aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aile etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2011 Pazartesi

Doğru Zaman Var Mı?

Geçen Perşembe ofisimize bebiş geldii...

Ofisimizin sinirli personeli Mehmet Bey'in torunu oldu, resimlerden görebildiğim kadarıyla bir lokmalık, sevimli birşey. Hafif de çatık kaşlı, dedesi gibi. Torun haberi geldi geleli Mehmet Bey'de bir heyecan, bir mutluluk... Kendisi de çocukluğuna döndü sanki.

Ona baktıkça bizi düşündüm. Dayımla yengemde de görüyorum, herkesin söylediği torun sevgisi bambaşka. Annelerimize, babalarımıza bakıyorum, sonuçta belli yaşın üzerinde insanlar artık. Bizim bile yarınımız belli değilken, onlara bu sevgiyi yaşatamadan bizi bırakıp giderlerse üzülürüz diye düşündüm. Hem torunlarımızı da anneane, babaanne, dede sevgisinden mahrum bırakma hakkımız yok ki... Allah'a çok şükür hepsi yaşlarına göre çok çok sağlıklı; fakat nedendir bilinmez bir telaş sardı beni son zamanlarda. Amaaaan, Allah gecinden versin...

Bizim bebişi erteleme sebeplerimiz başlıca şunlar: *Biraz birbirimizle kalıp evimizin, ikili hayatımızın tadını çıkartmak, *kafamıza estiği gibi seyahate, tatile gitmek, *Yurtdışı tatilleri yapmak, örneğin bu sene Kurban Bayramını 1 hafta da iznimizle birleştirip Amerika tatili yapmak istiyorduk; maddi imkan(sızlık)lardan dolayı olmadı o ayrı ama önümüzdeki sene olabilir. *Bizim çift olarak öyle gece gezmelerimiz falanımız filanımız da pek yoktur ama istesek yaparız.

Yani kısadan hisse evliliğimizin ilk, gençliğimizin son dönemlerini kafamıza göre yaşama isteğimiz vardı. Diğer taraftan ofiste çocuk sahibi olan herkes "şimdiki aklım olsa evlenir evlenmez yapardım. yaş ilerledikçe enerjin ve tahammülün azalıyor, çocuğa yeteri kadar ilgi gösteremiyorsun" diyor.

Cuma akşamı eve gidince Sevgilime açtım konuyu, "ben böyle böyle hissediyorum, sen ne düşünüyorsun" dedim. Sevgilimin gözleri parladı bir anda, onu hiç böyle görmemiştim. Meğer o da istiyormuş, düşünüyormuş hep. Sonra işi biraz geyiğe vurduk, "kız mı olsun erkek mi, adı ne olsun" falan filan. Meğer Sevgilim erkek çocuk istermiş, adını da Ateş istermiş. Çin takvimine baktık, bu sene Kasım ayında erkek görünüyor. Böyle bir plan şekilleniverdi birden.

Üstüne, Nisan ayında doğurmuş bir arkadaşımız Ankara'daydı bu haftasonu. Bebeği neredeyse 3 aylık. Cumartesi akşamı onlara gittik. Tam da bebişin banyo ve uyku saatine denk gelmişiz. Biraz oynadık, sonra annesi banyosunu, babası mamasını hazırladı, babaannesiyle biz onu oyaladık. Onlar bebeği yıkarken (biz de yanlarındaydık) beni bir ağlama tutsun, kendime hakim olamıyorum. Gözlerim dolup dolup taşıyor.

Bebekleri çok seviyorum, ikimiz de seviyoruz ama korkuyorum ne yalan söyleyeyim. Geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimi açamam, el yordamı gider gelirim. E bebiş ağlayınca ne yapacağım? Hadi ben uykusuzluğa da dayanıklıyımdır, ya Kocacık? O yarım saat az uyusun bütün gün mızmızlanır. İşe git, çocuğa bak dayanabilecek mi?

İşte böyle düşünceler içerisinde gidip geliyoruz birkaç gündür. Bu düşünceler bazen bizi eğlendiriyor, bazen beni korkutuyor. Sizlerin de çocuk yapmak ve yaşla ilgili düşüncelerini öğrenebilirsem mutlu olurum. Sizler kaç yaşında anne oldunuz, "şimdiki aklınız olsa" ne yapardınız, ne yapmazdınız? Sanırım beni asıl endişelendiren bu kadar kısa süre içerisinde hayatlarımızın bu kadar çok değişmesi. Yani daha biz bir düzen oturtamamışken, daha biz büyümemişken.. Belki de bu kadar düşünmemek mi lazım, herşey kendiliğinden mi oluyor dersiniz?

20 Haziran 2011 Pazartesi

Düne Dair

<3<3<3 Herkes baba olabilir ama babişko olamazz... <3<3<3

15 Haziran 2011 Çarşamba

Şarkılı Türkülü Bir Gece

Cuma akşamı çok değişik bir organizasyona ev sahipliği yaptık. Aslında annemler ev sahipliği yaptı ama ha onlar ha biz..

Annemin ağabeyi, yani büyük dayım Kültür Bakanlığı korosunda idi, yengem hala orada. Dayımın sesi çok güzeldir zaten, her toplantıda patlatır birkaç tane. Annemlerin yan komşusu da Türk Sanat Müziği'ni çok seven, dinleyen söyleyen bir insan. Sesi çok güzel, üstelik akordiyon çalıyor. Babam da (kayınpederim) Türk Sanat Müziği'ne bayılır, evde hep TRT 4 açık.. Annemlerde kulak dolgunluğu var, eskiden evlerde hep dinlenirmiş, bizde de sağdan soldan duyduklarımız var işte.

Elimizin altında böyle nimetler varken değerlendirelim dedik ve Cuma akşamı herkesi bir araya topladık. Sofralar donatıldı akşam yemeği için, çeşit çeşit mezeler konuldu ortaya. Açık büfe misali, herkes aldı tabağını geçti salona, rakılar şaraplar açıldı, bir sohbet bir muhabbet... Karınlar doyunca bu sefer başladık şarkılar türküler söylemeye.

Saat 8de başlayan gecemiz 1:30'a kadar susmamacasına sürdü. "Bir Dalda İki Kiraz"ı söylerken diğer yengem şefliğe soyundu. Şarkının bir bölümünde "yalnız kızlar" diyor biz söylüyoruz, başka yerinde "yalnız erkekler" diyor onlar söylüyor, sonra elleriyle "hep beraber" işareti yapıyor, beraber söylüyoruz. Gülmekten yerlere yattık, videoya da çektik, kaçar mı hiç :D

İçkinin su gibi aktığı gecemiz (!) yağış yüzünden evin içinde oldu, yoksa asıl plan bahçede oturup, sitemize de yayın yapmaktı :)

Ne güzel şey aile olmak, birlikte olmak. Keşke hep böyle bir araya gelebilsek, insan ne çok istiyor...

