kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2013 Pazartesi

Çağrışımlar


Bu sıralar kitap okuma performansıma kendim bile şaşıyorum. Angutyus'un içimdeki okuma aşkını açığa çıkaracağını kim tahmin edebilirdi!..

İkinci kitabı da bitirdim. Müthiş bir aydınlanma yaşamadım, ya da adama hayranlık duymadım. Hatta çoğu zaman "aptal mısın yaw" dedim içimden; fakat saygı duydum. Yaptıklarını yapmak cesaret ister. İnsan onaylasın onaylamasın, onun tabiriyle "g.t ister" işte.

Eşim de ilk kitabı okumaya başladı; fakat bu tarz kitaplar ya da bu tarz hayatlar diyeyim, onu gerer biraz. Birkaç kere kitap üzerine konuştuk onunla, evet bu bize uzak bir hayat ve belki bu kitapta anlatılanlar dışında bir daha dinleyemeyeceğimiz, öğrenemeyeceğimiz bir hayat. Allah öğretmesin zaten, hiç kimseye. Bazı şeyler insanların suçu değil. Bir şeye mecbur kalan insanlar bunu çok isteyerek yapmıyor her zaman. Örnek; büyükşehirde yaşamak güzel, eğlenceli olabilir; fakat köyünde mutlu olan bir insan neden oradaki düzenini bırakıp gelmek istesin ki. Tabi köyünde okul, hastane, yol, su elektrik varsa.. Yani insan gibi yaşayabiliyorsa. Orada büyüyerek de bir üniversiteyi kazanma şansı varsa. Fakat sen hem buralara hiç bir imkan sağlama, onları kendi hallerine terk et, sonra da "neden geldiler büyükşehre".

Bu daha çok ilk kitabın özetiydi. İkinci kitap "kendi bildiğimi okurum" tarzında. Zaten sonunda da öyle diyor; "başkalarının doğruları için yaşamayın, hayatınıza kendiniz yön verin". Dinlemeli miyim seni?

Kısacası, alın okuyun. Dili çok küfürlü, hatta okuduktan sonra ben bile günlük hayatımda küfür kullanmaya başladım; ama o da lazım be... Hayatta her şey insanlar için..

Sıradaki hikaye Jostein Gaarder ve Pirenelerdeki Şato.

Sevgiler..

28 Ekim 2013 Pazartesi

Hayatım Roman Olsa

Tavsiye üzerine bir kitaba başladım bugün, Angutyus'un "Bir Apaçi Masalı". Başladığım gibi de bitirdim. Kitap Dizüstü Edebiyatı serisinden bir hayat dersi; bazı olaylara, insanlara farklı bakmayı öğretiyor. Kimimizin görebildiği, kimimizin umurunda olmayan gerçekleri anlatıyor. Alın okuyun derim..
Kitabı okuduktan sonra kendi hayatımı düşündüm. Zaten kendimi sorgulamak için fırsat arıyorum ya.. Şöyle anlatacak bir hikayem var mı, yok. Hayatımın en maceralı bölümü "annemin hamileliği-1 yaş arası" diyebilirim. Daha sonra kreşler, ana okulları, ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, mezuniyet, bir süre iş arama, birkaç iş değiştirme, sonra çalışma temposu, bir yandan sevgililik, nişanlılık, sonra evlilik derken geldik işte bu güne.

Bilemiyorum bazen, ya bizim hayatlarımız çok sıradan ya da diğer insanlar enteresan veya aynı tür olaylara kimisi "olağan" yaklaşırken, kimisi bu olaylardan "anlatacak bir hikaye" çıkarıyor. Çocuk kalabilmek bu yüzden önemli sanırım, her şeye şaşırabiliyorsunuz; çünkü her şey yeni, her şey ilk.

Ben şu bloga bile yazacak bir şey bulamazken insanlar hayatlarından roman yazıyor. İlginç...

30 Ağustos 2013 Cuma

Ne Var Ne Yok


Buraya 2 ayda bir yazarak çok heyecanlı bir platform oluşturabilirim gerçekten de!!! Ya da yeni bir "challange" olarak bunu mu denesem??

Bayram geldi geçti. Tüm haftayı birleştirerek; ama Pazartesi sabahı saat 9:15'te facetime üzerinden iş takibi yapmak suretiyle, 9 gün tatil yaptım. Dinlendim dinlenmesine. Bilgisayarımı almıştım yanıma işleri biraz toparlarım ümidiyle, onu yapamadım pek. Parantez açarak hazırladığım bavulu anlatmam lazım!!

