye kalkıyordum yataktan. Sonra bir sebepten cesaretim kırılıyordu, oturup kalıyordum. Tabi bunda en büyük etken kestirmek istediğim modelin kafamda çok net olmamasıydı.

Kuaförlerle aramın pek iyi olmadığını itiraf etmeliyim. Zaten senede bir kere kestirmek için uğradığım bu mekanlarda çalışanlarla ortak bir dilden konuşamıyorum maalesef. 2 hafta önce kardeşim saçlarını kestirmişti, ben de onunla gitmiştim. Koltuğa bile oturdum, dedim ki, "daha önce çenemin hizzasında küt kestirmiştim. Yine öyle birşey istiyorum ama aynısı olmasın, yandan perçem olabilir, ya da siz ne önerirsiniz?" "Perçemi kullanabilecek misin?" diye sordu. "niye kullanamayım ki, yandan şöyle birşey olacak" diyerek yerini gösterdim. "Ama perçem o değil ki, ben de sana kahkül kesecektim! Hem sen niye kestiriyorsun ki, bak uzun ne güzel" diyerek beni anlamsız bir şekilde motive etmeye çalıştı. Ben de "siz en iyisi önlere biraz kat verin, arkaların da ucundan alın" dedim ve çıktım. Ama kestirememiş olduğum için içime sinmedi.

Pazar günü başka bir kuaföre gittim, aynı şekilde anlattım: "daha önce küt kestirmiştim, şimdi farklı bir model olsun istiyorum, önlerde şurada kat yapabiliriz, siz ne önerirsiniz" dedim (P.S. kuaförlerin önerilerini sormamdaki sebep başka yerde kestirip giderseniz, "güzel olmuş da ben kesseydim farklı bir model  yapardım, bir dahakine bize gelin" diye boş boş konuşmaları) Adam bana; "Önlere perçem keseriz canıım" dedikten sonra önerdiği saç modelini anlattı: "ben arkalara kat vereyim, önlerde de bir taraf uzun bir taraf kısa olsun". "Allah'ım kimlerin eline düştüm" bakışı attıktan sonra, "Yok" dedim, "siz en iyisi küt kesin önlere de kat verin." "Arkalara kat verseydim" dedi, "ben onun fönüyle falan uğraşamam, her gün föne de gelemem, düz olsun" dedim.

Arkadaş konuştuğumuz gibi kesti. Güzel de oluyordu; ama kat kesiminde içi kaldı çocuğun. "Ben size kat kessem önü şöyle olurdu, arkası böyle dururdu" konuşup duruyor. Sonunda kes dedim, kes de ne oluyorsa olsun.

Kesti, keserken saçlarımın boyunu eeepey kısalttı, pek de beğendiğim bir model olmadı :(
Ama herkes çok beğendi. Kardeşim beni Fransız kızlara benzetti, Sevgilim gözlerini alamadığını söyledi, herkes cesaretimi kutladı.

Biraz uzarsa benim de daha çok içime sinecek sanki, hımmppfff...

9 Mart 2011 Çarşamba

Bir Ankara Macerası

Kar yağdı.

Aman Allah'ım ne büyük olay!

Dünyanın kar yağan tek şehri Ankara'dır.

Dünyanın başka hiçbir yerinde kar yağmadığı için belediyelerimiz bu durum karşısında ne yapacaklarını bilememektedirler.

Yine bu yoğunlukta kar yağışı dünyada ilk kez Ankara'da görüldüğü için insanlarımız kendilerine güvenmekte hiçbir sakınca görmemiş, zincirsiz araçlarını cesurca trafiğe çıkarmışlardır.

Lütfen eleştirilerimizi yaparken bu durumun ender görüldüğünü ve hiçbir şekilde önceden bilmenin, tedbir almanın mümkün olmadığını göz önünde bulunduralım.