3 Şubat 2011 Perşembe

İyi ki Doğdun Anneciğimm

Bugün annemin doğum günü. 60 yaşını doldurdu sevgili, güzel anneciğim.

Onun doğumgününde hep Cafe Anki zamanlarında yaptığımız kutlamalar gelir aklıma. Nasıl bir tesadüfse, her sene 3 Şubat'ta annem nöbetçi olurdu. Nöbetçi demek cafeye öğlen gidip akşam kapanışa kadar kalmak demek, saat 9:00-9:30'a kadar falan yani. Biz de okuldan yorgun argın gelip yemeklerimizi yedikten sonra fırsat bu fırsat deyip pasta yapmaya, evi süslemeye girişirdik.

Bir sene anneme doğumgünü şakası yapmak için damla sakızlı kek yapmıştık. Damla sakızı dediysem bildiğiniz Falım sakızının küçük parçalara doğranmış hali. Düşünüyoruz ki o sakızlar fırında pişince Pizza Hut'ın peyniri gibi uzayacak, annem de yiyemeyecek. Tabi kek fırından bir çıktı, sakızlar olduğu gibi duruyor, hatta taş kesilmiş, katır kutur. Akşam birer dilim yedi herkes; ama kekin devamı kaldı. Okul sabahları bize kahvaltıya ne hazırlayacağını bilemeyen anneciğimiz çok sevinmişti bu duruma; "yarın sabah kahvaltıda bu kekten yersiniz" demişti. Ve biz o felaket keki ertesi sabah, daha ertesi sabah, daha ertesi sabah yemiştik...

Bir kere de, evimiz tadilattayken ve biz aynı site içerisinde kirada oturuyorken, annemler gelene kadar pizza söylemiştik eve ve tadilatta olan evimize gitmiştik. Sofrayı falan hazırlamıştık. Annemle de telefonda konuşuyoruz, "biz evdeyiz sizi bekliyoruz" diye. Tabi annemler kiracı olduğumuz eve gittiler, kimse yok. Annem arıyor, "kızım biz geldik evde kimse yok" diye, "olur mu anne, biz evdeyiz" diyoruz. Neden sonra akıllarına geldi asıl evimiz de yemeklerimizi yiyebildik.

Birkaç senedir kutlamaları evde pizza şarap partisi şeklinde yapıyoruz. Bu sene de, bu akşam geleneksel kutlamamızı yapacağız, pazar günü ise herkesleri bizim evde kahvaltıya davet ettik. Güzel güzel mamalar hazırlayacağım onlara.

İyi ki doğdun anneciğimm, seni çok seviyoruuummmmm...

11 Ocak 2011 Salı

Keyifli Başladı Öyle de Sürsün

2011 çok ama çok keyiflli başladı. Yılbaşı yemeğini 3 aile bir araya gelip bizim evde yedik. Ben Perşembe ve Cuma günleri işyerimden izin almıştım. Cuma sabahtan giriştik mutfağa annemle, o bir ucundan, ben bir ucundan yemekleri yapmaya başladık. Hindiyle pilavı annem yaptı, ben de balkabağı çorbasını. Mezeleri beraber yaptık. 19:30 civarı herkes gelmişti. Önden şarap - kuruyemiş - çikolata üçlüsüyle başladık atıştırmaya, sonra sofraya geçtik. Yemek sonrası çaylar içilirken tombalamızı açtık, ailecek tombala oynadık. Ben hiç böyle kalabalıkta tombala oynamamıştım, ne kadar da eğlenceliymiş... Öyle çok güldük ki, gece herkes gittikten sonra bile biz Sevgilimle düşünüp düşünüp gülüyorduk. Saat tam 12'de dışarı çıktık, şampanyamızı patlatırken havai fişek gösterisi izledik, pastamızı kestik, sonra tombalaya devam. İnsanın kendi evinde kutlama yapması, misafir ağırlaması ne güzelmiş... Herkes gittiğinde, biz ortalığı biraz toplayıp yattığımızda saat 3:30'du.


Sonra herşey kaldığı yerden devam etti, Pazartesi işe başladık, aynı telaş aynı koşturmaca. Geçtiğimiz Cuma ve Pazartesi günleri ben izinliydim (2010'dan kalan izinlerimi kullanıyorum). Çarşamba günü minik prensesimin Ankara'ya geleceği haberini aldık, ne büyük mutluluk :) Cuma sabahı önce annemlere kahvaltıya gittim, sonra da beraber prensesimizi görmeye gittik. Nasıl büyümüş, tam bir kız çocuğu olmuş, tatlı mı tatlı, tombik yanaklıı.. Öpmeyi de öğrenmiş, boynuna sarılıp öpüveriyor ıslak ıslak. Ben kahvaltı için havuçlu kek yapmıştım, ondan yedi. Oynadık, dans ettik, uyku vakti gelince esnemeye başladı, anneannesi yatırdı onu, mışıl mışıl uyudu. Biz de annemle Armada'ya gittik, gezdik dolaştık. Prensesimiz güzellik uykusundan kalkınca annesi ve anneannesi ile birlikte bize katıldılar, Starbucks'ta kahvelerimizi içtik (prensesimiz sütünü içti), biraz daha dolaştık ve evlere döndük.

Çok güzel bir haftasonu geçirdik. Aslında ben izinli olduğumdan yapmak istediğim bir sürü şey vardı ve tabiki çoğunu yapamadım; ama bol bol gezdik dolaştık. Cumartesi günü hava çok güzel olduğundan Kardeşimi de alıp Tunalı turu yaptık. D&R'dan kitaplar, filmler aldık. Akşam eve geldik, yemek yedik ve Sevgilimle ikimiz, üçlü kanepemize sığışıp Ghost izledik. Ben çok severim o filmi, Sevgilimse hiç izlememiş. Hoşuna gitti onun da... Pazar günü ise büyük aile kahvaltımız vardı. Biz 3 aile, yengemler, kuzenim ve prensesimiz annemlerde kahvaltıda buluştuk. Keyifli bir sabah oldu. Saat 2'de taa üniversiteden arkadaşlarımla buluştum. Buluşmamızın detaylarını bir başka yazımda anlatacağım.

Pazartesi günkü iznimi ise kendimi alışveriş merkezlerine atarak kullandım. Armada, Cepa, sırayla önüme çıkan her yeri gezdim. Kendime ciciler aldım. Şöyle bir düşündüm de 1 senedir indirim sitelerinden aldığım 3-5 parça şeyin dışında kendime hiçbirşey almamışım.. E tabi evlilik planı olunca tüm harcama planları o doğrultuda oluyor, tabak çanak vs. vs.

Ve işte bugün normal yaşantıma döndüm.. Dilerim 2011 başladığı gibi keyifli bir şekilde devam eder, içinde küçük sürprizler barındırır, hepimize mutluluk, sağlık getirir.

