12 Ağustos 2010 Perşembe

Hayat Dersi

Çıplakken ütü yapmamak lazımmış...

Bu sabah kalktım, elimi yüzümü yıkadım, her tarafım tutulduğundan rahatlamak için duşa bile girdim. Sonra giyeceklerimi ütülemek için ütü masasının başına geçtim. Ütüleyeceğim yeri elimle düzeltmek isterken de ütünün kenarını karnıma yapıştırdım..

Şu anda karnımda, göbek deliğimin 5 parmak altında, ameliyat izi gibi duran bir ütü yanığım var...

çok lazımdı!

10 Ağustos 2010 Salı

Ev Tadilatı - I

Günaydınlaaaarrr..

Evlilik ve düğün hazırlıkları tam gaz sürerken ben bile blog üzerinde hızımıza yetişemiyorum. Eveet, duvarlarımızın yıkılması devam ederken biz de evin içini doldurmaya başladık.

Geçtiğimiz hafta sonu iş çıkışında annemlerle Ulus, Rüzgarlı Sokak'ta buluştuk. Banyomuz için seramik bakmaya başladık. 2 saatlik dolaşmanın sonunda Vitra'dan, sağda görmüş olduğunuz petrol mavisi/antrazit renkli ve yaprak motifli 25x40 seramikleri almış bulunmaktayız. Gerçeği resimde görünenden daha güzel ve etkileyici, onu kesinlikle söyleyebilirim. Ben banyomuz mavi tonlarında olsun istiyordum zaten, çok uygun oldu. Şimdi renk renk havlular ve benim banyomuz için yapacağım etaminler de gelince çok hoş bir fon oluşturacağına eminim.

Fayanslarla birlikte küvetimizi ve klozetimizi de aldık. Of yaa, bunların her birini seçmek ne kadar zormuş gerçekten de... Önümüzdeki hafta içinde karolarımızı yapıştırmaya başlayacaklar. Vaktimiz dar olduğundan eski karoları kırdırmadan yenilerini üzerlerine yapıştırtacağız. Bakalım nasıl olacak, heyecanlıyım!!

Şu an ev ile ilgili en büyük derdimiz salon için koltuk alımı. Salonumuzu şu şekilde gözünüzün önüne getirebilirsiniz, dikdörtgen bir oda (kısa kenarlar sağda ve solda) Sağ kenar dışarıya bakıyor, dolayısıyla cam var, sol kenar ise mutfakla ortak duvarı paylaşıyor. Sol kenar ile üst uzun kenarın köşesinde şömine var; kapıdan giriş ise sağ kısa kenar ile alt uzun kenarın köşesinde. Tabi bir de üst kat için merdiven payı var, yani alt uzun kenara merdiven dayanıyor. Yerleştirme sorunu şurdan kaynaklanıyor; ben televizyonu üst uzun duvara koymak (asmak) istiyorum, aynı zamanda da L koltuk yani köşe takımı koymak istiyoruz. L koltuğun uzun tarafı üst duvara yaslanınca televizyon için yer kalmıyor doğal olarak. Sol kısa duvara da asmak istemiyorum, çünkü şöminenin yanında abes kalacak. Böyle bir karmaşa içerisinde dönüp duruyoruz işte.. Bakalım nasıl çıkacağız işin içinden :D

Bu arada Bostan's'ta çok güzel bir U koltuk gördük, ölçüleri ta bizim eve göre ve oturması, kullanımı gayet rahat. Bir de Yataş'ta çok güzel bir L koltuk gördük, rengi, modeli herşeyi çok güzeldi... Ooooff oof karar vermek zor...

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Düğün Hazırlıkları - V

Bu hafta ayağımızın tozuyla çok büyük işler başardık.

Evlilik hazırlıkları yolunda attığımız en büyük adım evimizin anahtarını almak oldu. Evet artık evimiz bizimm, bizim evimizzzz!!!! Anahtarı alır almaz da tadilat işine giriştik, dün itibariyle mutfak söküldü ve bir duvarımız yıkılmaya başlandı. Bugün ise banyo ve mutfak seramiklerimizi seçmeye gideceğiz. Önümüzdeki hafta onlar da takılmaya başlar herhalde..