Diyebilsek ne kolay olurdu herşey. Bilim, teknoloji, akıl hiç olmasaydı, sabah bakıp "aa kar yağmış" deseydik, ertesi gün "aa güneş açtı" deseydik, günler geçip gitseydi böyle. Taş Devri'nden bir farkımız olmadan yaşasaydık. En azından bahanemiz de daha gerçekçi olurdu; "bilmiyorduk / bilemezdik"

Pazar akşamı saat 9-10 civarı başlayan kar yağışı Çarşamba günü saat 11 itibariyle (yani şu an) durmaksızın devam ediyor. Dün akşam işyerlerimiz büyük bir jest yapıp saat 5'te çıkmamıza izin verdiler. İşte dakika dakika dün geceki Ankara maceramız :

17:20 => Dolmuş hareket etti Ansera Migros'un biraz yukarısından.
17:50 => Hoşdere köprüsünün altındaki geçidin girişine vardık. Bu arada dolmuş tıklım tıkış doldu, 55 yaşlarında bir karı koca dolmuşun kapısını "noolur bizi de alın, Cinnah'tan beri yürüyoruz" diye ağlayarak yumrukladı.
18:20 => Hoşdere altgeçidinin ortasına ulaştık. Dolmuşun camını yumruklayan bir başka kişi "öndeki arabada ODTÜ'lü öğrenciler var onları da alır mısınız?" diye sordu. Dolmuşun camında hususi araç falan mı yazıyor ben anlamadım ki???
18:30 => Kardeşimle dolmuştan inip yürüme kararı aldık. İnmeden önce sıkı sıkı sarındık atkılarımıza, "acaba yürürsek 5 km ileride bizi buz tutmuş halde bulurlar mı" diye düşündük, dolmuştakiler heyecanla ve gülerek bizi izlediler, sonunda kendimizi fırtınanın göbeğine bıraktık.

19:00 => Yol boyunca bol bol kaza görüp, "iyi ki inmişiz hayatta eve varamazdık" dedik. Bir noktada 5-6 kaza birden olmuş, arabalar teker teker yanlarından geçmeye çalışıyor, geçerken bir daha çarpanlar da oluyor tabi. Yani bu araba sevdamız nedir gerçekten yaa, millet iki adım atacak diye ödü kopuyor. Arabadakilerin yarısı otobüse vs. binmiş olsa kazalar da yarıya iner, sıkışıklık da azalır gerçekten! Çetin Emeç'in Ayrancı-ODTÜ yönü Dikmen altgeçidine kadar kilit, oradan sonra da bomboştu. Kimse çıkamıyor ki altgeçitten! Biz biiir güzel yürüdük.

Balgat kavşağı ise ayrı bir olaydı. Çetin Emeç köprüsünden de kimse çıkamadığı için yolda akış yok. Üstüne bir de kavşak tıkalı. Sabaha kadar birbirlerine bakarak oturmuşlardır herhalde. Biz saat 19:00'da Çetin Emeç'teki Mc Donalds'a ulaştık, kısa bir ihtiyaç molası verdik. Sonra yola devam.

19:30 => 100.yıl pazarına ulaştık!! Canımız mahallemiz! Konya yolu bomboştu. Çetin Emeç köprüsü üzerinden yürüyerek geçmek ve aşağıyı (Konya Yolu'nu) izlemek süper eğlenceliymiş! Kimbilir nerede kaza olduysa yolda bir tane araba yoktu. Yol boyunca ısrarla arabasını çıkarmaya çalışan, dolmuş-otobüs bekleyen, incecik çoraplar ve topuklularla yürümeye çalışan birçok insan gördük, kendilerine şans diledik içimizden.

Pazarın önünde taksi bulmaya çalıştık, durağı aradık çıkan araçların dönemediğini söylediler. Yanımızda bekleyen bir amca taksi çevirdi yoldan, bizi de yarı yola kadar bıraktı. Bizi bırakmasının karşılığı olarak da güzelim iphone'umdan kızını arayıp buluşma yeri ayarladı, neyse, hayatta herşey karşılıklı değil mi??

19:40 => Taksiden inip evimize doğru yokuş yukarı yürümeye başladık, nefesimiz kesile kesile.. Bizim oralar genellikle şehirden birkaç derece daha soğuk oluyor. Rüzgar da var tabi, elektrikler de kesik, yollarda köpekler. Tam korku filmi!

