eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğlence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2013 Çarşamba

Sertifikalı Sushiciiii


Bu akşam Gazi Osman Paşa Quick China'da sushi kursuna katıldım. "2,5 saatlik bir kursta ne öğrenilir ki" diyordum ama sushinin temelini kaptım.

İlk adım malzemeleri tanımaktı, tanıttılar. İkinci adım tarifleri almaktı, anlattılar, üçüncü adım pratik yapmaktı, yaptık. Çok keyifli bir akşam oldu. Katılmak isteyenlere www.sehirfirsati.com adresinden indirimli eğitim fırsatlarını takip etmelerini öneririm.

Yukarıda gördüğünüz sushileri ben yaptım. Malzemelerin de Metro gibi büyük alışveriş marketlerinde bulunabildiğini öğrendim. Bundan sonra evde sushi partileri vermeye başlıyorum, haberiniz olsun, beklerim.

Sevgiler...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Just for Fun

1- Şimdi Google Translate'i aç


2- Türkçe'den İngilizce'ye çeviri kısmına "Mahmut Tunçer" yaz

3- Çeviriyi oku :)



Hayat sürprizlerle dolu...

15 Haziran 2011 Çarşamba

Şarkılı Türkülü Bir Gece

Cuma akşamı çok değişik bir organizasyona ev sahipliği yaptık. Aslında annemler ev sahipliği yaptı ama ha onlar ha biz..

Annemin ağabeyi, yani büyük dayım Kültür Bakanlığı korosunda idi, yengem hala orada. Dayımın sesi çok güzeldir zaten, her toplantıda patlatır birkaç tane. Annemlerin yan komşusu da Türk Sanat Müziği'ni çok seven, dinleyen söyleyen bir insan. Sesi çok güzel, üstelik akordiyon çalıyor. Babam da (kayınpederim) Türk Sanat Müziği'ne bayılır, evde hep TRT 4 açık.. Annemlerde kulak dolgunluğu var, eskiden evlerde hep dinlenirmiş, bizde de sağdan soldan duyduklarımız var işte.

Elimizin altında böyle nimetler varken değerlendirelim dedik ve Cuma akşamı herkesi bir araya topladık. Sofralar donatıldı akşam yemeği için, çeşit çeşit mezeler konuldu ortaya. Açık büfe misali, herkes aldı tabağını geçti salona, rakılar şaraplar açıldı, bir sohbet bir muhabbet... Karınlar doyunca bu sefer başladık şarkılar türküler söylemeye.

Saat 8de başlayan gecemiz 1:30'a kadar susmamacasına sürdü. "Bir Dalda İki Kiraz"ı söylerken diğer yengem şefliğe soyundu. Şarkının bir bölümünde "yalnız kızlar" diyor biz söylüyoruz, başka yerinde "yalnız erkekler" diyor onlar söylüyor, sonra elleriyle "hep beraber" işareti yapıyor, beraber söylüyoruz. Gülmekten yerlere yattık, videoya da çektik, kaçar mı hiç :D

İçkinin su gibi aktığı gecemiz (!) yağış yüzünden evin içinde oldu, yoksa asıl plan bahçede oturup, sitemize de yayın yapmaktı :)

Ne güzel şey aile olmak, birlikte olmak. Keşke hep böyle bir araya gelebilsek, insan ne çok istiyor...

18 Ocak 2011 Salı

Stop-Motion Video

Çok eğlenceli bir stop-motion video gördüm Juve'nin sitesinde. Linki de şöyle SHE EXPLORES SHE COLORS . Dilerim sizin de hoşunuza gider.