Bu hafta ayrıca Çankaya Belediyesi'ne başvurumuzu yaptık; ama bunu öyle kısaca geçemem, tüm detaylarıyla anlatmam lazım :) Perşembe günü öğleden sonra ikimiz de izin aldık işyerlerimizden, başvuru evraklarımızı toplamıştık; fakat muhtar onayları kalmıştı. Önce Ayrancı'ya gittik, Sevgilimin mührünü bastırdık, ordan Çiğdem'e gittik benim mührümü bastırdık. Her muhtar da kırk bin akıl verdi bize, biri der adresleri aynı yazsaymışız iki kere gitmemize gerek kalmazmış, birisi bi sistem kurmuş bilgisayarda, "bunu niye elle doldurdunuz ki, ilk bana gelseydiniz bilgisayar çıktısı verirdim" der, ay neyse ne yani, olmuş bitmiş değil mi, bas mührünü gönder.. Bu mühürler ücretliymiş, onu da öğrendik. Sonuçta zor oldu ama iki mührü de bastırdık ve belediyenin yolunu tuttuk el ele..

Çankaya Belediyesi'nde vezneye verdik evraklarımızı, bilgisayara işledi, bir şeyler yaptı ve bizi üst kata gönderdi. Üst katta Nikah Memurlarının odasına girdik, "2 Ekim saat 20:00 veya 20:30 istiyoruz" dedik. Bir adam bilgisayardan kontrol etti tarihi, yanındaki memura sordu "sen alabilir misin" diye, "9da alırım ancak" dedi, biz "9 çok geç" dedik, "O zaman sağda müdürümüzün odası var, onunla bir konuşun, çünkü program çok sıkışık" dedi memur bey. Omuzlarımız çökmüş bir vaziyette müdürün odasına doğru yol aldık.

Müdüre Hanım telefonla konuşuyordu, biz de kapıda bekleşiyoruz. Benim aklımdan geçen; kadın yer yok diyecek, ya da "kalem yazmıyo" gibi "taleplere" başvuracak. Melih'e söyledim böyle düşündüğümü, o da "bak şimdi en garanti satış tekniğini uygulayacağım" dedi. "İyi" dedim "günahı sevabı boynuna" ve biz girdik içeri.

Sevgilim kapıdan girer girmez, "A.... Hanım merhaba, nasılsınız?" dedi çok sevecen ve heyecanlı bir ses tonuyla. Elini uzatırken "Melih ben daha önce görüşmüştük" dedi. A... Hanım bi şaşırdı, ama bozuntuya da vermemek için "aa merhaba iyiyim sağolun siz nasılsınız" diyerek kıvama geldi. Sevgilim de konuya girdi;
- Biz başvuru için evraklarımızı getirdik, günümüzü almak istiyoruz
- Tarihi konuşmuştuk değil mi sizinle?
- Tabi tabi, 2 Ekim'di
- 2 Ekim doğru, bakıyorum hemen... Hangi saati istersiniz?
- 20:00 veya 20:30 olabilir, salonu o saatlere uygun ayarladık.
- 20:00 olsun o zaman, 20:30 geç, bol bol eğlenirsiniz. (başvuru formuna 2 Ekim 20:00 olarak not etti) Hayırlı olsun şimdiden, görüşmek üzere.
- Teşekkür ederiz, iyi günleeeeerrr....

Böylece benim için işin en stresli bölümü hallolmuş oldu ve yerimiz yurdumuz saatimiz kesinleşmiş oldu :D

Sevgiler...

6 Ağustos 2010 Cuma

2010 - 2011 Sezonu Açıldı

Eveet, yaz tatilinin sona ermesiyle 2010-2011 sezonunu açmış bulunmaktayız. 23 Temmuz Cuma gecesi işten çıkar çıkmaz kendimizi AŞTİ'ye attığımız ve 31 Temmuz Cumartesi gece yarısına kadar kendimizi denize, kumlara, yemeklere teslim ettiğimiz çok güzel bir tatil geçirdik. Biz Denetko'ya annem, ben, Özüş gittik; ama yengemler ve kuzenim de eşi ve 11 aylık kızıyla ordaydı. Zaten Denetko kalabalık güzel, yalnız yalnız hiç çekilmiyor.