Sevgiler...

27 Aralık 2010 Pazartesi

Son Hafta

Bu hafta 2010'un son haftası, bugün son Pazartesi mesela, yarın da son Salı. 2010'a söyleyecek fazla şeyim yok aslında, bana yaşattığı herşey için çok ama çok teşekkür ederim sadece... Ben bu sene evlendim, ötesi var mı? Sevgilimle senelerdir hayalini kurduğumuz yuvamıza kavuştuk.


Eskiden birşey için markete girerdik mesela, süt alacağız en basiti. Hemen "evcilik oyunu" modumuza geçerdik, "evlendiğimizde bundan da alalım, bundan da alalım sana şunu yaparım" diye gönül gezdirirdik. Şimdi gerçekten evimiz için alışveriş yapıyoruz, faturalar ödüyoruz, eşyalar alıyoruz, beraber uyanıyoruz. Bunları yaşadım 2010'da.


Ailenin ne kadar önemli olduğunu anladım ve tabiki aile kurmanın, bir aile olmanın ne kadar zor olduğunu. Anneler, babalar, kardeşler bizim herşeyimiz, şu anda 2011'den, hayatımın geri kalanından tek isteğim onların bana yardım ettiği, destek olduğu kadar benim de onlara destek olabilmem, ihtiyaç duyacakları zamanlarda yanlarında olabilmem, onları mutlu edebilmem.


İş, güç, kariyer anlamında Sevgilim için harika bir sene oldu. İşyerinden çok memnun, zaten sevdiği ve istediği bir şirketti. İşini iyi de yapıyor, keyfi çok yerinde çoook...


2011'den beklentilerim dersek, bekleyecek, ümit edecek birşeyim kalmamış gibi hissediyorum bazen. Tabiki var yok değil, ama bu sene öyle hızlı geçti ki 2011 biraz sakin geçsin dinleneyim istiyorum. Ama Hazirandan sonra canlanabilir, çok eğlenceli gezmeli tozmalı bir yaz geçirebiliriz, neden olmasın :)

2011'de kendimden çok ülkemde güzel şeyler olmasını istiyorum. Biraz umutlu olabilelim, önümüzü görebilelim istiyorum. Son günlerde olan bitenler bizi fazlasıyla üzüyor çünkü. Bakalım, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Dilerim 2011 size de kalbinizden geçen tüm güzellikleri versin. Sevgiler...

14 Ekim 2010 Perşembe

Ve Tarih 2 Ekim 2010

Sonunda beklenen gün geldi çattı, takvimler 2 Ekim'i gösterdi.

Sabah saatimi 8'e kurmuş olmama rağmen 7:30'da kalktım. Daha kimseler uyanmamıştı. Etraf sakinken banyomu yaptım, kremlerimi süründüm, ooooh rahatladım. Düğün öncesi çok istememe rağmen hamama gidememiştim, ev keyfi yaptım böyle. Ben hazırlanana kadar annem ve babam da kalkmışlardı, annem sofrayı kurmuştu bile. Ben hemen yumuldum tabi kahvaltıya, o sırada kardeşim ve Akay da kalktılar. Akaycık beraber olalım diye Başkut'u da uyandırdı.

Saat 9 olmuştu ki kapımız çalındı, gün boyu fotoğraf çekimimizi yapacak olan sevgili Dilekciğimiz geldi. Nasıl tatlı, nasıl neşeli bir kız. Gün boyu öyle ısındık ki birbirimize ve öyle çok güldük ki... Gelir gelmez de başladı kahvaltı sofrasında aile fotoğraflarımızı çekmeye. O sırada Akay ve Başkut, Akaycığımın taa Amerika'dan getirdiği hediyemizi verdiler, çok güzel bir tablo. Sarıldık, öpüştük, ağlaştık derken evden çıkma vaktimiz geldi. Saat 10'da Hülya Hanım makyaj için bekliyordu beni, biraz rötarla 10:20 gibi yanındaydık.

Kısa bir cilt bakımının ardından Hülya Hanım bir ressam gibi sanatını işlemeye başladı. İşte birkaç resim:


İşte son halim böyleydi. Tabi kendimi aynada görünce önce ne tepki vereceğimi bilemedim... Hayalimdeki makyaj bu değildi açıkçası; ama renkleri de beraber seçmiştik... Kahve tonları kullanıldığında belirsiz duruyordu. Biraz canlı olsun istiyordum tabi ama bu da çok abartılı geldi. Hülya Hanım saatler geçtikçe daha doğallaşır dedi; ne kadar olduysa oldu artık. Biz Dilek'le kuaföre gitmek için ayrılırken kardeşim ve Akay makyajlarını yaptırmaya başladılar.

Diğer taraftan annemin kuaförde işi bitmişti. Açıkçası benim hatam düğün öncesi koşturmacalarından ne saçımı ne de makyajımı doğru düzgün düşünememek ve prova ettirmemek oldu. Makyajda Hülya Hanım'a çok güveniyordum o ayrı, saçta ise istediğim çok basit bir topuzdu. Nişanda da bir kuaföre gidip topuz istediğimi söylemiştim ve gayet şık olmuştu. Düğün için gittiğim kuaföre de çok güveniyordum; ama yanımda resim falan götürmedim işte. Duvağımı çıkardım, nasıl bir topuz istediğimi anlattım; ama yok adam anlamıyor!!.. Birşeyler yapmaya başladı sonunda (aynı anda manikür ve pedikürüm yapılıyor) 5-10 dakika sonra aynaya bir baktım ki, kafamda kuş yuvaşı gibi birşey!!... Benim sinirlerim bozuldu tabi, içimden ağlamak geliyor, makyaj bozulacak diye kendimi kasıyorum. Dilekciğim o anda da yardımıma yetişti işte, verdi telefonunu facebook'a bağlandım ve nişandaki topuzumun resmini gösterdim. Adam anladı sonunda, söküp baştan yaptı topuzu. Güzel de oldu, beğendim şahsen :))

Bu koşturmaca içerisinde saat 1:30 oldu. Planımıza göre 1:30'da Melih beni evden alacaktı, fotoğraf çekimi için. Ama biz o saatte kuaförden yeni çıkabildik, kardeşim ve Akay kuaföre yeni geldiler, anneminse makyajına yeni başlanmıştı. Tabiki onları beklemeyip Dilekle Zurnacığımıza atladık ve eve gittik. O kocaman duvakla araba kullanmak gerçekten zordu; ama bir o kadar da eğlenceliydi. Herkes dönüp dönüp bakıyordu falan :)

Eve gider gitmez birşeyler atıştırdık, bir yandan da annemler gelse diye oyalanıp duruyordum. Ama zaman da geçiyordu maalesef ve giyinme vakti geldi. Dilek sağolsun o konuda da yardımıma koştu hemen, beni giydirdi bir güzel. O sırada biricik Şuşucuğum da geldi, annem gelmiş kadar rahatladım... Saat 14:30 olduğunda müstakbel kocacığım beni almak için kapının önündeydi...