24 Aralık 2010 Cuma

2 Hafta Kaldı, Dayan

2 haftadır değil yazı yazmak, blog sayfasını açmak bile gelmiyor içimden. Demiştim ya bu Merkür beni mahvetti diye, gerçekten de öyle, şu 7 Ocak bir gelse... Herşey mi ters gider, insan bu kadar mı üzülür, asabı bozulur.. Neyseki yarın Cumartesi, üzerimdeki tüm kötü enerjiyi atacağım, yepyeni bir haftaya başlayacağım.
İyi mi kötü mü bilemiyorum ama zamanın çok hızlı geçtiğini farkediyorum yine bu günlerde. Pazar geceleri insanın kalbi sıkımaya başlar ya "yarın Pazartesi" diye, önümüzde uzuuun bir hafta var derken, bir bakıyorum Cuma gelmiş. İşin tuhaf tarafı geriye bakınca geçen Cumartesi Pazar o kadar uzak geliyor ki, sanki hiç yaşanmamış gibi. Oysa ki ne güzeldi; Canım Şuşucuğum bizi yemeğe davet etti, ne de güzel mamalar yapmıştı, bütün akşam güldük, eğlendik, yedik içtik. Pazar günü dinlenme, gezme tozma günü oldu. Yılbaşı alışverişi öncesi pazar araştırmasına çıktık, ne keyifli :) Yılbaşı akşamı için Monopoly - Elektronik Bankacılık ve Tombala aldık. Bu haftasonu ilk monopoly turnuvasını yaparız belki... Oyunun içinden pos makinesi gibi birşey çıktı, eski kutularda çıkan paraların yerine de 6 adet kredi kartı. Pos makinesinin bir tarafı + işlem yapıyor, bir tarafı -. Yani + tarafa koyup 10 yazarsanız 10 M ekleniyor kartınıza. Böylece artık param kayboldu, sayamadım edemedim derdi kalmıyor. Bana sorarsanız o paralar oyunun çok keyifli bir parçasıydı; ama devir teknoloji devri naapalım...
İçinde bulunduğumuz haftadan hiç bahsetmek istemiyorum, mümkünse yaşanmamış sayalım. Ama haftasonu için güzel planlarımız var. Siteler'e gidip cilası tamamlanan sehpamızı alacağız. Bir de internette geze toza bir sehpa modeli beğenebildik sonunda. Siteler'deki bir atölyeyle onu yapmaları için konuşacağız. Bir de yılbaşı hazırlıkları var tabi, başlamak lazım artık :)

Mutlu haftasonları...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Hoşgeldin Kış

Ne güzel bir haftasonuydu.. Asında biraz karmaşık başladı ancak çok ama çok güzel bitti. Cumadan başlayalım:

Cuma akşamı 6'da çıktım işten, dolmuş durağına doğru yürümeye başladım. Bindiğim yer ilk durak olduğu için normalde bekleyen 2-3 dolmuş olur; ancak cuma günü hiç dolmuş yoktu. İçime kötü bir his düştü ama beklemeye başladım, yapacak birşey yok. 10-15 dakika kadar bekledikten sonra dolmuşun ışığı göründü uzaklardan. 10 dakika da içinde bekledikten sonra hareket etti. Hareket ettiğim saat normal bir günde benim 100.yıl pazarında indiğim saatti. Ve biz çıktık yola. Allah'ım nasıl bir trafik. 2.vitese geçmenin imkanı yok, her yer kilit. Dur kalk, dur kalk yapa yapa 2 saatte, evet tam 2 saatte gittim eve.

Sevgilim o akşam bir konsere gidecekti, beni eve bıraktıktan sonra yollara düşünce ümidi kestim kendisinden. "bu gece ya konser salonunda ya da evinde uyur" diye düşündüm. Sevgilim konserdeyken kar da yağmaya başlamaz mı, ama ne güzel yağıyor, masal gibi. Zarif zarif düşüyor taneler... Ben de aldım bilgisayarımı kucağıma bir yandan düğün fotoğraflarımızı düzenliyorum, bir yandan da bir film buldum onu izliyorum. Kar şiddetini artırdıkça rüzgar da uğultusunu yükseltti. Derken televizyon 1-2 cırt mırt etti ve digiturkün yayını kesildi. Bizim Digiturk antenimiz çatıda duruyor, e tabi rüzgar yüksekte daha şiddetli esiyor ve anteni sallıyor. O sallandıkça bizim yayın kesiliyor. Biraz bekledim, gelir dedim ama tık yok. Ben de kendimi bilgisayarıma adadım, sessiz sessiz oturdum evde. 1-1,5 saat geçti ama ne gelen var ne giden, sıkıntıdan patlayacağım. Çıktım yukarı ütü yaptım, çamaşır attım makineye, yine indim aşağıya oturdum kös kös. Saat tam onikiydi ki kapı çaldı ve hiç ummadığım bir şekilde Sevgilim geldi. Bizim sitenin yokuşu çok dik, her yer rahat olsa da arabayı orada bırakıyoruz çoğunlukla. Neyseki o yol henüz buz tutmamış, kolaylıkla çıkmış. Çok yorgun olduğumuz için hemencecik yattık uyuduk.