Bir haftayı dolu dolu yaşadık diyebilirim, pazartesi günü "Geleneksel Pırtı Günü"müzdü zaten, sosyete pazarında gezdik dolaştık. Kendime 3 çift ayakkabı, Sevgilime Lacoste ve Burberry t-shirtler aldım hihihihi.. Evimiz için de misafir takımı olarak kullanılmak üzere tek kişilik Burberry nevresim takımı aldım. Hepsi de süper ucuzdu, zaten pırtı olayını bu kadar sevmemin tek nedeni ucuzluğu.

Bir sabah kalktığımızda evimizin önündeki yolları seller götürüyordu, minderler sırılsıklam, dergiler kitaplar hamur olmuş, minik Ada'cığın puseti bile su içindeydi. Evde oturacak yer kalmadığından İskele'ye kahvaltıya gittik. Çay ve gözleme (acılı patatesli kaşarlı), oooohhh muhteşemdi..


Bir başka gün bu sene mutlaka yapmak istediğim tekne turuna katıldık. Bir sürü koyda durduk, buzzz gibi sulara girdik, saatlerce yüzdük. Tabi ben, krem sürünmeme rağmen, oldukça yandım. Akşam eve döndüğümüzde acıdan oturamıyordum.

Tatilimizin başında kuzenim elini incitti, bana da Ada ile ilgilenmek için fırsat çıktı. Giydirdim, soydum, mamasını yedirdim, gezdirdim, banyo bile yaptırdım :D Çok güzel bir duygu çookk...

Sonracığıma, akşamları yemekleri ben yaptım, tamam 2 akşam ben yaptım, ama bir tanesi 1 haftaya bedeldi zaten.. Ben de inanamıyorum; ama hünkarbeğendi yaptım, hem de tavuklu, yanına da (kardeşim patlıcan yemediği için) makarna yaptım, tabi bir de salata. İkinci akşam daha kolaydı, kuzenimle birlikte tavuklu havuçlu noodle yaptık. Onda da 7 kişi için 2 paket makarna açtığımızdan ve makarna süzgecimiz 2 paket makarnayı almadığından çook ama çoook eğlendik..

Bol bol rakı içtim.. Hatta her akşam içtim, yola çıkacağımız akşam bile.. Güneşi batırırken bira içtim, gazinoda gündüz birası içtim, eh haliyle şimdi biraz göbeklendim :)

Vakit buldukça bisiklete bindim, etamin yaptım (tabiki onları da götürmüştüm yanımda!!), yine de etaminimi hala bitiremedim.. Şimdi hazırlıklara daha derin girişince hayatta vakit bulamam artık.

Tabiki her güzel şeyin bir sonu var, biz de Cumartesi akşamı gözyaşları içinde vedalaştık, sarıldık öpüştük ve çok güzel bir hafta bu şekilde sonlandı. Seneye Denetko'ya evli olarak kocamla birlikte gideceğim, çok heyecanlı yaaa.. Hep birlikte nice senelere, nice tatillere...

23 Temmuz 2010 Cuma

Hazırlıklar Tamammm



Bavullar toplandı, biletler alındı, hava güzel, deniz soğuk...

Ver elini tatiillll :))))))))

22 Temmuz 2010 Perşembe

Adı : İlham

Çok eskiden, ilk çıktığı zamanlarda okuduğum bir kitaptı Adı: Aylin. Çok  etkilendiğimi hatırlıyorum.. Herhalde ortaokulda falandım, tam liseye geçiş dönemindeydim. Liseye geçiş demek mesleğini seçmek demekti; çünkü alan tercihini ona göre yapacaksın, seçmeli derslerine karar vereceksin vs.