Kapı açılıp da beni görünce çok şaşırdı, çok beğendi, sarıldı bana, öptü. Bense ağlamaya başladım onu görünce, ikimizin o halde olmasına inanamadım bir anda... Gelin buketimi verdi, çok şık bir orkide buketi, öyle zarif olmuş ki... Kapıda birkaç fotoğraf çektirip arabaya yöneldik. İşte arabaya binmeden önceki halimiz:

Bu sırada benim canım arkadaşım, biricik kardeşim dharmacığım aradı taaa İsveçlerden. Ben onun sesini duyarım da ağlamadan durabilir miyim?? Hemen gözlerden akmaya başladı yaşlar, kırmızı gözlü ve burunlu bir fotoğrafım bile var. Biz siteden ayrılmadan annem, babam, kardeşim ve Akay yetiştiler Allah'tan, görebildiler beni...

Fotoğraf çekimimizi benim işyerimin önündeki parkta yaptık. Şimdi diyeceksiniz ki hangi deli işyerinin önünde düğün fotoğrafı çektirir; ama durum göründüğü gibi değil. Bu parkın bir ismi yok, öylesine park işte, yıllar önce ikimiz de öğrenciyken bir şekilde burayı keşfettik ve vaktimizi hep burada geçirir olduk. İnsana huzur veren, küçük bir havuzu, ahşap köprüleri olan sevimli bir park. Park bir apartmanın arkasında kalıyor, biz gidip gelirken o apartmanı ev zannederdik hep ve ne şanslı insanlar derdik. Hayal kurardık, şu balkonda parti versek falan diye. Meğer o apartman benim şimdiki işyerim değil miymiş?? Bunu farkettiğimde mutlu olmuştum, lafı uzatmayayım, fotoğraf çekimimiz için de en uygun yerin burası olacağını düşündük işte. Hatta biz düğünümüzü orada yapmak istiyorduk da o konuya girmeyeyim :)

Parkımızda 2-2:30 saat boyunca Dilek ve Serkan'la (Melih'in gün boyu fotoğrafçısı) fotoğraflar çektik. Kah donduk, kah Melih terledi (beni kucağına aldığı fotoğraflarda), çok güldük, çok eğlendik. Parkın diğer tarafında bir çocuk yuvası var; ama yuvaların Cumartesi günleri açık olduğunu bilmiyordum. Bizi gören çocuklar parmaklıklara üşütüler mi "aaa geliiiiiiinnn" diye. Uzun süre tezahürat yaptılar; ama bizim içimiz rahattı, kapı kapalı ya nasılsa. Derken, hangi akıllı bilmiyorum, demir kapıyı açmasıyla, bütün çocuklar çığlık çığlığa bir yayıldı bizim parka. Öğretmenler toparlamaya çalışıyor ama o saatten sonra zor tabi. Miniklerin kimisi geldi kibarca mutluluklar diledi, kimisi de Melih'e gidip gelini öpebilir miyim diye sordu!!?? Çocuklar bir şekilde toparlanıp gittikten sonra çekimlerimize devam ederken davul ve zurna sesleri yaklaşmaya başlamaz mı?? Allah'ım diyoruz normal günde bir insan geçmez buradan, herkes bugünü mü buldu!! Davulcu ve zurnacı bizi görmediler ama yakınlarımıza kadar geldiler, uzun uzun da çaldılar, oynattılar bizi :)Çekimlerimizin sonuna doğru kuzenimin eşi (düğün arabamızın sahibi ve şöförü) ile Melih'in çocukluk arkadaşı/nikah şahidi de geldiler yanımıza, birkaç kare de birlikte çektirdik ve bizim (artık annemlerin) eve doğru yola çıktık. Bu sırada akrabalar ve eş dost da bizde toplanmışlardı, annem ve babam içkiler, kuruyemişler, cipsler hazırlamışlardı, herkes halinden memnundu. Biz de gelince ortama dahil olduk, birşeyler atıştırma fırsatı bulduk. Tabi o saatte benim sesim çok çok kötüydü. Herkes şarap vb. içerken ben ballı karabiberli ıhlamurlar, limonlar içip durdum.

Aile içi takı merasiminden sonra saat 18:00'i vurduğunda evden çıkma vaktimiz gelmişti. Biz önden, herkes arkadan arabamıza yürümeye başladık. Kısa bir vedalaşma anında gözler doldu yine, burunlar aktı :) Dilekciğim bu güzel anların hepsini yakaladı sağolsun...

Ve biz ömür boyu sürecek birlikteliğimize doğru yolculuğumuza başladık... Devamı yarına artık :)

12 Ekim 2010 Salı

Bitti Bileee

Eveet, geldi geliyor derken bu sabah kalktığımızda 10 günlük evli bulduk kendimizi. Düğünden önceki 1 hafta ile birlikte şu 15 günü nasıl anlatsam bilmiyorum ki... Öyle bir koşturmaca, öyle bir heyecan...

En son nikah şekeri telaşında kalmışız. 1-2 gün ne yapsak diye döndük durduk, blogunu takip ettiğim birkaç kişiyle telaş içerisinde yazışmalar yaptım. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle İstanbul'dan Caramel Istanbul firmasına ulaştım, resimdeki sabunlardan yaptıralım bari dedim. Normalde teslim süreleri 3-5 iş günü olmasına rağmen stokta sabun kalmaması nedeniyle düğünümüze yetiştiremeyeceklerini söylediler. Hal böyle olunca Sevgilim de "nikah şekeri yaptırmayalım o zaman" dedi, yaptırmadık. Eksikliğini hissettik mi?? Hiç... Misafirler hissetti mi? Bilemem :)))


Nikah şekeri maceramızı bu şekilde kapattık ve beyaz eşya sayfamızı açtık. Aslında beyaz eşyalarımızı geçen seneden seçmiştik. Seçtiklerimizin üzerine çok yeni bir model de çıkmamıştı; iş sadece gidip almaya kalmıştı. Bir süre fiyat alternatiflerini araştırdık, ama o beyaz eşyaların alımı son güne kadar uzadı. Düğünden önceki Çarşamba-Perşembe-Cuma izinliydim. Çarşamba gözümü açar açmaz Electroworld'e gidip aldım beyaz eşyaları. Perşembe günü eve teslim ettiler, Cuma günü montajı yapıldı. Montaj maceralarımızı ayrıca anlatacağım.