Cumartesi günü bembeyaz bir sabaha uyandık. Cuma gecesinden kombimizin derecesini yükseltmediğimiz için ev buz gibiydi. Hırkalar, çoraplar giydik, çayımızı kahvemizi aldık. İkimizin de dışarıda işi verdı, hazırlandık yollara düştük. Saat 12 civarı işlerimizi halledip mahallemizde buluştuk. Ev için birkaç şey aldık, kasaba uğradık ve küçük kebapçımızda öğle yemeği yedik, evimize döndük. Normalde o günün şöyle bir özelliği vardı, ben yengemleri çağırmıştım akşam oturmasına. Kar yağınca ertelemek durumunda kaldık tabi. Oysaki geçen haftamı tarif aramakla geçirmiştim hep :(  Sabah kombiyi açtığımız için döndüğümüzde evimiz sıcaktı. Yine çaylar kahveler konuldu, oturduk öyle. Akşam yemeği için ne zamandır yapmak istediğim balkabağı çorbasını yaptım. Lezzetli oldu ama o balkabağını soymak ne kadar zor birşey!! Of yani offf...

Çorbamızı içtik, bir de annemin gönderdiği böreklerden indirdik midemize, tam yemek sonrası uyku moduna geçmiştik ki, bahçede kar altında mangal partisine davet edildik. Kalktık, hazırlandık, çıktık evden. Nasıl bir tipi!! Kar yağıyor ama deli gibi rüzgar var ve kar tanelerini yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı, sağdan sola, soldan sağa savuruyor. Ben elime şemsiye almıştım ama bana mısın demiyor. Arabayı çıkartmakla da uğraşamayacağımız için yürümeye başladık. Kar altında yürümek çok romantik, bayılırım; ama bu yürünecek bir kar değilki, bildiğin fırtına. Engelleri aşa aşa parti alanına ulaştık. Bir baktık mangal yanmış, kestaneler atılmış bile. Hemen kestanelere hücum ettik, sıcak sıcak yedik. Ardından sucuklar geldi, bir de kocaman bir tencere sıcak şarap. Yedik, içtik, güldük, donduk ve mangalı söndürdük. 1,5-2 saatlik maceramız gece 10 civarı sona erdi. Biz evimize doğru yola çıktık ama ikimiz de öyle donmuşuz ki yürürken katır kutur sesler çıkarıyorduk :D Tabi bu arada içimizin dışımızın sırılsıklam olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Eve geldik, üstümüzü değiştirdik ama nasıl titriyoruz. 3'lü kanepemizin sırt minderlerini kaldırdık, ikimiz yanyana sığıştık koltuğa, üstümüze çektik battaniyemizi, Prison Break izlemeye başladık. Sevgilim kollarımda uyuyakaldı sonra, ne büyük bir mutluluk...

Pazar günü ise annemlerde kahvaltı, Cepa'dan atkı, eldiven, bere alışverişi, annemlerde 5 çayı ve eve dönüş rotası dahilinde çok güzel bir gün geçirdik. Hava yağışlı olmasına rağmen Cumartesi gününden ve özellikle akşamından çok yumuşaktı. İşte böyle de anısı kaldı :

5 Kasım 2010 Cuma

Kısa Bir Mola

Bugün ofis olarak haftasonunu geçirmek üzere Antalya'ya gidiyoruz, çok heyecanlıııı...

Bu her sene düzenlenen bir etkinlik. Ofisimizin bağlı olduğu şirketin dünyanın birçok ülkesinde ve şehrinde ofisleri var. Her sene, tüm dünya ofisleri, bir ülkede gerçekleştirilen etkinliğe katılıyorlar. Bu sene de bizim ofisimiz düzenliyor ve Antalya'da yapılıyor.. 3gün boyunca yeme-içme-gezme ve spor!

Yarın gün boyu futbol ile voleybol turnuvaları olacak. Ben de voleybol takımındayım!! 2 haftadır Pazar günleri ODTÜ'de buluşup antrenman yapıyoruz. Bu haftanın başından beri de ofisin bahçesinde voleybol oynuyoruz. Formalarımız bile hazır, üstünde isimlerimiz yazıyor. Çok heyecanlıyım, umarım ilk maçta elenmeyiz de tadını çıkarabiliriz biraz.

Antrenmanlarımızın ne seviyede olduğunu şu diyalogdan çıkarabilirsiniz:

M: Bu kızlar ne yaptığını zannediyor?!!??
A: Niye ne oldu?
M: Ağacı adam zannedip ağaca atıyorlar topu, adam mı o ağaç ağaç çam ağacı!!!
A: :)))))))

Bayıldım yaaa!!!... Kesin kupayla dönüyoruuuzz!!