Cuma akşamı epey geç saatte çıktım ofisten. Eve gittim, bavulumu hazırlamaya başladım, eşim daha sonra gelecekti. Garantiye almak için önce laptopumu yerleştirdim. 1-2 pantolon, 4-5 t-shirt, 1-2 uzun kollu bluz, çorap, çamaşır, ayakkabı, makyaj-temizlik malzemeleri, kitap, şarj aleti ekledim. Gönül rahatlığıyla bavulu kapattım, hızlıca duş aldım, bir şeyler atıştırdım ve otobüs için hazırdım artık. Evden çıktık, terminale doğru yürürken bir baktım insanlar şort giymiş, terlik giymiş. "ben şortla terlik almadım yanıma" dedim eşime, yapacak bir şey yoktu o saatte. Biraz daha sonra durdum, "ben yanıma MAYO almadım!!" dedim. Güldü sadece... Neyse ki yazlık eve gittiğim için orada da birkaç kıyafetim var. Civarda alışveriş yapacak da bol bol yer var. Cumartesi günü anneciğimle gittik, eksiklerimi aldık da denize girmek için Sevgilimi beklememe gerek kalmadı!! :))

Sonuç olarak eş dostla güzel geçti tatil. Döndük, sonraki hafta sonu Uziciğin doğumgünü için İstanbul'a gittik. Bu sefer uçakla gittiğimiz için fazla yormadı yolculuk. İki yaşına girdi maymun yaa.. Nasıl da şeker bir şey oldu. Konuşamıyor ama işaretlerle ne istediğini anlatabiliyor artık. Hediyeler geldikçe sevinse de aklı masanın üstündeki lolipoplarda kaldı :)

İş yoğun temposuyla devam ediyor tabii ki.. Kazakistan'da şube açıyoruz, o yüzden bu aralar Türkiye'den çok Kazakistan saatiyle yaşıyorum. Tatile bilgisayar götürdüm diye işkoliklikle suçlamayın beni sakın, o kadar büyük keyif alıyorum ki. Sonuçta dünyayı kurtarmıyorum, alt tarafı iki yazışma yapıyorum; ama o kadar mutlu ediyor ki beni. Bazen çalışırken mutluluktan gözlerim doluyor, yeni bir şey öğrendiğim için. Gidip ofisteki herkesin boynuna sarılasım geliyor!! Gülmeyin noolur...

İnanmazsınız Ağustos ayında iki kitap okudum. Hepsi de yollarda bitti. Çok edebi kitaplar değil ama bazen böyle sabun köpüğü hikayelere de ihtiyacınız oluyor.
 

2 ay sonra yazacağım postumda bu kitapların da özetini geçerim ;)

İşte şimdilik bu kadar. Yeniden yazmak güzel, keşke daha çok yazsam, yazsak..
Sevgiler...

18 Aralık 2012 Salı

Yıl Biterken

Müjdeler olsun Aralık ayının ortasını geçtik. Bir seneyi daha devirdik ve ben bu seneden de bir şey anlamadım?? Daha dündü işimi değiştirmem, buraya alışmaya çalışmam, şirketin yılbaşı partisi, arabamı almam.. Gerçekten 12 ay mı geçti üzerinden??

Gün, hafta, ay demek ne kısa, ne kolay değil mi? Oysa ki o günler ömrümüzü yiyor, hele de hızlıca akıp geçtiği zamanlarda.

Sene muhasebesi yapmak için henüz erken olabilir. Yılbaşı havasına girmek için daha zaman var nasılsa.. Hafta sonu Tepe Home'a ve Mudo'ya gittim. Her yer kırmızı yeşil, ışıl ışıl. İnsanın kalbinde acılar olmasa ya da etrafında acı çeken birileri olduğunu bilmese ne kadar da keyifli. Çocuk olmanın güzelliği bu belki de, sadece sen varsın. Sen mutluysan her şey güzel. Geçen sene yeterince süs püs alışverişi yapmıştık, bu sene almayız artık. Ağacımızı da kurmadık henüz. Erken kurmaya gerek yok, nasıl olsa kurulunca Şubat'a kadar kalıyor :)

1 ay öncesine göre daha iyiyim ben. Beni iyileştiren spesifik bir şey olmadı; sadece artık kötü hissetmek istemiyorum sanırım.
Bir kitap aldım Cumartesi günü, akşamına da okumaya başladım. Nüvit Osmay'ın İnsan Mühendisliği kitabı. Önceki hafta sonu Kitap Fuarı'na gitmiştik, standlar arasında dolaşırken bir cümle duymuştum; "öyle bir kitapmış ki, o kitabı okumak için 3 kitap okuması gerekmiş". Böyle bir kitapla tanışmak istedim o gün ve kısmet işte Nüvit Osmay çıktı karşıma.

Kitabın asıl konusu; iş hayatında, günlük hayatınızda insan ilişkilerini yönetebilmek. Fakat asla şunu yap, bunu et diyen bir kitap değil. Tanımlardan giden bir kitap, mesela inisiyatif alma konusu. Diyor ki; "inisiyatif size ne yapmanız istendiği söylendiğinde nasıl yapacağınıza karar verme şeklinizdir". Kitabın başlangıç bölümündeyim henüz, ilerledikçe daha fazla şey paylaşmak isteyeceğimden eminim.

Kitap fuarını ayrıca yazmak istiyorum. Mustafa Balbay'ın eşi ve kızı ile çok güzel fotoğraflarımız var.

Bu postun altına ilk yeni yıl dileği yakışmaz mı?
Yeni yılda kendime bilgi diliyorum ve o bilgiyi anlamayı, hazmetmeyi, uygulamayı.