Nedendir bilinmez, ben kendimi bildim bileli hep tıp isterdim. Ortaokulda "Çocuk Doktoru olacağım" diye tuttururdum, lisede Psikiyatriye kaymaya başladım. Lise sonda, yani sınava gireceğim sene babaannem çok sancılı bir hastalık geçirdi, aylarca hastanede yattı ve maalesef vefat etti. Bu süre içerisinde biz çocuklar, hastane ortamına çok fazla dahil olmadık; fakat birkaç sefer gitmemiz benim hastanelerden soğumam için kafi geldi. Üniversite tercihi sırasında da babamın işyerini düşünerek İşletme Bölümünü seçtim. Sonuçta bir işe yaramadı ama okuduk bitti işte..

Adı: Aylin bu kadar zaman sonra birçok yerde karşıma çıkmaya başladı. Arkadaşlarla sohbetlerde, Karakız ile yazışmalarda, kitapçılarda.. Ben de düşündüm, bu kitabı tekrar okuma vaktinin geldiğine karar verdim. İyiki de okumuşum, öyle güzelmiş ki.. Aylin bu dünyaya gelen ender insanlardan, eğitimli, hırslı, çok çalışkan, gözükara, zevkli, kültürlü, neşeli, çok zeki, güzel ve daha nice şey. Köklü bir ailenin başına buyruk, aklına koyduğunu yapan kızı. 26 yaşında tıp okumaya başlayabilecek kadar çılgın; fakat Psikiyatri dalını seçip kendini Amerika'nın 1 numaralı doktoru yapacak kadar kararlı, çalışkan. Tek kelimeyle muhteşem bir insan. Derken orduya katılmalar, eğitimler, araştırmalar, boşanmalar. Ve o sırada gelen sır ölüm...

Okurken çok duygulandım (gerçekten ağladım), çok heyecanlandım, onunla mutlu oldum ama bir o kadar da kızdım, inatçılığına üzüldüm... Keşke sonu böyle olmasaydı...

Sonra aklıma geldi, benim lisede Psikiyatriyi istememin sebebi Aylin miydi acaba?

20 Temmuz 2010 Salı

Yeniden Doğdum

Nasıl bir haftasonuydu anlatamamm.. 2 gün içerisinde o kadar çok farklı duyguyu ardı ardına yaşadım ki, kendimi yepyeni hissediyorum.


Cumartesi günü çok özel bir gündü, çünkü sevgili dharma'cığım henüz almış olduğu Yoga Eğitmenlik Sertifikası kapsamında ilk yoga dersini verdi!! Ben daha önce hep televizyon karşısında yoga yapıyordum, ilk kez bir eğitmen eşliğinde yoga yaptım ve ne kadar farklı olduğunu gördüm. En temel fark şu, evde siz kendi kendinize de gayet yeterli şekilde yapabilirsiniz, esneyebilirsiniz; ancak sınırlarınızı zorlayamıyorsunuz. Çünkü ister istemez vücut "ben en fazla bu kadar yapabiliyorum, uğraştırma beni" diyor.. Oysa yanınızda bir eğitmen olunca ve sizi yönlendirince imkansız sandığınız noktalara hiç zorlanmadan ulaşabiliyorsunuz. Örneğin savaşçı duruşunda geriye eğildiğimiz bir pozisyon vardı, sevgili dharma'cığım yapabildiğimin 2 katı eğilmemi sağladı. Çok çok çok güzel bir duyguydu... Ayrıca çok istediğim, estetik bulduğum; ancak yapamadığım köprü duruşunu da yaptırdı bana. Tabi ben yandaki bayan arkadaş kadar başarılı değilim henüz..