15 Ekim 2010 Cuma

Heyecan Dorukta


Ve biz arabalara doluşup Türk Japon Vakfı'na doğru yol almaya başladık. Sabahtan o ana kadar aşırı bir heyecan yoktu içimde. Sanki başkasının düğünüymüş de ben de davetliymişim gibi hissediyordum; ancak herkes beraber evden çıkıp, bizi arabaya bindirip anneciğime, babacığıma ve Özüşüme el sallayınca durum bana dank etti. Bir anda her yerimi ateşler sarmaya başladı, gözler tabiki yine doldu.

Yol boyunca güle oynaya, sarıla öpüşe gittik. 18:45 civarında Türk Japon Vakfı'nın önündeydik; ancak bizden önceki düğünün tebrik safhası henüz bitmemişti. Her yer çok karanlık bu nedenden. Bizi arka yoldan gelin odamıza doğru götürdüler. Yol boyunca fotoğrafçılar ve kameralar çekti bizi. O anları pek hatırlamıyorum desem inanır mısınız bana??

Gelin odamıza girer girmez garsonlar içki ve kanepe servisi yaptılar. Benim heyecandan gözüm birşey görmezken bir baktım ki, Sevgilim almış tabağı kucağına yumulmuş :)) Ardımızdan arkadaşlarımız ve Gülseren Hanım geldi, 2-3 sefer daha yürüyüş provası yaptık. Benim o boyuma uygun, güzel gelinliğim sürekli ayakkabıma takılmaya başlamaz mı!! Zannedersiniz hiç boy ölçüsü falan aldırmamışım!! Öyle bir takılmak ki adım atamıyorum. Provalardan sonra gelinliği tekrar giymeme karar verdik, çünkü üzerime tam oturmamıştı. Bu sırada bizim ofisten kızlar geldiler provayı izlediler, el sallaştık uzaktan ve saat 19:30 oldu, kapıların açılma saati...

Ben koştur koştur gelin odasına girdim, Dilek ve Gülce de peşimde, erkekleri çıkarttık odadan ve kızlar tekrar giydirdiler beni. Bu sefer tam oldu gerçekten de, yürürken hiç sıkıntı çekmedim. Giyinirken ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim, kafamı kaldırdığımda saat 19:50 idi. Şuram iyi mi buram iyi mi diye konuşurken arkadaşlarımızı salona yönlendirdi Gülseren Hanım, ben de fırsattan istifade bir kadeh beyaz şarabı diktim kafama. Aynı anda da giriş müziğimizi duymaya başladım.

O dakikada Gülseren Hanım'la göz göze gelip, "bu gerçek mi, başladı mı?" diye sorduğumu hatırlıyorum!!! Ve işte müziğimiz: Roméo et Juliette - Aimer

Juliette solosunu söylemeye başladığında kapılar açıldı ve Melih dışarıya çıktı. Onun ardından ben çıktım dışarıya, kalbim güm güm. Herkes alkışladı, ayağa kalktı ve biz yavaş yavaş yürümeye başladık. Salon öyle tıklım tıkış kalabalık değildi; ama tam bizim istediğimiz gibi tüm sevdiklerimizden oluşuyordu. Yürürken bir yandan müziğe ayak uydurmak istiyordum ama müziği duymak ne mümkün, kulaklarımdaki tek ses kalp atışlarım... O yol hem çok kısa hem de çok uzun geldi, insan her duyguyu bir anda yaşayabilir mi? Şuşucuğum'la göz göze geldik yürürken, birbirimize gülümsedik kocaman. Ve işte merdivenlerin başındaydık.
Merdivenlerden çıkmadan önce ikimiz de duracaktık, ben iki elimle eteklerimi tutacaktım ve ben önden, Melih 1-2 basamak arkamdan çıkmaya başlayacaktık. Durduk, eteklerimi topladım, birinci basamağı çıktım; ama bacaklarım tir tir titriyor ve bastığım yer merdiven mi, boşluk mu asla anlayamıyorum. İkinci basmağı çıkmak için harekete geçtiğimde yerdeki bacağım zangır zangırdı. Ayağımı yere koyarken yan basmamla elimi Melih'e uzatmam bir oldu. Allah'tan o anda onun da bütün dikkati benim üzerimdeydi ve hemen belimi tuttu. Ondan güç alınca hemen toparlandım ve üçüncü basamağı rahat bir şekilde çıktım. Heyecan, açlık ve beyaz şarap birleşince böyle etkileri olabiliyormuş demekki...