Sizin için de diliyorum, hangi konuda bilgiye ihtiyacınız varsa...

Sevgiler

22 Temmuz 2010 Perşembe

Adı : İlham

Çok eskiden, ilk çıktığı zamanlarda okuduğum bir kitaptı Adı: Aylin. Çok  etkilendiğimi hatırlıyorum.. Herhalde ortaokulda falandım, tam liseye geçiş dönemindeydim. Liseye geçiş demek mesleğini seçmek demekti; çünkü alan tercihini ona göre yapacaksın, seçmeli derslerine karar vereceksin vs.

Nedendir bilinmez, ben kendimi bildim bileli hep tıp isterdim. Ortaokulda "Çocuk Doktoru olacağım" diye tuttururdum, lisede Psikiyatriye kaymaya başladım. Lise sonda, yani sınava gireceğim sene babaannem çok sancılı bir hastalık geçirdi, aylarca hastanede yattı ve maalesef vefat etti. Bu süre içerisinde biz çocuklar, hastane ortamına çok fazla dahil olmadık; fakat birkaç sefer gitmemiz benim hastanelerden soğumam için kafi geldi. Üniversite tercihi sırasında da babamın işyerini düşünerek İşletme Bölümünü seçtim. Sonuçta bir işe yaramadı ama okuduk bitti işte..

Adı: Aylin bu kadar zaman sonra birçok yerde karşıma çıkmaya başladı. Arkadaşlarla sohbetlerde, Karakız ile yazışmalarda, kitapçılarda.. Ben de düşündüm, bu kitabı tekrar okuma vaktinin geldiğine karar verdim. İyiki de okumuşum, öyle güzelmiş ki.. Aylin bu dünyaya gelen ender insanlardan, eğitimli, hırslı, çok çalışkan, gözükara, zevkli, kültürlü, neşeli, çok zeki, güzel ve daha nice şey. Köklü bir ailenin başına buyruk, aklına koyduğunu yapan kızı. 26 yaşında tıp okumaya başlayabilecek kadar çılgın; fakat Psikiyatri dalını seçip kendini Amerika'nın 1 numaralı doktoru yapacak kadar kararlı, çalışkan. Tek kelimeyle muhteşem bir insan. Derken orduya katılmalar, eğitimler, araştırmalar, boşanmalar. Ve o sırada gelen sır ölüm...

Okurken çok duygulandım (gerçekten ağladım), çok heyecanlandım, onunla mutlu oldum ama bir o kadar da kızdım, inatçılığına üzüldüm... Keşke sonu böyle olmasaydı...

Sonra aklıma geldi, benim lisede Psikiyatriyi istememin sebebi Aylin miydi acaba?

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Alkışlarla Lamia

Demet Altınyeleklioğlu, son zamanlarda tarzıyla, anlatımıyla beni bambaşka dünyaların içine çeken bir yazar. İlk kitabı Moskof Cariye Hürrem'i okuduğumda tam anlamıyla büyülenmiştim, şimdi bitirdiğim Alkışlarla Lamia'da da aynı sürükleyicilik, aynı hayalgücü vardı.

Lamia annesiyle kenar mahallede, bir göz odada büyürken, hayallerinin peşinden koşmasıyla keşfedilmiş bir tiyatrocu ve şarkıcı. Muhteşem güzellikte bir kadın, erkeklerin önünde sıraya dizildikleri, sigarasını yakmak için birbirlerini ezdikleri, ayakkabısından şampanya içtikleri, kadınların hem kıskandıkları hem taptıkları güzellikte, zerafette. Kendisini keşfeden Bedrettin Sami'nin desteğiyle şan şöhret sahibi olmuş ve tabii kısa zamanda bu şöhretin bağımlısı haline gelmiş. Bu bağımlılık yeri gelmiş yanlış kararlar aldırmış, yeri gelmiş yanlış evlilikler yaptırmış. Kitap anılarla birlikte bir yüzleşme havasında akıp gidiyor.

İnsan bu kadar yüksekten, şandan, şöhretten, paradan, aşktan, seksten ne kadar aşağıya düşebilir? Düşerse ne olur, önünde tutunacak birşey yoksa hatıralarla ne kadar idare edebilir? Kitabın en genel konusu bu olabilir. Peki ya geçmişte yapılan hatalar, onlar ne zamana kadar takip eder insanları? Gelecekte yapılan yanlışlara, geçmişteki pişmanlıklar mı sebep olur yoksa? Hele de bu pişmanlık insanın yüzünü kızartacak, sevdiği erkeğin yüzüne bakamamasına neden olacaksa...

Alkışlarla Lamia'nın en etkili yönü geçmişle bugünün iç içe olması. Bağlantılar öyle güzel ki zamanda kaybolmanız mümkün. Yalnızca kitabın geçtiği dönem itibariyle (1930'lar) Türk Sineması / "Küçük Emrah Filmlerine Hazırlık" etkisi fazlasıyla görülüyor (bkz. Safa Ferit çocukluk). Bu biraz daha hafif olabilirdi.