Evet o hafta hızlı başladı. Pazartesi günü çiçekçi ile görüştük, gelin buketimi ve araç süslemelerini konuştuk, Salı günü gelinliğimin son provası vardı, öğle arasında ofisimizin 3. geliniyle birlikte (bu sene bizim ofiste 3 düğün vardı, ilki benden önce, ikincisi ben, üçüncüsü de benden sonra Zeynepciğimin düğünü) La Bianca'ya gittik, gelinliğimi denedim, tamam dedim ve Cuma öğlen teslim almak üzere ütüye bıraktım. Bu arada Pazartesi veya Salı akşamı yemek masamızın siparişini vermek üzere Siteler'e gittik. Ofisimizin ahşap işlerini yapan çok tatlı bir ustamız var onunla konuştuk, anlaştık ve yapımını başlattık.


Perşembe sabahı boğazımda bir ağrıyla kalktım. Resmen boğazımın tam ortasında kocaman bir yumru vardı, üstelik sesim de çatallaşmıştı. Zaten günlerdir koşturmaktan, sıcağa girip soğuğa çıkmaktan halsizleşmeye başlamıştım, perşembe itibariyle iyice hasta oldum. Hava da yağmurlu ve soğuk mu! Kazak üstüne ceket giyip dolaştım. O gün fondöten almak için makyajcım ile Tekin Acar'da buluşacaktık. Fondöten'e bakalım, fara bakalım derken oracıkta makyaj uygulaması yaptılar. Bir gözüme kahverengi bir gözüme de gri mavi far sürdüler. Orada aynada bakarken kahverengi çok soluk ve belirsiz göründü gözüme, gri mavi biraz renk verdi, iyi oldu gibime geldi. Fondötenimizi alıp çıktık Tekin Acar'dan ve 2. seans ampul uygulaması için Hülya Hanım'ın mekanına gittik. Yüz bakımından sonra bir de sırt bakımı yaptı, yumuşacık olup çıktım.


Perşembe günü baba tarafından kuzenim Akay, sırf düğün için gelecekti taa Amerikadan. Hülya Hanım'la da işimiz bitince, kaloriferi en sıcakta açıp, doğru havaalanına yöneldim. Uçağın inmesini beklerken de Gloria Jeans' Coffee'de bir tost yedim. Akay'la sarıldık, kucaklaştık ve evimize gittik. Bu sırada annemler eşya taşıma işini sürdürüyorlar tabiki :) Akşam, Melih'de işten çıkıp bize gelince, GOP'taki Palet Pastanesi'ne gittik modellere bakmaya. Daha önceden konuşmuştuk, o akşama tüm modelleri hazır edeceklerdi. Ben bu pasta işini de anlamadım zaten, Palet'e daha önce gittiğimizde önümüze bir kitapçık koydular, "modellerimiz bunlar" diye, hepsi de nasıl çirkin, nasıl şekilsiz... Madem modeller bunlar, seçelim dedik ve 2 modeli işaretledik. İlgili kişiye gittiğimizde ne dese beğenirsiniz?? Kitapçıktaki modellerin hiçbirisi yokmuş ellerinde!!! "Eeeee??" diyerek bakakaldık tabi... Neyse, Perşembe akşamına ellerindeki modelleri hazırladılar bize göstermek için, onlardan birini beğendik. Tesadüf pastanın çiçek süslemesi benim gelin buketimle aynıydı, orkidelerden oluşuyordu. "Bu olsun" dedik ama maketin her yeri kırık dökük!!.. Cuma akşamına hazır edeceklerine söz verdiler, "tamam" deyip çıktık boynumuz bükük.


Benim içimden geçen Cuma gününe hiçbir iş bırakmamaktı. Zaten sabahtan Türk Japon Vakfı ile görüşecektik, sonra ben gelinliğimi almaya gidecektim, başka da birşey yapmam, dinlenirim, hamama giderim diye düşünüyordum. Tabiki öyle olmadı :D


Cuma sabah 10'da Türk Japon Vakfı'na gittik, Gülseren Hanım'la provalarımızı yaptık. Ben gelin ayakkabımı da götürmüştüm yanımda. Müziklerimiz belliydi, kısaca detayları konuştuktan sonra yürüyüş provalarına geçtik. Prova aşamasında bile o kadar heyecanlandık ki, ellerimiz terledi. Bir hızlı bir yavaş yürüyerek müziğimizi ayarlamaya çalıştık, sonuçta bir doğru bir yanlış tamamladık provamızı. Türk Japon Vakfı'ndan çıkınca koşa koşa La Bianca'ya gidip gelinliğimi aldım. Sevgilim arabada bekliyordu; ama kılıfın içinden görmedi tabi gelinliği :) O kocaman kılıfları arabaya sığdırmaya çalışmak ne büyük zevk... Allah isteyen herkese nasip etsin...

Hemen gittim gelinliğimi astım eve. O sırada yeni evimize beyaz eşyaların montajı için gelmişlerdi, koşa koşa çamaşır makinesi dersimi dinlemeye gittim. Teknik servis elemanı makineni bakımını vs anlattı, ben notlar aldım, sonra çalıştırmaya başladık. Makine gayet güzel de çalışıyor, "bir de boşaltmaya bakalım" dememizle makinenin içindeki bütün sular borudan taşarak yerlere akmaya başladı!!! Ben hemen elime bez, vileda, ne bulduysam aldım, yerleri silmeye başladım. 5-10 dakika bekledik kurusun diye, eleman o sırada boruyu söktü tekrar taktı, "yine deneyelim" dedik, bütün sular yine taştı. "Biz sucuyu arayalım makineyi anladık zaten" dedik ve diğer beyaz eşyalara geçtik.

Teknik servis elemanı mikrodalga fırını gösteriyordu ki, Sevgilimin yüzü duvara dönük vaziyette öööylece durduğunu farkettim. "Hayatım nooldu, gelsene" demem üzerine "buradan birşey akıyor" dedi ve bir baktık ki çamaşır makinesinin borusunun içinde kalan sular duvardan akmaya başlamış. Yine bir telaş ve panik ama yapacak birşey yok. Babam "siz balayındayken biz sucuyla hallederiz" dedi, zaten başka çare yok. Düğünden sonra Pazar sabahı kalktığımızda o duvar boydan boya kabarmıştı :((

Cuma günümüz bu yoğun tempo içerisinde geçerken saatler de ilerliyordu, hava kararmıştı. Akay ve Cuma sabahı gelen diğer kuzenim (Akay'ın ağabeyi) Başkut evde iki başlarına otururlarken biz sokaklardaydık. Annemler babama smokin almak için Armada- Panora dolaşıyorlardı mesela!! En son, saat 7 gibi, kardeşimi maniküre bıraktım ve ben eve döndüm. İyi ki de dönmüşüm, yengemler ve Gizemler, minik Ada ile geldiler, onlarla oturduk. Tabi bu sırada sesimin nasıl olduğunu sormayın bile... Konuşmayı yasakladılar bana, ıhlamur üzerine ıhlamur içirdiler :)

Günün yorgunluğunun etkisiyle gece bile o kadar hızlı geçti ki, evimde, yatağımda son gecem olduğunun farkına varamadan uykuya daldım. Böylesi daha iyi olmuştur belki kim bilir...