Merdivenlerimizi çıkıp masamıza oturduk, nikah memurumuz geldi. Şu an net olarak hatırlayamıyorum; ama Melih'in söylediğine göre o kadar ayarlamaya çalışmamıza rağmen biz masaya oturduğumuzda müzik bitmemiş hala ve sesini kısmak zorunda kalmışlar. Ben heyecan içerisinde bir salona bir nikah memuruna bakıyorum. Önce nikah şahitleri davet edildi, onları görmek bile beni rahatlattı biraz. Malum konuşmaların ardından memur bey bana dönerek sorusunu sormaya başladı. Hani bazen hissedersiniz ya ağzınızı açsanız bile sesiniz çıkmayacaktır, ben de öyle hissettim (zaten sesim hala kısık) ve memur bey konuşurken hafifçe "ıhm" yaptım. Soruyu bitirdiğinde mikrofona yaklaşıp "EVET" dedim. Memur Sevgilime de sordu aynı şekilde ve o öyle güzel "EVEETT" diye bağırdı ki... Şahitlerimize sordu, bizi karı-koca ilan etti, defterlerimizi imzaladık ve kocacığım beni öptü. O anda üzerimize beyaz balonlar yağmaya başladı, ikinci müziğimiz çalmaya başladı : Cher - It's In His Kiss

Nikah memurumuzla da el sıkıştık, aile cüzdanımızı teslim etti bana ve fotoğraf bölümüne geldi sıra. Şahitlerimizle de fotoğraflarımızı çektirdik, artık salondan çıkma vakti. Tabi balonları görünce benim miniğimin çocuk olası tuttu yine, balonlarla oynaya oynaya, patlata patlata çıktı salondan...
Gelin odasına döndüğümüzde heyecanla karışık bir ağlama tuttu beni... Garsonlar su getirdiler, biraz içtik ferahladık, ya evliydik artık ötesi var mı!!??? Tüm konuklar da salona çıkınca Güseren Hanım bizi de yönlendirdi, Düğün Marşı eşliğinde salona çıkıp şarkımızla ilk dansımızı yaptık : Neil Sedaka - You Mean Everything To Me

Bundan sonrası eğlenmeye kalmıştı artık. Tebrikleri kabul etme faslından sonra baktık ki herkes donuyor, masalar içeri taşındı. Tabi bu sırada birkaç kişi soğuktan etkilenip gitmişti bile, buna üzüldüm gerçekten... Gece boyunca biz çok eğlendik, güldük, dans ettik, herkes de eğlenmiş. Size birkaç fotoğraf daha :)

Çıkışta da evimizin yakınındaki bir bar olan drunk'a gittik arkadaşlarımızla. Orada da eğlendik, dans ettik ama en önemlisi birşeyler yedik!! Yediklerimiz patates kızartması ve sosisten ibaretti ama olsun. Saat 2 civarında drunk'ın kapanması, içilen içkilerin çarpması sonucu eve teslim vaktinin geldiğini anladık. 5 dakikalık mesafede olan sitemize çıktık, yolumuzun başında durdu arabamız. Kocacığım beni aldı kucağına, almasıyla indirmesi de bir oldu "bu ne kadar ağırmışş" diye. "Peki" dedik, "eve kadar yürüyeyim madem, ama kapıdan sen sokacaksın" anlaşma sağlandı, ben evimizin önüne kadar yürüdüm, kapıda Kocacığım kucağına aldı beni ve kapıdan öyle girdik. İşte bunlar da onun resimleri :))

Daha sonrası da bize kalsın di mi ;)))

26 Ağustos 2010 Perşembe

Çılgın İstanbul Geceleri

İstanbul'da haftasonu maceralarımıza devam ediyoruz...