Kitap insanı hem etkiliyor, hem düşündürüyor. Bir kere insanlar ellerindekinin kıymetini bilmiyorlar, üç kuruşluk çıkarları uğruna anlamsız ilişkiler peşinden koşturuyorlar,o ilişkilerin dostluklarını, hayatlarını, o çok sevdikleri şöhretlerini nasıl etkileyeceğini hiç düşünmeden, günlük heveslere kapılıyorlar.
İkincisi, insanlar gerçek dostlarının da kıymetini bilmiyorular, anlamıyorlar. Çünkü onu gerçekten seven kişi istediklerini sağlayamayacak ona, mücevherler, kürkler alamayacak, en pahalı şampanyaları getirtemeyecek yurtdışından. Bu yüzden hep diğerleri kıymetli oluyor, bunlar "yakaya yapışan", "kurtulunamayan". Ancak gün gelip de dımdızlak ortada kalınca, kapısını açan, ağlaması için omuz veren kişi en pahalı mücevheri alan olmuyor. Sinirlendim, neyse...
Üçüncüsü iyiler gerçekten erken ölüyor. Hayat boyu diğerini sırtında taşıyan, dertlerini içine atan, fedakarlıklar yapan gidiyor, gereksiz yere bu acıları çektiren, yükledikçe yükleyen yaşamaya devam ediyor. Ama işte kişinin azıcık vicdanı varsa hatıralar peşini bırakmıyor, sarıp sarmalıyor.

İşte böyle bir kitap Alkışlarla Lamia. Okuyun tavsiye ederim..

P.S. Demet Altınyeleklioğlu'nun yeni kitabı Mihrişah Sultan çoook yakında kitapçılarda. Mihrişah Hürrem'in kızı oluyor. Heyecanla bekliyorum; ama umarım Boleyn Kızı serisi gibi dıdısının dıdısı haline gelmez...

15 Haziran 2010 Salı

Eğlencelik ~ Okumalık

Blogunuzu internetten değil de bir kitap gibi elinizde, sayfa sayfa çevirerek okumak hoş olmaz mıydı? İşte böyle bir site buldum. Tasarımlarım için sıklıkla yararlandığım The Cutest Blog on the Block sitesinin yeni hizmeti Blog Books.

Kitabınızı pdf formatında da bilgisayarınıza indirebiliyorsunuz; ancak tüm bu servisler maalesef ücretli.
Yine de çok eğlenceli birşey..

10 Haziran 2010 Perşembe

İntikam

Sen misin Stieg Bey'in kitabı için laf eden, o da böyle rüyalarına girer, bütün gece seni peşinde koşturur işte!..

Dün gece rüyamda bir okuldayım (TED'in pazar günü yapılan Kurufasulye Günü'nden kaldı herhalde aklımda), orada mı çalışıyormuşum, öyle birşey... Bir şekilde etrafta bir olay olduğunu farkediyorum ve bütün gece o olayı kimin yapmış olabileceğini bulmaya çalışıyorum. Otellere mi gitmedim, uçan arabalara mı binmedim, Sevgilim İsrail protestolarına mı katılmadı elinde meşaleyle!! Çok eğlenceliydi anlayacağınız, tam bir curcuna.

Neyse uyanmama yakın katili buldum da içim rahat etti bari. Katil meğerse kitaptaki karakterlerden birisiymiş, hani üzerine dövme yapılan.. O dövmeyi de kelimesi kelimesine gördüm wallahi.

Sonuç itibariyle ben bu kitaptan rüyamda görecek kadar etkilenmişim demekki. Uluslararası Bestseller olunca böyle mi oluyor acaba??

Peki bu ayakkabılar çok güzel değil miii???

9 Haziran 2010 Çarşamba

Bu "Uluslararası Bestseller" Ne Oluyor Kuzum??

Evet gerçekten de ne oluyor??
Şu sıralar yalnızca yeni bir pazarlama taktiği olduğunu düşünüyorum, kimse kusura bakmasın.

Dün akşam Stieg Larsson'un Ejderha Dövmeli Kız kitabını bitirdim. Bu kitap Millenium isimli bir üçlemenin ilk kitabı. Dünyanın her yerinde fırtınalar koparmış, okurken nerde olduğunuzu unutuyormuşsunuz, keşke başlamasaydım diyormuşsunuz falan filan. Ben çok fazla gerilim, cinayet kitabı okumam, altyapım daha çok CSI, CSI:Miami, Criminal Minds, Medium ve Monk'tan oluşmuştur. Bu türde okuduğum kitaplar Dan Brown kitapları, Grangé'nin Kızıl Nehirler'i ve belki 1-2 kitap dahadır. Şimdiye kadar bu kitaplar içerisinde beni en çok etkileyen Dan Brown kitapları olmuştur. Ejderha Dövmeli Kız ise (Stieg Bey de rahmetli oldu, şimdi arkasından konuşmak olmaz ama) güzel kurgulu, sağlam altyapısı olan (özellikle teknoloji ve bankacılık konusunda) orta seviyede sürükleyici bir macera kitabı.