20:00 => Evimize ulaştık!!! Zafer bizimdir!! Canım kocacığım da şöminemizi yakmış, oooohh çıtır çıtır, sıcacık. Biraz ısındıktan sonra mamalarımızı yedik. Allah'tan dünkü yemek artmıştı da yeni yemek yapmakla uğraşmadım. Gerçi bu akşam ne yapacağımı kara kara düşünüyorum ama :(

İşte böyle bir akşamdı dün akşam. Biz eve gidene kadar binmiş olduğumuz dolmuş yanımızdan hiç geçmedi. Büyük ihtimalle saat 8'de Balgat kavşağında sıkışmışlardı. Ne zaman çıkmışlardır bilemem. Evimiz uzak da olsa yürüme mesafesinde olduğu için şanslıydık, Çayyolu-Ümitköy taraflarında oturanlar ne yaptılar bilemiyorum.

Bu kar yağışının geleceğini televizyonlar, gazeteler günlerdir söylüyor. Bu belediye çalışanları neredeler acaba? Karları küremek, yollara tuz serpmek bu kadar zor birşey olmamalı. Dün akşam yürürken bizim yanımızda tuz olsa biz bile serperdik! Hadi dün akşam heryer kilitlendi tuzlama aracını çıkaramadılar, gece niye yapmazsın kardeşim?? Niye aynı işkencenin iki gün üst üste çekilmesine izin verirsin? Kar şu an hala devam ediyor ve tahminim Perşembe ve  Cuma da aynen böyle geçecek. Peki NEDEN NEDEN NEDEN biz bunları yaşamak zorundayız? Gerçekten herşeye yazık!

Bugün ofise 15 kişi ancak gelebildi. Öğleden sonra tatil olma ihtimali var. Olursa eve gider, şöminede sucuk ekmek yaparızz, nam nammmm :))

Tekrar görüşebilmek dileğiyle..

4 Şubat 2011 Cuma

Haftasonu

Saat 5'e geliyor, yani 1 saatim kaldı işyerinde, çok mutluyum.

Bu haftayı çok zor geçirdim, bir sinir dadandı bana, herşeye kızıyorum, asabi yaklaşıyorum. Aslında kızdığım şeylerde haksız değilim; ama istersem de boşverebilirim, "amaaan, bu da böyle olsun" diyebilirim. Demek istemiyorum, karşıdaki yaptığı şeyin yanlış olduğunu bilsin istiyorum. En kibar haliyle "Cadı" olmak uğruna yine de yine de yapıyorum.

Haftasonu bir gelsin, bir kere cumartesi çok uyuyacağım. Sonra güzel bir kahvaltı yapacağım. Pazar günü misafirlerime yapmak için değişik bir omlet tarifi buldum, onu deneyeceğim. Sonra da canım ne isterse... Gazete okurum, etamin yaparım, şömine yakarız yine, oohh... Yeter ki dinleneyim...

11 Ocak 2011 Salı

Mersin'e Giden Kim??

Hani bir söz vardır "Herkes gider Mersin'e, sen gidersin tersine" diye, bu aralar Mersin'e giden mi benim, yoksa tersine giden mi merak içerisindeyim.

Önceki yazımda bahsettiğim gibi Pazar günü üniversiteden arkadaşlarımlar buluştuk. Buluşma programını 1 hafta önceden Cumartesi günü olarak yapmıştık, herkes de tarihin uygun olduğunu söylemişti. Ben aslında hazır Cuma günü de evdeyken Cumartesi bir arkadaşımı çağırmak istiyordum ama dedim ki çıkıntılık yapmayayım, ben de onay verdim Cumartesi günü için. Cuma akşamı saat 19:30-20:00 civarı telefon çaldı, arayan organizasyonu yapan arkadaşım (not: buluşacağımız arkadaşlarımızdan biri düğün hazırlığı içerisinde, Nisan Mayıs gibi planlıyorlarmış) : "X'ler düğün salonlarını gezeceklermiş, Pazar buluşsak olur mu diyor". Akşamın o saatinde böyle bir telefon gelince ne der insan, ne yapar? Mecbur tamam dedim; ama kahvaltı programımız olduğunu ve gecikeceğimi söyledim. Böylece Pazar saat 2 olarak sözleştik.

