Türkan Saylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkan Saylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2010 Cumartesi

Misyon

Bir inanışa göre her insan bir misyon ile gelirmiş dünyaya. Bu söz bana da çok mantıklı ve doğru geliyor ve tabi dolayısıyla kendiminkini düşündürtüyor, özellikle de doğumgünümün yaklaştığı şu günlerde..

Ben aslında dünyaya gelmek konusunda pek istekli değilmişim. D.Ö. (Doğumdan Önce) 4. ayımda düşme tehlikesi geçirmişim ve bu nedenle annem hamileliğinin kalan süresi boyunca yataktan kalkamamış. Kendimi bilecek yaşa gelene kadar birkaç tehlike daha atlatmışım. İlkokul - ortaokul yıllarımda hep isterdim ki bu yaşadıklarımız bir rüya olsun, biz herşeyi önceden görüyor olalım, sonra gözümüzü beşikte açıp en baştan, daha bilinçli yaşayalım. Gerçekten de böyle olsa daha iyi olmaz mıydı? Dersimiz "Introduction to Life" :)))

Ama madem ki isteyerek veya istemeyerek geldik bu dünyaya, bir işe yarayıp öyle gitmek gerek değil mi? Düşünüyorum, Ankara'nın en iyi okullarında okudum, öyle baştan savma da değil ama ciddi ciddi okudum, e bugüne kadar gezdik gördük birşeyler, okuduk, düşündük, bunların hepsinin bir sonucu, ulaşacağı bir nokta olmalı değil mi? Ben bunları, şunu başarmak için yaptım diyebilmeli insan. Bu düşünceler her zaman aklımın bir köşesinde vardır; fakat Türkan Saylan'ın hayatını anlatan Türkan kitabından sonra daha yoğun açığa çıkmaya başladı. O kadar yoksunluğun, derdin tasanın içinde tek başına mucize gerçekleştiren bir insan. Bir ülkenin kaderini değiştiren, bir hastalığı ortadan kaldıran çok özel bir insan. Kendisi başlı başına mucize olan bir insan..

Biz de bu kadar teknolojinin, bilimin olduğu bir dünyada nefes alıp veren sade vatandaşlar. Göbeğini kaşıyan adamın bir kademe üstü...

İşte bu hayat bir rüya olsaydı, uyandığımda kendimi beşiğimde bulacak olsaydım başka düşünürdüm, başka davranırdım, farklı yapardım. Bu hayatımda güvendiğim, o yönde plan yaptığım şeylerin geçici, güvenilmez olduğunu bilirdim, üniversitede farklı bir bölüm okurdum en basiti; ancak daha cesur olur muydum bilmiyorum. Bir hayali gerçekleştirebilecek, itiraz edebilecek ve arkasında durabilecek kadar cesur.

Veya bulabilir miydim acaba misyonumun ne olduğunu?

Neyse, happy coming birthday to me bari....

26 Kasım 2009 Perşembe

İç Hesaplaşma


Ne şanslıyım ki, bu aralar geçmişi, geleceği, sorumlulukları içeren bir iç hesaplaşma yapmak için çok fırsatım oldu. Neden mi? Mesela Nefes, Vatan Sağolsun filmi ve son okuduğum kitap Tek ve Tek Başına Türkan beni bu sorgulamaya en çok itekleyen bastonlar oldu.
Nefes çok özel ve etkili bir film bana göre. İzlerken hep nefesinizi tutuyorsunuz, kalbiniz güm güm atıyor. Çok üzülüyorsunuz, çok korkuyorsunuz. Ben şahsen bu tür filmlerden çok çabuk etkilenen ve bu ruh halini uzun süre üzerinden atamayan bir insanım. Filme girmeden önce de endişeliydim biraz, gergindim. Hatta Sevgilim sürekli sordu bana; öncesinde: "istemezsen gitmeyelim", arada: "Çıkmak ister misin?", çıkışta: "iyi misin, bunaldın mı?". Oysa ben gergin olmanın yanı sıra bizler için o dağlarda ölen gencecik insanlara en azından bu şekilde saygı göstermemiz, onları anmamız gerektiğini düşünüyordum. Onların bizden bir farkı yok, biz savaştan, silahtan ne kadar anlıyorsak onlar da öyle. Biz ne kadar korkuyorsak onlar da o kadar korkuyorlar. Ama ne için bu savaş.. Hiç bir açıklaması, mantığı yok. Koskoca dağda bir tek, minicik kulübe, içinde 20-30 asker. Öyle derme çatma ki, kurşunlar duvarlardan geçerken zorlanmıyor, hızını kaybetmiyor bile. Kardan, sisten göz gözü görmüyor. Kum torbalarıyla çevrilmiş bir nöbet kulübesi, rüzgardan yırtılmış, parça parça olmuş, ama inadına dalgalanan bir Türk Bayrağı. O minik kulübenin içinde kendine faydası olmayan bir soba, kupkuru, tatsız tuzsuz yemekler. Ufacık bir santral, "dünya" ile iletişimi sağlamak için. Ahizenin ucunda anneler, babalar, sevgililer. Tabii bir de askerlerin amiri, babası, kardeşi, arkadaşı olan bir komutan. Şanslılarsa bu şekilde geçen 15 ay!
İnsan kendi yaşam tarzından utanç duyuyor bu filmden çıkınca ve elinde fırsatı olup bu işe son vermeyenlere çok kızıyor. Hadi bu işe bir son verilemedi, güvenlik önlemleri de mi alınamaz peki? Sağlam bir garnizon, korunaklı bir nöbet kulübesi, hiçbirşey olmasa bir dikenli/elektrikli tel yaa.. Kısacası, lütfen filme gidip kendiniz izleyin..
Gelelim kitabımıza. Türkan Saylan'ın hayatı onun dilinden, onun mektuplarıyla anlatılıyor Ayşe Kulin'in kitabında. "Söz uçar yazı kalır"ın en güzel örneği bence bu kitap. Hayat boyu yazılan mektuplar bir araya getirildiğinde gerçekten de bir roman ortaya çıkıyor çünkü. Nasıl bir azim, nasıl bir hayatı sevmektir Türkan Saylan'ınki. Dürüst olmak gerekirse ben ismini ilk Ergenekon Davası'nda duydum; fakat bu kitapla onu bir nebze de olsa tanıdığıma inanıyorum. Bu kitabı okumak insana bir bakış açısı katmalı, kalbinde bir heyecan yaratmalı. Eskiden beri şuna inanırım, her insan dünyaya bir misyon için gelir. Peki benim, sizin misyonunuz ne? Çok geç olmadan bulabilsek keşke. Yoksa geç kaldık mı şimdiden? Bu misyonu üniversite sınavında seçimimizi yapmadan önce mi bulmalıydık? Sık sık öğretmen olmayı geçiriyorum aklımdan. Branşım Türkçe olurdu herhalde. Cesur bir öğretmen olabilir miydim acaba? Doğu'ya gidip orda kalabilir miydim, bir öğrencinin kafasında bir ışık yakabilir miydim? Türkan Saylan'ın 70'li yıllarda cüzamla ilgili çalışmaları anlatılıyor kitapta. Yurtdışındaki derneklerle kurduğu ilişkiler, beraber yürüttüğü faaliyetler. Ne kadar inanılmaz geliyor insana.
Bizim de proje üretme, projelere destek olma zamanımız değil mi artık?