Kahramanımız bir gazeteci ve mesleğindeki bir takım gelişmeler sonucu medyadaki popülerliği istemediği yönde artınca kendini 40 yıldır çözülemeyen bir cinayetin ortasında buluyor. Aslında konu ilginç, farklı noktalardan ipuçlarını toplayarak olayı sonuca ulaştırıyorlar. Yazar bu kitabı oluşturmak için çok çaba sarfetmiş ve araştırma yapmış; ama bana göre Uluslararası Bestseller olması için başka birşey olmalı, yani okurken waaaooww dedirtmeli falan. Bilmiyorum, bu dizileri izlemekten, her gün farklı senaryo görmekten hiçbir cinayete şaşırmaz mı oldum ne!!??

Benim için kitabın en heyecanlı yeri ise son 100 - 150 sayfasıydı. Orada gerçekten farklı bir kurgu, heyecan, sürükleyici birşey vardı. Ya bir de kahraman kızdım, bu kadar uğraştın olayı çözdün, o emniyet müdürüne de bi alo deyip anlatsana, adamın ömründen ömür gitmiş...

Her zaman olduğu gibi okuduğum için mutluyum, serinin devamını da okurum; ama international bestseller???

15 Nisan 2010 Perşembe

Küçük Arı

Soner Yalçın'ın okuması aylar süren kitabından sonra romana susamış olmalıyım ki, Chris Cleave'in Küçük Arı isimli kitabını bir çırpıda bitirdim. Küçük Arı, Nijerya'lı küçük bir kızın kaçak olarak geldiği İngiltere'de yerleştirildiği mülteci merkezinden ayrılmasıyla yeniden başlayan bir hikayenin öncesini ve sonrasını anlatan etkileyici bir kitap.

Kitabın üzerinde de yazdığı gibi bütün büyü olayların akışında, bu yüzden konuya ve içeriğe pek fazla giremiyorum. Nijerya'daki petrol savaşları hikayenin temelini oluşturmakta ve hiçbir ilgisi olmadığı halde bu savaşların ortasında kalan bir halk. Bu kitabı okurken şunları hissettim, bugün gerçekten modern (ve her gün daha da modernleşen) bir dünyada yaşıyoruz. Bilgisayarlarımız, telefonlarımız, arabalarımız, evlerimiz, kıyafetlerimiz, hepsi birbirinden yeni, lüks, bol fonksiyonlu ve tabiki organik! Ama bu pembe tablonun arkasında çok fazla gözyaşı, hasret ve acı var. Kullandığımız benzinde Nijeryalı ailelerin, giydiğimiz spor ayakkabıda çocuk işçilerin ve kim bilir daha nerelerde kimlerin gözyaşları var.

Peki bu kadar acıya değer mi, gerçekten yani.. Tabiki taş devrinde kalmayalım, teknoloji, bilim, tıp hepsi gelişsin ama başka yolu yok mu bunun? Bu para hırsı, nereye kadar.. Hala bu kadar iyimser olacak kadar kendi küçük dünyamda mı yaşıyorum yoksa? Ama şu da var, bir yandan bu güzelim ülkeler saçma sapan hırslar için talan edilirken, diğer yandan yardım fonları, gıda yardımları ile tüm dünyaya destek çağrısı yapılıyor. Oysa ki herkesi kendi halinde bırakmak en iyisi değil mi? Biz dünyayı beslemek için kendi besinlerimizin GDOsuyla oynarken onlar manyoklarıyla çok mutlu.

Kitaptan epey etkilendiğimi düşünüyorum, çünkü bitirdiğimin akşamında bir rüya gördüm. İşyerindeymişim ama dışarı çıkmışım, dışarıda kocama bir pazar yeri varmış ve nasıl kalabalık. Alanın bir kısmının üstünde de çatı varmış, bir bakıyorum bu çatının üzerine bir adam çıkmış, elinde bir tüfek. Bir anda her yere ateş etmeye başlıyor rastgele. Sağımda solumda insanlar ölmeye başlıyor, ben aralardan kaçmaya ve çatının altına girmeye çalışıyorum. Bir yandan da içimden "Allah'ım ben de vurulsam da bu acı bitse diyorum"

Derken uyandım, saat sabahın 5'iydi. İçim sıkıldı, hayatlarının bir gününde dahi olsa böyle bir ortamda, bu korkuyla yaşayan insanları düşündüm. Çok uzağa gitmeye gerek yok, güneydoğumuzdaki askerler, köylüler de aynı durumdalar ve o anda sıcacık yatağımızda olduğumuz için ne kadar şanslı, dünyada ne kadar azınlık olduğumuzu düşündüm.

Kitaba geri dönecek olursak, anlatım dili konu kadar etkileyici değildi; ancak bu kötü çeviriden kaynaklanabilecek bir durum da olabileceği için yorum yapmak istemiyorum. Bir de kitabın sonu daha iyi yazılabilirdi bence. Yine de Küçük Arı okunması gereken, insanı bir duygu seli içinde sürükleyen bir kitap. Tavsiye edilir...

"Barış insanların birbirlerine gerçek adlarını söyleyebilecekleri bir zamandır."