Pazar günü 1:30 gibi dağılmaya başladı herkes. Ben annemlere kahve pişirdim, rahat rahat içtim, saat 2'yi biraz geçe evden çıktım. Bizim evden Kentpark 10 dakika uzaklıkta zaten. Çıkmadan önce aradım, ben yoldayım, siz bir yere oturun, geliyorum dedim. Meğer onlar da daha yoldaymış, acele etme falan dediler, ben de benzin alayım o zaman dedim ve saat 2:20 de Kentpark'ın önündeydim. Bekle bekle kimse yok, bekle bekle kimse yok, aradım sonunda, hala yoldalarmış. 2:30 gibi buluştuk. Kısa bir "merhaba, naber" söyleşisinden ve öpüşmelerden sonra "hadi oturalım" dedik; ama "oturmadan önce Koton'a bakalım" önerisi geldi. "Peki, bakalım" dedim ve tam 1 saat, 1 SAAT Koton gezdik!!.

Ben mağaza gezmeyi tabiki severim, dolaşayım, onu deneyeyim, bunu giyeyim, hoşuma gider; ama tek başımaysam ya da yanımda Sevgilim / Kardeşim varsa. Hergün görüştüğüm birileri yani... Biz üniversiteden mezun olalı 5 sene geçti ve 5 senedir hiç görüşmedik. Tamam öyle can ciğer arkadaş da değildik ama yine de biraraya gelince konuşacağımız bir sürü şey var, en kötü ihtimal sınıf arkadaşlarımızı çekiştirir, hocaların dedikodusunu yapardık... Koton'da gezerken bir baktım ikisi de kayboldu, 5 dakika bekledim 15 dakika bekledim, sonunda aradım, kabinlerdelermiş, kıyafet deniyorlarmış. Ben kendime de 2-3 parça kıyafet almıştım, oturdum bir pufa, beklemeye başladım. Saat 3:30'u geçiyordu, Koton'dan dışarı adımımızı attık. Aradıkları bir hırkanın bedeni de Cepa'daki Koton'da varmış sadece, oraya geçelim dediler. Ben "artık oturalım, sonra bakarsınız" dedim.

Düğün hazırlığı yapan arkadaşımız yeni teşrif etmişti, bir yere oturalım dedik. Alışverişte enerjilerini tüketip acıkan arkadaşlarımız kendilerini yemek katındaki bir dürümcüye attılar, biz bekledik, saat 16:15 oldu. "Kahve Dünyası'nda kahve içelim bari" dediler, oraya oturduk. Ben bu arada programımız olduğunu, kalkacağımı söyledim, kahvemi çabucak içtim ve evime doğru yola koyuldum.

Koskoca iki günüm böyle bir buluşma için rezil oldu. Tamam Cumartesi çok keyifli geçti yine ama benim planlarım farklıydı işte. Ters olan ben miyim onlar mı karar veremedim. Normalde ne olur, 5 senenin ardından görüşecek olan 4 kişi öncelikle o güne başka program koymaz, hele de son dakikada. Ya da düğün salonu gezme planını önceden yaparsın, biz de en başından itibaren pazar buluşacağız diye kendi programımızı yaparız, bir tek senin vaktin değil ki değerli ve kısıtlı olan... Buluşunca da güzel bir kafede (herkes yemek yiyecekse restoranda) oturulur, kahveler içilir, herkes hayatını anlatır, nereden nereye geldiğini falan, işte biraz dedikodu yapılır, gülünür, geçilir, dağılınır. Buluştuğum kişilerden ikisi kamuda birisi de bankada çalışıyor, yani iletişim kurmayı, sosyal ortam adabını bilen insanlar. Üstelik birisi de bölümümüzün birincisi.

İnsan böyle böyle anlıyor ki bu hayatta çoğu şey yalan, boş. Gerçek olan ne, zorluk onu bulmakta...

27 Aralık 2010 Pazartesi

Son Hafta

Bu hafta 2010'un son haftası, bugün son Pazartesi mesela, yarın da son Salı. 2010'a söyleyecek fazla şeyim yok aslında, bana yaşattığı herşey için çok ama çok teşekkür ederim sadece... Ben bu sene evlendim, ötesi var mı? Sevgilimle senelerdir hayalini kurduğumuz yuvamıza kavuştuk.