15 Eylül 2010 Çarşamba

Önümüzdeki Bayrama Evliyiizz

Geçtiğimiz hafta Şeker Bayramı idi. Herkesin geçmiş bayramı kutlu olsun.


Haftanın yarısı bayram olunca insan pazartesi, salı ve çarşambanın yarısında da iş moduna giremiyor tabi. Neyseki bizim ofisin de çoğunluğu yoktu ve tüm hafta boyunca ofis tatili yaptık. O nasıl oluyor demeyin, hiç telefon çalmıyor mesela, gelen-giden-toplantı yok. E bize de iş çıkmıyor, hal bu olunca.


Çarşamba günü öğlen çıktım ofisten, Sevgilimle matbaamızı aradık, davetiyelerimizin hazır olduğunu öğrendik. Ben önce koştur koştur La Bianca'ya gittim. Bayramda ayakkabımı almayı planlıyordum ama gelinliğimi görmeyeli o kadar uzun zaman geçmişti ki rengini, şeklini herşeyini unutmuştum. Gelinliğimi gördüm, küçük bir kumaş parçası aldım ve Kızılay'a gittim. Sevgilimle buluşup davetiyelerimizi ve etiketlerimizi aldık, çok da beğendik. Damgamız hazırdı, iplerimiz de hazırdı, bir an önce eve gidip yapmaya başlamamak için zor tuttuk kendimizi.


O gün eve döndüğümde bir güzel spor yaptım. Saat 7de düştüm yollara, sitede 3 tur yürüdüm. Kulağımda kulaklık, ooohh... Eve geldim, biraz dinlendim, 8 civarı David Amca ile Asthanga yoga yapmaya başladım. Yürüyüşün üzerine öyle yorulmuşum ki, yogayı tamamlayamadım bile... Tabi o gece pestil gibi uyudum.


Ertesi gün Bayramın birinci günüydü ve ben sabahın 8:30'unda uyandım!! O akşam iki aile bizde yemek yiyecektik. Bayramlaşma ve kahvaltı fasıllarından sonra evi toparlamaya başladık. Bir güzel sildik, süpürdük, annecim yemekler yapmaya başladı, ben de yanında durup izledim. Akşam 7 gibi annemler ve Sevgilim geldiler. Önce bahçede oturduk sohbet ettik biraz, sonra sofraya geçtik, yedik içtik, güldük.


Gece 12 gibi kalktılar, onlar gidince biz de Kuki'yi gezdirelim dedik. Ben taktım tasmasını çıkardım dışarı. Bizim yan evimizde de bir köpek var Jack Russel cinsi, hani Maske filmindeki köpekten. Yemek sonrası bahçede otururken köpeği serbest bıraktıklarını gördük. Hayvan tazı gibi bir o tarafa koşuyor bir diğer tarafa. Ben Kuki'yi çıkarmadan önce annem dışarıyı kontrol etti, sahiplerine sordu serbest mi diye. Onlar da evde dediler. Biz Kukiş'le dolaştık, eve dönüyoruz. Tam bizim evin köşesine gelince ben yine durdum, ortalığı kontrol edeyim dedim. Tam kafamı uzatmışken komşu köpeğinin evden fırladığını gördüm. Bir anda dondum kaldım ama yanımıza gelirse bağırırım korkuturum diye düşündüm. Bir yandan da beynim "Kuki'yi kucağına al!" uyarısı veriyordu ama kalakaldım öyle. Ve o salak köpek gözlerimin önünde geldi benim minik Kukiş'imin poposuna yapıştı. Kuki öyle bir çığlık attı ki kulaklarımdan gitmiyor. Ben de bağırmaya başladım, ama köpek hiç tınmıyor. Azıcık eğilmemle Kuki omzuma kadar sıçradı, köpek hala poposunda, bırakmıyor..


Bir ara yere düştü sonra yine zıpladı, yine yapıştı poposuna. O sırada bizimkiler yetişti, daha doğrusu babam aldı kucağına, eve götürdü. Tasmanın ucu elimde olduğu için ben de peşinden eve gittim, köpek hala yanımızda zıplıyor; ama ne zıplamak.. Benim omzuma kadar çıkıyor! Babam içeri girdi ben dışarıda kaldım; çünkü kapıyı açarsam eve girecek. Sonunda birisi, kim bilmiyorum, köpeği tuttu da biz de içeri girebildik. Tabi Kuki'nin poposu kan içinde. Hemen Baticon ve Tentürdiyot sürdük ve veterineri aradık. Veteriner de enfeksiyon kapabilir deyince, babamla kardeşim veterinere gittiler. Ben annemle evde oturmuş ağlıyorum. Sevgilimi aradım, ona anlattım durumu, onlar da üzüldüler. Yarım saat önce güle oynaya çıkmışlar evden, hemen ardından bu olay. Babamlar veterinerde antibiyotik iğne yaptırmışlar, geldiler eve. Kuki masanın altından çıkmıyor! Sevmek istiyoruz falan ama yaklaşamıyoruz bile. O gece hiçbirimizi uyku tutmadı tabi, birimiz yattı diğerimiz kalktı.


İnsan birçok şeye üzülüyor, tamam şöyle bir gerçek var, köpeği ne kadar tutmak istesen de bazen kaçıyor, engel olamıyorsun. Ama o akşam biz otururken (yan evde de misafirler vardı), o köpekle nasıl oynadıklarını gördük. Gözüne gözlük takıp fotoğraf çektirmeler, hayvancağızı her yöne çekiştirmeler, mıncıklamalar... E zavallı sıkılıyor ve de sinirleniyor tabi. Bir de üstüne misafirlerden biri sokağa salınca (evet resmen tasmasından tutup sokağa bıraktı) hayvan sinirini birşeyden çıkarmak istiyor. Tesadüf onun üzerine Kuki'yle karşılaşınca (zaten iki dişi köpek birbirini hiç sevmiyor), batırdı dişlerini.


İşte bayramın ilk günü bizim için güzel başlayıp kötü bitti. Gerçekten çok kötü...