9 Nisan 2010 Cuma

Bir Kitap

Sonunda gıdım gıdım ilerleyerek de olsa Soner Yalçın'ın "Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor" adlı kitabını bitirmeyi başardım. 400 sayfa civarındaki bu kitabı bu kadar uzun sürede okumamın en önemli sebebi, kitabın içerdiği yoğun bilgiydi.

Genel olarak kitabı beğendiğimi ve her kitaplıkta bulunması gereken bir bilgi kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte ismine sadık kalan bir kitap olmadığını düşünüyorum, şöyleki giriş bölümünde yazılanlarla kitabı geliştiren konular arasında büyük kopukluklar var. Böylece kitap farklı birçok konuda genel bilgi sağlarken, bütünlüğünü ve derinliğini kaybetmiş.

Soner Yalçın hakkında iyi bir araştırmacı ve yazar olduğu dışında fazla bilgim yok, gerçi kitabında kendisinde ve geçmiş çalışmalarından da bahsetmiş; fakat açıkçası ben o bilgilerin üzerine merak edip "kimmiş bu adam, ne okumuş ne etmiş" diye internette aramadım. Kitapta tarihten ve günümüzden birçok konuya çeşitli belgeleri kaynak göstererek değinmiş Soner Yalçın. Bu nedenle kitabın çok değerli bir kaynak olduğunu düşünüyorum; fakat açıkçası kitabı okurken hep soru işaretleri oldu kafamda. Mesela, bir olay olmuş, bu medyaya şöyle yansımış, ama aslında olay şöyleymiş, bilmemkim bilmemkim öyle demiş. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, herkes çıkarları uğruna bir önceki gün iddia ettiklerini yalanlayabiliyor. Bu yüzden kitabı "yaa gerçekten de böyle olmuş meğersem" diye okuyamadım, bilmiyorum belki benim güvensizliğim yüzünden. Daha çok "yandaş kişiler olayı bu şekilde aktarıyor, karşıt kişiler de bu şekilde aktarıyor; fakat elle tutulur birşey yok" hissiyle okudum.

Kim - Kiminle - Nerede - Nasıl - Ne Yapmış - Kim Görmüş - Ne Demiş?
Bu hisse kapılmamın bir nedeni de kitabın derinlik sorunu ve yazarın uslubu olabilir. Bir kere kitap tamamen sohbet havasında ve bir köşe yazısı hafifliğinde yazılmış. Yazım ve dilbilgisi yanlışları, düzensiz, anlamsız cümleler bana "bu kitap yazıldıktan sonra ne yazarı ne de editörü/yayınevi tarafından hiç okunmamış" diye düşündürttü, çünkü eminim ki biri bile okumuş olsaydı bu kitap bu haliyle çıkmazdı. Derinlik konusunda ise; bu kitabın bence asıl sorunu "az ve öz olmak" yerine "kısa ama çok bilgi içermeyi" seçmiş olması. Sonuçta tabiki hiçbir olay "A ile B kişisinin buluşup C olayını yapması ve sonra evlerine gitmeleri" şeklinde gelişmiyor. A'nın arkasında en az bir grup, B'nin arkasında en az bir grup, bu grupların arkalasındaki gruplar, kişiler, siyaset, ekonomi, ordu derken zincir büyüyor da büyüyor. Kitabın tarzını şöyle örnekleyebilirim:
"A kişisine destek olan D grubu daha önce E ve F olaylarında da G kişisiyle birlikte hareket etmişti. G kişisiyle şunu şunu yapmak istemişlerdi. Tabi bu noktada insanın aklına H sorusu geliyor; ama ayrıntıya girmeye gerek yok." Şimdi burdan ne anlarsınız?

Özetle kitabı daha az konu etrafında çevirmek ve bu konuları daha derinlemesine işlemek, tarihçi, araştırmacı, siyaset bilimci olmayan okuyucu için daha akılda kalıcı ve kitabı sonuca ulaştırıcı bir yol olabilirdi bence; ancak en başta da söylediğim gibi bu kitap kütüphanenizde bulunmalı!!!..

Şu anda Uluslararası Bestseller olan Küçük Arı isimli romanı okuyorum. Başlangıcından itibaren çok çarpıcı ve sürükleyici. Kitabı bitirmek ve paylaşmak için sabırsızlanıyorum.

Sevgiler,

14 Ocak 2010 Perşembe

Favorilerim


Bu aralar olmazsa olmazlarım şu şekilde:

** Blogumun güzel görünmesi ve ruh halime göre yenilenmesi için : http://btemplates.com/

** Sabah akşam, işte trafikte beni neşelendirmesi, duygulandırması, başka diyarlara götürmesi için Candan Erçetin'in "Kırık Kalpler Durağında" albümü

** Özellikle Bahar, Git, Yalvaramam ve Ninni en sevdiğim parçalar.

** İştah açtıran bir blog : http://kitchenoclock.blogspot.com/ ve yaptıkları güzel pastalar. Bu blog beni şeker hamuruyla uğraşmaya yöneltmedi değil :)

** Dan Brown, Kayıp Sembol : Klasik bir Dan Brown kitabı olsa da her zaman ilginç ve heyecanlı.
** Markafoni : Burası markaların ürünlerini indirimle satan bir web sitesi. Her gün yeni markalar giriyor indirime. Bana sorarsanız bir göz atın, kendinizi alamayacaksınız :)

Herkese tavsiye ederim; gezin, dinleyin, okuyun...
Sevgiler...