Cumartesi akşamı saat sekiz civarında kuzenim ve eşiyle buluştuk, rakı balık yapmak üzere fasıllı bir mekan aramaya başladık. Sevgilimin daha önceki istanbul gezilerinden birinde gittiği ve çok eğlendiği, Çiçek Pasajı içindeki, Nevizade Sokağı'na girdik. Lokantanın ismini tam hatırlayamayacağım ama "Kazım Usta'nın Yeri" gibi bir ismi vardı. Masamıza kurulduk, bu arada yolda birkaç ortak arkadaşımız daha katıldı gruba, mezelerimizi seçtik, rakımızı açtık. Mobil fasıl grubu yan lokantada çalmaya başlamıştı, onlar çaldıkça biz söyledik, oynadık, çok eğlendik. Tabi bizim bu kadar eğlendiğimizi gören fasılcı arkadaşlar yarım saat sonra
bizim başımızda bittiler. Ve işte şekil 1-A'da beni kulağımda zurna ile görüyorsunuz... Bol bol güldük, eğlendik, şarkılar söyledik. Sonradan katılan arkadaşlar uzun kalmadılar. Saat 11'e doğru da sallana sallana biz kalktık masadan. İşin kötü tarafı balkonda oturmuştuk ve şimdi inmemiz gereken daracık bir döner merdiven vardı. Kazasız belasız lokantadan çıktıktan sonra yine Sevgilimin çok methettiği Alman Birahanesi'ne gittik. Günün özel biraları arasında Caramel diye birşey vardı, onu istedim. Ancak o kadar rakının üstüne bira pek iyi gitmedi ve ben biramı Sevgilime devrettim. Nevizade'den çıktığımızda yamuk yumuk yürüsem de bilincim yerindeydi; fakat bira durumu biraz kötüleştirdi. Alman Birahanesi'nden çıkınca gittiğimiz diskoda Sevgilim benim için garsona Türk Kahvesi sorunca aralarında hoş bir diyalog geçti. Diskoda da 2-3 şarkıda dans edip midemizdekileri iyice çırptıktan sonra baylardan gelen yoğun istek üzerine biraz ilerideki rock bar'a gittik. Yine nasıl dar bir merdiven ve tabiki kapkaranlık bir mekan. Sahne şeklinde düzenlenen minik platformda irice ve hayli kabarık saçlı bir solist, yanında tıfıl kalan gitaristler.. Karşılarında ise onları opera izler gibi dinleyen seyirciler. Sevgilim ve kankası kendilerini tutamayıp sahnenin önünde dans etmeye ve şarkı söylemeye başladılar. Ben de onların fotoğraflarını çekmek için sahnenin diğer köşesine yaklaşıyordum ki, kafasını geri atan bir rockçı'nın uzun ve kıvırcık saçları yüzümü kapattı. Tabi ben hemen rotamı değiştirip, başka bir köşe buldum kendime. Bu mekanda en fazla 15-20 dakika kaldıktan sonra kendimizi İstiklal'e attık.

Sanmayın ki İstiklal'de uslu uslu yürüdük. Biraz ilerimizde çingenelerin dans ettiğini görüp karşılıklı göbek attık. Az daha ileride horon tepen bir gruba katılıp son kalan kurtlarımızı da döktük. Ve işte gecenin beklenen anı. Bu yorucu gecenin ardından biraz dinlenmek, şööyle huzur içinde oturmak için şu an nerede olduğunu hiç ama hiç bilmediğim bir Gay Bar'a gittik. Aslında bardan çok kafe idi, çünkü müzik bile yoktu. Herkes gayet sakin ve sükunet içerisinde oturuyordu. Biz de aynı sükunetle birazlarımızı içtik; fakat bu sakinlikten sıkılınca Taksim'e doğru yola düştük. Meydanda benim dışımda herkes birşeyler yedi; ama ayakkabısına ayran dökülen ben oldum :) Ve sonunda bu çılgın geceyi eve giderek sonlandırdık.

Şimdi gelelim bu gecenin önemli bir konuğuna. Bütün gece bizimle birlikte dolaşan, varlığını hiç hissettirmeyen; ancak birkaç yerde espri konusu olan bu önemli konuk; benim Ortaköy'den aldığım yastık kılıflarıııı... Heheheh, evimizin eşyalarıyla anılarımız oluşmaya başladı bile..

Sevgiler...

6 Ağustos 2010 Cuma

2010 - 2011 Sezonu Açıldı

Eveet, yaz tatilinin sona ermesiyle 2010-2011 sezonunu açmış bulunmaktayız. 23 Temmuz Cuma gecesi işten çıkar çıkmaz kendimizi AŞTİ'ye attığımız ve 31 Temmuz Cumartesi gece yarısına kadar kendimizi denize, kumlara, yemeklere teslim ettiğimiz çok güzel bir tatil geçirdik. Biz Denetko'ya annem, ben, Özüş gittik; ama yengemler ve kuzenim de eşi ve 11 aylık kızıyla ordaydı. Zaten Denetko kalabalık güzel, yalnız yalnız hiç çekilmiyor.