31 Ağustos 2010 Salı

Ev Tadilatı - II

SONUNDAAAA!!!!!
Sonunda kabuslarım bitti, günlerim aydınlığa, gecelerim huzura kavuştu! Evet, koltuk takımımızı aldık sonunda ve 3,5 hafta gibi kısa bir süre içerisinde içine gömülmeyi planlıyoruz :)

Bu haftasonunun Zafer Bayramı ile birleşmesi bizim için büyük bir fırsat oldu. Cumartesi günü çalışıyordum. Saat 2'de ofisten çıktım, Sevgilimi evden aldım ve yönümüzü Siteler'e çevirdik. Siteler'in hemen girişinde büyük bir Doğtaş mağazası var. Biz aslında Doğtaş'ın İstanbul Yolu üzerindeki mağazasını gezmiştik ve felaket ötesi ürünler karşısında hayal kırıklığına uğramıştık. Buraya da girme niyetimiz yokken son anda fikir değiştirdik ve kapıdan girer girmez gördüğümüz modele vurulduk. Bkz. Resim :)))
Aldığımız takım bunun aynısı; fakat yerimiz az olduğu için tek berjer aldık. İleride sığdırabilecek gibi olursak veya evin duvarını öne çıkartırsak ikinciyi de alırız :) Koltuklar çok rahat (tam etamin yapmalık) içine bir gömülüyorsunuz ki, oooh öylece uyu... Sırt yastıkları çok şık, içinde mavi tonları olduğu için perdelerde de mavi kullanabiliriz. Duvarların rengi Filli Boya'nın Kum Beji rengi olacak. Halı da hepsini toparlayan birşey olabilir. Hatta şimdi aklımdan koyu lacivertler falan geçiyor.. Bakalım...

Evet, koltuk takımımızı ilk görüşte çok beğendik; ama hemen karar vermeyelim tüm Siteler'i dolaşalım istedik. Ne var ki birçok mağaza gezmemize rağmen değil beğenmek, üzerine oturup denediğimiz ikinci bir takım bile olmadı. Tabi Siteler'i sırf koltuk takımına bakarak dolaşmadık, aklımızın diğer köşelerinde yatak odası takımı, yemek masası da vardı. Geçen sene beğendiğimiz yatak odası takımının durup durmadığını görmek için Yataş'a gittik. 3 katlı Yataş mağazasının ikinci katında duruyordu geçen sene. Biz de bu yüzden mağazaya girer girmez 2. kata çıktık, takımımızı göremeyince de büyük hayal kırıklığı yaşadık. Belki başka birşey beğeniriz düşüncesiyle tüm katları gezdik; ama hiçbiri gönlümüzü çelmedi. Burnumuzu çeke çeke çıkışa yöneliyorduk ki, mağazanın diğer köşesinde gördüm yatak odamızı. Yatakbaşı, gardrobu, iki komidini ve aynalı şifonyeriyle hayallerimizdeki gibiydi. Hemen gittik, satıcıyla konuşmaya başladık, iyi bir pazarlık da yaptık ve ertesi gün ailelerle gelmek üzere sözleştik. Siteler'den çıkmadan önce Doğtaş'a da tekrar uğrayıp ertesi gün ailelerle geleceğimizi söyledik ve çok acıkan karınlarımızı doyurmak için Ankamall'a koştuk, neşe içinde :)

Pazar günü hızlı başladı. Bizim evin şu an için en acil tadilat konusu elektrik ve su tesisatı. Sonuçta onlar yapılmadan ne boya olur, ne fayans takılır, ne de tesisatın mevcut haliyle o evde yaşanır. Babama arama konusunda günlerdir baskı yapıyor olmamıza rağmen son dakikacılığımızla elektrikçiyi pazar günü gelmeye ikna edebildik. Pazar sabahı 11'de kalktım, 11:30'da elektrikçi bizim evdeydi, o derece :) Giyindik, hazırlandık 43 numaramıza gittik. Ustaya tek tek yapılacakları gösterdik, o da olurunu olmazını söyledi, anlaştık. "Ne zaman başlayabilirsiniz" diye sorduk, "Haftaya cuma" diyince annemin saçları diken diken oldu!.. Uzun süren gerginlikten sonra onu da kabul ettik ve az sonra gelecek olan su tesisatçısını beklemeye başladık. Bu arada Sevgilim ailesiyle geldi, onlarla konuştuk, yerleşim planı düşündük. Su tesisatçısı gelince ona da yapılacak işleri gösterdik; ama fiyatta anlaşılamadı bir türlü. Biz adamlara yine de başlayın dedk; fakat ertesi gün adamlar geciktiler. Babam da hemen arayıp hiç gelmeyin dedi, böylece su maceramız başlamadan bitti.

Gelecek gidecek kimse kalmayınca biz de iki aile konvoy halinde Siteler'e gittik, beğendiğimiz takımları göstermek için. Bizim beğendiklerimizi aileler de çok beğendi ve hem koltuk takımımızı hem de yatak odamızı aldık :) Hem kutlama hem de yorgunluk atmak için maaile yemeği bizde yedik, Tadım'dan pizza söyledik, çatal bıçak bile kullanmadan kutulara gömülüp yedik.

Pazartesi günü ise farklı bir programımız vardı, elbise konusuna el atacaktık. Sabah 8:30da kalktım (iş yok ya erkenden uyandım!) kahvaltı, yoga derken saat 11'de boyacı geldi. Yarım saat kadar onunla konuştuk, evi gösterdik. Sonra annemle Emek 8.Cadde'nin başındaki
Alışveriş Home mağazasından çeyizlikler almaya gittik. Burası 2 katlı çok şeker bir mağaza. Üst kat nevresim takımları, yorganlar, havlular, alt kat tencere, tabak, çanak, ne ararsan var. Biz de bir pike takımı, bir nevresim takımı, 6 kişilik çay takımı, birkaç aksesuar aldık. Sıra günün asıl programına, kıyafet denemelerine geldi. Dikmen'de Çağrı diye bir mağaza var, ben nişan elbisemi oradan almıştım. İlk olarak oraya gittik; ve anneme 2, evet 2 elbise aldık. O kadar komik rakamlar ki düğünde giymese bile evde bulunsun, başka bir yere giyer diye aldık. Oradan Karum'a gittik, mağaza mağaza dolaştık, kardeşime çok şık bir mini elbise aldık. Böylece bizim tarafın kıyafet derdi bitmiş oldu (en azından worst case'ler tamam)

Bu akşam da ablalar için kıyafet bakacağız, dilerim işimiz rast gider. Ondan sonraki en önemli adım davetiyeler. Yarın akşam da o bitecek umarım!!
Sevgiler...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Haftasonu Dediğin

Haftasonu dediğin böyle olmalı.

Cumartesi sabahı saat 7:30 da otobüse binmeli, İstanbul'a doğru yol almalı. Sabah serinliğinde yola çıkmak bir güzel oluyor ki sormayın... Sevgilisi yanında olmalı insanın ama otobüslerde televizyon olmamalı.. İster istemez herkesin gözü televizyona takılıyor ve ne yolun farkına varıyorsun ne sevgiliyle yapılan yolculuğun tadına..