26 Kasım 2009 Perşembe

İç Hesaplaşma


Ne şanslıyım ki, bu aralar geçmişi, geleceği, sorumlulukları içeren bir iç hesaplaşma yapmak için çok fırsatım oldu. Neden mi? Mesela Nefes, Vatan Sağolsun filmi ve son okuduğum kitap Tek ve Tek Başına Türkan beni bu sorgulamaya en çok itekleyen bastonlar oldu.
Nefes çok özel ve etkili bir film bana göre. İzlerken hep nefesinizi tutuyorsunuz, kalbiniz güm güm atıyor. Çok üzülüyorsunuz, çok korkuyorsunuz. Ben şahsen bu tür filmlerden çok çabuk etkilenen ve bu ruh halini uzun süre üzerinden atamayan bir insanım. Filme girmeden önce de endişeliydim biraz, gergindim. Hatta Sevgilim sürekli sordu bana; öncesinde: "istemezsen gitmeyelim", arada: "Çıkmak ister misin?", çıkışta: "iyi misin, bunaldın mı?". Oysa ben gergin olmanın yanı sıra bizler için o dağlarda ölen gencecik insanlara en azından bu şekilde saygı göstermemiz, onları anmamız gerektiğini düşünüyordum. Onların bizden bir farkı yok, biz savaştan, silahtan ne kadar anlıyorsak onlar da öyle. Biz ne kadar korkuyorsak onlar da o kadar korkuyorlar. Ama ne için bu savaş.. Hiç bir açıklaması, mantığı yok. Koskoca dağda bir tek, minicik kulübe, içinde 20-30 asker. Öyle derme çatma ki, kurşunlar duvarlardan geçerken zorlanmıyor, hızını kaybetmiyor bile. Kardan, sisten göz gözü görmüyor. Kum torbalarıyla çevrilmiş bir nöbet kulübesi, rüzgardan yırtılmış, parça parça olmuş, ama inadına dalgalanan bir Türk Bayrağı. O minik kulübenin içinde kendine faydası olmayan bir soba, kupkuru, tatsız tuzsuz yemekler. Ufacık bir santral, "dünya" ile iletişimi sağlamak için. Ahizenin ucunda anneler, babalar, sevgililer. Tabii bir de askerlerin amiri, babası, kardeşi, arkadaşı olan bir komutan. Şanslılarsa bu şekilde geçen 15 ay!
İnsan kendi yaşam tarzından utanç duyuyor bu filmden çıkınca ve elinde fırsatı olup bu işe son vermeyenlere çok kızıyor. Hadi bu işe bir son verilemedi, güvenlik önlemleri de mi alınamaz peki? Sağlam bir garnizon, korunaklı bir nöbet kulübesi, hiçbirşey olmasa bir dikenli/elektrikli tel yaa.. Kısacası, lütfen filme gidip kendiniz izleyin..
Gelelim kitabımıza. Türkan Saylan'ın hayatı onun dilinden, onun mektuplarıyla anlatılıyor Ayşe Kulin'in kitabında. "Söz uçar yazı kalır"ın en güzel örneği bence bu kitap. Hayat boyu yazılan mektuplar bir araya getirildiğinde gerçekten de bir roman ortaya çıkıyor çünkü. Nasıl bir azim, nasıl bir hayatı sevmektir Türkan Saylan'ınki. Dürüst olmak gerekirse ben ismini ilk Ergenekon Davası'nda duydum; fakat bu kitapla onu bir nebze de olsa tanıdığıma inanıyorum. Bu kitabı okumak insana bir bakış açısı katmalı, kalbinde bir heyecan yaratmalı. Eskiden beri şuna inanırım, her insan dünyaya bir misyon için gelir. Peki benim, sizin misyonunuz ne? Çok geç olmadan bulabilsek keşke. Yoksa geç kaldık mı şimdiden? Bu misyonu üniversite sınavında seçimimizi yapmadan önce mi bulmalıydık? Sık sık öğretmen olmayı geçiriyorum aklımdan. Branşım Türkçe olurdu herhalde. Cesur bir öğretmen olabilir miydim acaba? Doğu'ya gidip orda kalabilir miydim, bir öğrencinin kafasında bir ışık yakabilir miydim? Türkan Saylan'ın 70'li yıllarda cüzamla ilgili çalışmaları anlatılıyor kitapta. Yurtdışındaki derneklerle kurduğu ilişkiler, beraber yürüttüğü faaliyetler. Ne kadar inanılmaz geliyor insana.
Bizim de proje üretme, projelere destek olma zamanımız değil mi artık?