Bir haftayı dolu dolu yaşadık diyebilirim, pazartesi günü "Geleneksel Pırtı Günü"müzdü zaten, sosyete pazarında gezdik dolaştık. Kendime 3 çift ayakkabı, Sevgilime Lacoste ve Burberry t-shirtler aldım hihihihi.. Evimiz için de misafir takımı olarak kullanılmak üzere tek kişilik Burberry nevresim takımı aldım. Hepsi de süper ucuzdu, zaten pırtı olayını bu kadar sevmemin tek nedeni ucuzluğu.

Bir sabah kalktığımızda evimizin önündeki yolları seller götürüyordu, minderler sırılsıklam, dergiler kitaplar hamur olmuş, minik Ada'cığın puseti bile su içindeydi. Evde oturacak yer kalmadığından İskele'ye kahvaltıya gittik. Çay ve gözleme (acılı patatesli kaşarlı), oooohhh muhteşemdi..


Bir başka gün bu sene mutlaka yapmak istediğim tekne turuna katıldık. Bir sürü koyda durduk, buzzz gibi sulara girdik, saatlerce yüzdük. Tabi ben, krem sürünmeme rağmen, oldukça yandım. Akşam eve döndüğümüzde acıdan oturamıyordum.

Tatilimizin başında kuzenim elini incitti, bana da Ada ile ilgilenmek için fırsat çıktı. Giydirdim, soydum, mamasını yedirdim, gezdirdim, banyo bile yaptırdım :D Çok güzel bir duygu çookk...

Sonracığıma, akşamları yemekleri ben yaptım, tamam 2 akşam ben yaptım, ama bir tanesi 1 haftaya bedeldi zaten.. Ben de inanamıyorum; ama hünkarbeğendi yaptım, hem de tavuklu, yanına da (kardeşim patlıcan yemediği için) makarna yaptım, tabi bir de salata. İkinci akşam daha kolaydı, kuzenimle birlikte tavuklu havuçlu noodle yaptık. Onda da 7 kişi için 2 paket makarna açtığımızdan ve makarna süzgecimiz 2 paket makarnayı almadığından çook ama çoook eğlendik..

Bol bol rakı içtim.. Hatta her akşam içtim, yola çıkacağımız akşam bile.. Güneşi batırırken bira içtim, gazinoda gündüz birası içtim, eh haliyle şimdi biraz göbeklendim :)

Vakit buldukça bisiklete bindim, etamin yaptım (tabiki onları da götürmüştüm yanımda!!), yine de etaminimi hala bitiremedim.. Şimdi hazırlıklara daha derin girişince hayatta vakit bulamam artık.

Tabiki her güzel şeyin bir sonu var, biz de Cumartesi akşamı gözyaşları içinde vedalaştık, sarıldık öpüştük ve çok güzel bir hafta bu şekilde sonlandı. Seneye Denetko'ya evli olarak kocamla birlikte gideceğim, çok heyecanlı yaaa.. Hep birlikte nice senelere, nice tatillere...

20 Temmuz 2010 Salı

Yeniden Doğdum

Nasıl bir haftasonuydu anlatamamm.. 2 gün içerisinde o kadar çok farklı duyguyu ardı ardına yaşadım ki, kendimi yepyeni hissediyorum.


Cumartesi günü çok özel bir gündü, çünkü sevgili dharma'cığım henüz almış olduğu Yoga Eğitmenlik Sertifikası kapsamında ilk yoga dersini verdi!! Ben daha önce hep televizyon karşısında yoga yapıyordum, ilk kez bir eğitmen eşliğinde yoga yaptım ve ne kadar farklı olduğunu gördüm. En temel fark şu, evde siz kendi kendinize de gayet yeterli şekilde yapabilirsiniz, esneyebilirsiniz; ancak sınırlarınızı zorlayamıyorsunuz. Çünkü ister istemez vücut "ben en fazla bu kadar yapabiliyorum, uğraştırma beni" diyor.. Oysa yanınızda bir eğitmen olunca ve sizi yönlendirince imkansız sandığınız noktalara hiç zorlanmadan ulaşabiliyorsunuz. Örneğin savaşçı duruşunda geriye eğildiğimiz bir pozisyon vardı, sevgili dharma'cığım yapabildiğimin 2 katı eğilmemi sağladı. Çok çok çok güzel bir duyguydu... Ayrıca çok istediğim, estetik bulduğum; ancak yapamadığım köprü duruşunu da yaptırdı bana. Tabi ben yandaki bayan arkadaş kadar başarılı değilim henüz..