Eskiden birşey için markete girerdik mesela, süt alacağız en basiti. Hemen "evcilik oyunu" modumuza geçerdik, "evlendiğimizde bundan da alalım, bundan da alalım sana şunu yaparım" diye gönül gezdirirdik. Şimdi gerçekten evimiz için alışveriş yapıyoruz, faturalar ödüyoruz, eşyalar alıyoruz, beraber uyanıyoruz. Bunları yaşadım 2010'da.


Ailenin ne kadar önemli olduğunu anladım ve tabiki aile kurmanın, bir aile olmanın ne kadar zor olduğunu. Anneler, babalar, kardeşler bizim herşeyimiz, şu anda 2011'den, hayatımın geri kalanından tek isteğim onların bana yardım ettiği, destek olduğu kadar benim de onlara destek olabilmem, ihtiyaç duyacakları zamanlarda yanlarında olabilmem, onları mutlu edebilmem.


İş, güç, kariyer anlamında Sevgilim için harika bir sene oldu. İşyerinden çok memnun, zaten sevdiği ve istediği bir şirketti. İşini iyi de yapıyor, keyfi çok yerinde çoook...


2011'den beklentilerim dersek, bekleyecek, ümit edecek birşeyim kalmamış gibi hissediyorum bazen. Tabiki var yok değil, ama bu sene öyle hızlı geçti ki 2011 biraz sakin geçsin dinleneyim istiyorum. Ama Hazirandan sonra canlanabilir, çok eğlenceli gezmeli tozmalı bir yaz geçirebiliriz, neden olmasın :)

2011'de kendimden çok ülkemde güzel şeyler olmasını istiyorum. Biraz umutlu olabilelim, önümüzü görebilelim istiyorum. Son günlerde olan bitenler bizi fazlasıyla üzüyor çünkü. Bakalım, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Dilerim 2011 size de kalbinizden geçen tüm güzellikleri versin. Sevgiler...

24 Aralık 2010 Cuma

2 Hafta Kaldı, Dayan

2 haftadır değil yazı yazmak, blog sayfasını açmak bile gelmiyor içimden. Demiştim ya bu Merkür beni mahvetti diye, gerçekten de öyle, şu 7 Ocak bir gelse... Herşey mi ters gider, insan bu kadar mı üzülür, asabı bozulur.. Neyseki yarın Cumartesi, üzerimdeki tüm kötü enerjiyi atacağım, yepyeni bir haftaya başlayacağım.
İyi mi kötü mü bilemiyorum ama zamanın çok hızlı geçtiğini farkediyorum yine bu günlerde. Pazar geceleri insanın kalbi sıkımaya başlar ya "yarın Pazartesi" diye, önümüzde uzuuun bir hafta var derken, bir bakıyorum Cuma gelmiş. İşin tuhaf tarafı geriye bakınca geçen Cumartesi Pazar o kadar uzak geliyor ki, sanki hiç yaşanmamış gibi. Oysa ki ne güzeldi; Canım Şuşucuğum bizi yemeğe davet etti, ne de güzel mamalar yapmıştı, bütün akşam güldük, eğlendik, yedik içtik. Pazar günü dinlenme, gezme tozma günü oldu. Yılbaşı alışverişi öncesi pazar araştırmasına çıktık, ne keyifli :) Yılbaşı akşamı için Monopoly - Elektronik Bankacılık ve Tombala aldık. Bu haftasonu ilk monopoly turnuvasını yaparız belki... Oyunun içinden pos makinesi gibi birşey çıktı, eski kutularda çıkan paraların yerine de 6 adet kredi kartı. Pos makinesinin bir tarafı + işlem yapıyor, bir tarafı -. Yani + tarafa koyup 10 yazarsanız 10 M ekleniyor kartınıza. Böylece artık param kayboldu, sayamadım edemedim derdi kalmıyor. Bana sorarsanız o paralar oyunun çok keyifli bir parçasıydı; ama devir teknoloji devri naapalım...
İçinde bulunduğumuz haftadan hiç bahsetmek istemiyorum, mümkünse yaşanmamış sayalım. Ama haftasonu için güzel planlarımız var. Siteler'e gidip cilası tamamlanan sehpamızı alacağız. Bir de internette geze toza bir sehpa modeli beğenebildik sonunda. Siteler'deki bir atölyeyle onu yapmaları için konuşacağız. Bir de yılbaşı hazırlıkları var tabi, başlamak lazım artık :)

Mutlu haftasonları...