8 Nisan 2009 Çarşamba

Günler Geçerken


2009 yılının 4. ayını ortaladık.. Yılın 1/4'ü bitti. Yılbaşı gecesini düşündüğünüzde size de çok yakın gelmiyor mu? Bazen düşünüyorum, yapmak istediğim o kadar şey vardı ama bu kadar zaman hangi arada derede geçti hiç anlamadım. İş dışında ne yaptım 3 ay boyunca? Mesela, bir tane kitap okudum. Kenizé Mourad'ın Saraydan Sürgüne adlı kitabı. Kenizé Hanım kitapta hayat hikayesi anlatılan Selma Sultan'ın kızı. Selma Sultan, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde dünyaya geliyor ve maalesef tam da çocukluktan gençliğe geçiş döneminde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in ilanını birebir yaşıyor. Savaşın kazanılması ve Cumhuriyet'e geçilmesiyle de ailesiyle birlikte sürgüne gönderiliyor. Önceki cümlede "maalesef" demiş olmam yanlış anlaşılmasın, bu olayları "çocukluktan gençliğe geçiş döneminde" yaşaması bir talihsizliktir; çünkü bu dönemde yaşadığı bunalım ve sonrasındaki tatminsizlik tüm ömrüne etki ediyor. 10 yaşı civarında Lübnan'a "taşınıyorlar". İlk gençlik dönemlerini, ilk arkadaşlıklarını, ilk aşklarını, ilk hayal kırıklıklarını burada yaşıyor. Hayatın bir kısmını burada tanıyor diyebiliriz. Fakat hala annesinin koruması altında ve şımartıldıkca şımartılıyor - biraz hepimizin olduğu gibi. Yirmi küsur yaşında gelin olarak Hindistan'a gittiğindeyse çok daha farklı bir dünyayla karşılaşıyor ve bence ne kendini oraya ait hissedebiliyor ne de orada olması gereken konumu anlayıp ona uygun davranabiliyor. Şans eseri çok tatlı bir eşe sahip oluyor; fakat kendisi bunu anladığında herşey için çooook çok geç oluyor. Neyse ben kitabın tamamını anlatmayayım; yalnızca çok farklı bir bakış açısı kazandığımı, birçok ülke hakkında birçok şey öğrendiğimi söyleyebilirim ve MUTLAKA okumanızı tavsiye edebilirim. Ben bu kitabı sabahları otobüste işe giderken okudum ve otobüste kitap okumaya başladığımdan beri yıllardır okumadığım kadar çok kitap bitirdim. Hadi hadi midem bulanıyor bahanelerini geçiiiinn ve bunu bir alışkanlık haline getirin :)

Saraydan Sürgüne'nin üzerine, biri Aziz Nesin olmak üzere, 2 kitap daha okudum. Bu işten çoook keyif aldığımı söylemeliyim.

Eveet, sorumuz 3 ay boyunca iş dışında ne yaptığımdı. Sevgilimin dönüşüne bugün itibariyle 32 gün kaldı. 32 benim çok sevdiğim bir sayı, neden bilmiyorum. Sempatik geliyor :) Daha önce bahsetmedim sanırım, Biriciğim için ufak bir sürpriz hazırlıyorum. Aslında pek ufak değil, epey el emeği göz nuru birşey. Yemin törenine gittiğimiz sırada birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız vardı. O resmimizi etamine bastırdım ve şu sıralar onu işliyorum. Benim üzerimde lacivert bir mont ve kot pantolon var. Onun üzerindeyse asker kamuflajı! İş kendimi yapmakla başladım, renk az olduğu için daha çabuk biter diye düşündüm. Fakat öyle düşünüp yaptığımda lego gibi, hiç estetiği olmayan birşey çıktı ortaya. Ondan sonra başladım gölgelemeye.. Şu an kendimi tamamen bitirdim ve sevimli göründüğünü itiraf etmeliyim :) Böylece alışma evresini de geçirmiş oldum. Yine hız kazanmak amacıyla şimdi cevreyi yapıyorum. Ondan sonra da kamuflaja başlayacağım. Umarım biriciğim dönene kadar onu da en azından yarılamış olurum.. Bu noktada 2. tavsiyem ETAMİN olacak. Çok keyifli, çok kafa boşaltıcı, ışığa göre biraz göz yorucu, çok emekli ama kesinlikle herşeye değen bir el uğraşı. İleride evimin duvarlarına çeşit çeşit etamin asmayı çok istiyorum.. Bir örneğini resim olarak ekledim.

Hımmm, başka başka neler yaptımm.. Çok istememe rağmen kesinlikle spor yapmadım, Fransızca çalışmadım. ama umudumu da kesmedim :) Bir gün mutlaka yapacağım!! Amaa çok güzel bir pilates CD'si buldum, tam istediğim gibi. Hem hareketli, hem rahatlatıcı, hem sıkılaştırıcı.. Yine de beni sabah 6:30 da yataktan kaldırabilmeyi başaramadı henüz!

Sanırım 2009'un ilk 3 ayı hep böyle geçti. Sabah kitap, tüm gün iş, akşam etamin.. Nasıl bir düzen sizce?? Bir ömür geçer mi böyle???