Dersin yoğun programı bitttikten sonra uzandık, kuş cıvıltıları ve şırıldayan dereler eşliğinde siz deyin 5 dakika, ben diyeyim 45 dakika yattık, içimize döndük, vücudumuzu dinlendirdik. Ve ben o süre içerinizde vücudumdan çıktım, o derelerin aktığı yere gittim, çimlerin üzerine uzandım, çimenle karışık kır çiçeği kokuları geldi burnuma.. Başkası söylese inanmayacağım, muhteşem bir deneyimdi.. Şu tatile gidelim gelelim mutlaka yazılacağım..
Evet tatile gidiyoruuuuummm
Cumartesi günü böyle uyuşmuş bir halde dolaştım durdum, öyle ki, kuaföre yolunmaya gittiğimde hissetmedim bile.. Tamam normal zamanlarda da ciyak ciyak bağırmam, ama nefesimi tutarım, gerilirim yani. Cumartesi nasıl rahat, nasıl güzeldi anlatamam... Narkozluymuş gibi yattım, kulaklarımda cıvıltılar, zaten her yerim tutulmuş... Bundan sonra her yolunma öncesi yoga yapılacak!!!



Şaka bir yana, gerçekten kendime gelmem epey uzun sürdü. TV8'de Yoga TV'yi takip ederken oradaki eğitmen, Kris McIntyre, çok yoğun geçen derslerden sonra içi kaplayan bir huzurdan ve yoganın bu huzur sebebiyle bağımlılık yarattığından bahsederdi. Sanıyorum benim de hissettiğim o huzurdu... Muhteşemm..

Bu güzel cumartesinin üstüne bir de çok güzel bir pazar geçirdim. Ofisimizde bir arkadaşımız evleniyor, biz de bu pazar günü gelin hamamı & kahvaltı düzenledik. Pazar sabahı 7'de kalktım, giyindim (akşamdan çantamı hazırlamıştım) ve 8'de çıktım evden. Ulus'taki Şengül Hamamı'na doğru yola çıktım. Bu hamama ilk gidişimdi, bu yüzden heyecan da vardı.
Soyunup dökünüp girdik hamama peştemallarımızla, içerisi deli gibi sıcak ve buhar tabi. Sularımızı dökündüük, tefimizi, darbukamızı çaldık, oynadııııkk, müthiş eğlendik. Sıra kese faslına geldi, teker teker kurbanlık koyun gibi yattık göbek taşına, icabımıza bakıldı :)) Kesenin üzerine bir de köpük masajı, ooooh keyif.. Cumartesi günkü yoganın üzerine bir iyi geldi, tüm kaslarım yayıldı, yeniden doğdum.. Hamamda bir de kahve masajı vardı, ben yaptırmadım ama o kadar güzel kokuyordu ki.. Bildiğimiz Türk Kahvesini alıyor teyzem, bir paketini tüm vücuda sürüyor. Kahve doğal peeling imiş. Evde konuşurken annem anlattı, eskiden köylerde falan herkes sürermiş yüzüne. Kahve üzerinizde kuruyunca da yıkıyorsunuz, bu kadar. Ama yaptırdıktan sonra cilt bir parlıyor, bir parlıyor, anlatamam.

Hamamda biraz daha güldük oynadık ve Kale'nin içindeki Zenger Paşa Konağı'na doğru yola çıktık. Biz gider gitmez masamız ballarla, reçellerle, kaymaklarla bir donatıldı ki sormayın.. Simitler, bazlamalar, gözlemeler de cabası. Yedik yedik yedik, üstüne Türk Kahvemizi içtik, falımıza da baktırdık ve evlere dağıldık. Ben de koşa koşa Sevgilimin kollarına gittim, sarıldık kocaman. Biraz dolaşmak için Tunalıya indik, yürüdük, Kıtır'da biralarımızı içtik, Sevgilim kokoreç yedi ve evlerimize döndük..

Çok yoğun, çok eğlenceli, çok farklı bir haftasonu oldu. İyi ki de oldu...
Sevgiler...

15 Haziran 2010 Salı

Eğlencelik ~ Okumalık

Blogunuzu internetten değil de bir kitap gibi elinizde, sayfa sayfa çevirerek okumak hoş olmaz mıydı? İşte böyle bir site buldum. Tasarımlarım için sıklıkla yararlandığım The Cutest Blog on the Block sitesinin yeni hizmeti Blog Books.

Kitabınızı pdf formatında da bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz; ancak tüm bu servisler maalesef ücretli.
Yine de çok eğlenceli birşey..