21 Ağustos Cumartesi sabahı serin ve sakin bir yolculuğun ardından minik yeğenimiz Rüya Ada'nın 1. yaş günü partisine katılmak için tam vaktinde İstanbul Ataşehir'e inmiştik. Parti kuzenimin evine çok yakın olan bir kafede, Ceviz Ağacı'nda yapılacaktı. Ben İstanbul'u doğru düzgün bilmem, zaten geliş gidişlerim hep günübirlik olmuştur. İlk kez bu ziyaretimizde 1 gece kaldım. O da bambaşka bir gece oldu!!

Otobüsten indiğimizde kuzenimin eşi (Sevgilimin kankası) karşıladı bizi, beraber evlerine gittik, bebişimiz yeni kalkmıştı uykudan, mahmur gözleriyle karşısında bizi görünce çok şaşırdı, ama tanıdı da. Minik dişlerini göstere göstere gülümsemeye başladı. Karşınızda küçücük bir insan var yaa, yeni bir insan ve sizi tanıyor! Bu çok değişik bir his.. Annem, babam ve kardeşim Ada Hanım'a öğle yemeğinde eşlik etmek üzere yengem ve dayımla beraber kuzenlerimde kalırken biz de (ben, Sevgilim, kuzenim ve eşi) Ceviz Ağacı'na ortamı süslemeye gittik. Partinin başlama saati olan 14:00'te herşey hazırdı ve doğumgünü kızı da cici elbisesiyle kafeye gelmişti. :D

3 saat boyunca kutlamalar yaptık, fotoğraflar çektik, pastalarımızı yedik, hediyelerimizi açtık. Saat 5'te partinin bitmesiyle annemlerin İstanbul'dan ayrılma vakti de gelmiş oldu; çünkü dönüş biletlerini aynı gün 19:30'daki otobüse almışlardı.

Ada Hanım'ın uyku saati geldiğinden herkes eve giderken, Sevgilimle ben İstanbul'da gezintiye çıktık. Önce motorla karşıya geçip, benim çok sevdiğim Ortaköy'e gittik. Hemen girişte küçük bir dükkan gördük, Osmanlı motifli eşyalar satan sevimli bir yer. Epey bakındıktan sonra iki tane yuvarlak yastık kılıfı aldım. Yeşil kaftan kumaşı üzerine altın sarısı çiçek işlemeleri var. Bence şık oldu :) Kısa bir Ortaköy turu attıktan sonra akşam yemeği için kuzenlerimle buluşacağımız Taksim'e gittik. Saat henüz erken olduğundan İstiklal'de aşağı doğru yürüdük. Sevgilim bana köz mısır aldı ve yürüyüşümüzün sonunda beni götüreceğine söz verdiği Ara Cafe'ye gittik. Sevgilim bir Ara Güler hayranı olduğundan, ben de doğumgününde ona Ara Güler's İstanbul kitabını almıştım. Aslında bu gezimizde kitabı imzalatmak istiyorduk; fakat haftasonları Cafesine gitmediğini öğrendik. Gerçekten de gittiğimizde orada değildi. Biz de birer kahve içtik, sohbet ettik, vaktin geçmesini bekledik.

Bu yazı yeterince uzun olduğu için akşam maceralarımızı yarına saklıyorum. Son olarak

İstanbul Hatırası :)

6 Ağustos 2010 Cuma

2010 - 2011 Sezonu Açıldı

Eveet, yaz tatilinin sona ermesiyle 2010-2011 sezonunu açmış bulunmaktayız. 23 Temmuz Cuma gecesi işten çıkar çıkmaz kendimizi AŞTİ'ye attığımız ve 31 Temmuz Cumartesi gece yarısına kadar kendimizi denize, kumlara, yemeklere teslim ettiğimiz çok güzel bir tatil geçirdik. Biz Denetko'ya annem, ben, Özüş gittik; ama yengemler ve kuzenim de eşi ve 11 aylık kızıyla ordaydı. Zaten Denetko kalabalık güzel, yalnız yalnız hiç çekilmiyor.


Bir haftayı dolu dolu yaşadık diyebilirim, pazartesi günü "Geleneksel Pırtı Günü"müzdü zaten, sosyete pazarında gezdik dolaştık. Kendime 3 çift ayakkabı, Sevgilime Lacoste ve Burberry t-shirtler aldım hihihihi.. Evimiz için de misafir takımı olarak kullanılmak üzere tek kişilik Burberry nevresim takımı aldım. Hepsi de süper ucuzdu, zaten pırtı olayını bu kadar sevmemin tek nedeni ucuzluğu.

Bir sabah kalktığımızda evimizin önündeki yolları seller götürüyordu, minderler sırılsıklam, dergiler kitaplar hamur olmuş, minik Ada'cığın puseti bile su içindeydi. Evde oturacak yer kalmadığından İskele'ye kahvaltıya gittik. Çay ve gözleme (acılı patatesli kaşarlı), oooohhh muhteşemdi..


Bir başka gün bu sene mutlaka yapmak istediğim tekne turuna katıldık. Bir sürü koyda durduk, buzzz gibi sulara girdik, saatlerce yüzdük. Tabi ben, krem sürünmeme rağmen, oldukça yandım. Akşam eve döndüğümüzde acıdan oturamıyordum.

Tatilimizin başında kuzenim elini incitti, bana da Ada ile ilgilenmek için fırsat çıktı. Giydirdim, soydum, mamasını yedirdim, gezdirdim, banyo bile yaptırdım :D Çok güzel bir duygu çookk...

Sonracığıma, akşamları yemekleri ben yaptım, tamam 2 akşam ben yaptım, ama bir tanesi 1 haftaya bedeldi zaten.. Ben de inanamıyorum; ama hünkarbeğendi yaptım, hem de tavuklu, yanına da (kardeşim patlıcan yemediği için) makarna yaptım, tabi bir de salata. İkinci akşam daha kolaydı, kuzenimle birlikte tavuklu havuçlu noodle yaptık. Onda da 7 kişi için 2 paket makarna açtığımızdan ve makarna süzgecimiz 2 paket makarnayı almadığından çook ama çoook eğlendik..

Bol bol rakı içtim.. Hatta her akşam içtim, yola çıkacağımız akşam bile.. Güneşi batırırken bira içtim, gazinoda gündüz birası içtim, eh haliyle şimdi biraz göbeklendim :)

Vakit buldukça bisiklete bindim, etamin yaptım (tabiki onları da götürmüştüm yanımda!!), yine de etaminimi hala bitiremedim.. Şimdi hazırlıklara daha derin girişince hayatta vakit bulamam artık.

Tabiki her güzel şeyin bir sonu var, biz de Cumartesi akşamı gözyaşları içinde vedalaştık, sarıldık öpüştük ve çok güzel bir hafta bu şekilde sonlandı. Seneye Denetko'ya evli olarak kocamla birlikte gideceğim, çok heyecanlı yaaa.. Hep birlikte nice senelere, nice tatillere...