Dersin yoğun programı bitttikten sonra uzandık, kuş cıvıltıları ve şırıldayan dereler eşliğinde siz deyin 5 dakika, ben diyeyim 45 dakika yattık, içimize döndük, vücudumuzu dinlendirdik. Ve ben o süre içerinizde vücudumdan çıktım, o derelerin aktığı yere gittim, çimlerin üzerine uzandım, çimenle karışık kır çiçeği kokuları geldi burnuma.. Başkası söylese inanmayacağım, muhteşem bir deneyimdi.. Şu tatile gidelim gelelim mutlaka yazılacağım..
Evet tatile gidiyoruuuuummm
Cumartesi günü böyle uyuşmuş bir halde dolaştım durdum, öyle ki, kuaföre yolunmaya gittiğimde hissetmedim bile.. Tamam normal zamanlarda da ciyak ciyak bağırmam, ama nefesimi tutarım, gerilirim yani. Cumartesi nasıl rahat, nasıl güzeldi anlatamam... Narkozluymuş gibi yattım, kulaklarımda cıvıltılar, zaten her yerim tutulmuş... Bundan sonra her yolunma öncesi yoga yapılacak!!!



Şaka bir yana, gerçekten kendime gelmem epey uzun sürdü. TV8'de Yoga TV'yi takip ederken oradaki eğitmen, Kris McIntyre, çok yoğun geçen derslerden sonra içi kaplayan bir huzurdan ve yoganın bu huzur sebebiyle bağımlılık yarattığından bahsederdi. Sanıyorum benim de hissettiğim o huzurdu... Muhteşemm..

Bu güzel cumartesinin üstüne bir de çok güzel bir pazar geçirdim. Ofisimizde bir arkadaşımız evleniyor, biz de bu pazar günü gelin hamamı & kahvaltı düzenledik. Pazar sabahı 7'de kalktım, giyindim (akşamdan çantamı hazırlamıştım) ve 8'de çıktım evden. Ulus'taki Şengül Hamamı'na doğru yola çıktım. Bu hamama ilk gidişimdi, bu yüzden heyecan da vardı.
Soyunup dökünüp girdik hamama peştemallarımızla, içerisi deli gibi sıcak ve buhar tabi. Sularımızı dökündüük, tefimizi, darbukamızı çaldık, oynadııııkk, müthiş eğlendik. Sıra kese faslına geldi, teker teker kurbanlık koyun gibi yattık göbek taşına, icabımıza bakıldı :)) Kesenin üzerine bir de köpük masajı, ooooh keyif.. Cumartesi günkü yoganın üzerine bir iyi geldi, tüm kaslarım yayıldı, yeniden doğdum.. Hamamda bir de kahve masajı vardı, ben yaptırmadım ama o kadar güzel kokuyordu ki.. Bildiğimiz Türk Kahvesini alıyor teyzem, bir paketini tüm vücuda sürüyor. Kahve doğal peeling imiş. Evde konuşurken annem anlattı, eskiden köylerde falan herkes sürermiş yüzüne. Kahve üzerinizde kuruyunca da yıkıyorsunuz, bu kadar. Ama yaptırdıktan sonra cilt bir parlıyor, bir parlıyor, anlatamam.

Hamamda biraz daha güldük oynadık ve Kale'nin içindeki Zenger Paşa Konağı'na doğru yola çıktık. Biz gider gitmez masamız ballarla, reçellerle, kaymaklarla bir donatıldı ki sormayın.. Simitler, bazlamalar, gözlemeler de cabası. Yedik yedik yedik, üstüne Türk Kahvemizi içtik, falımıza da baktırdık ve evlere dağıldık. Ben de koşa koşa Sevgilimin kollarına gittim, sarıldık kocaman. Biraz dolaşmak için Tunalıya indik, yürüdük, Kıtır'da biralarımızı içtik, Sevgilim kokoreç yedi ve evlerimize döndük..

Çok yoğun, çok eğlenceli, çok farklı bir haftasonu oldu. İyi ki de oldu...
Sevgiler...

15 Temmuz 2010 Perşembe

Coping With Loss

Denial

Anger

Bargaining

Depression

Acceptance
hıh, komik!!

12 Temmuz 2010 Pazartesi

seçtim SEÇTİM seçtiiiiimmmm!!

Evet, 1,5 ayın sonunda 10 Temmuz Cumartesi itibariyle gelinliğimi seçmiş bulunmaktayım. Sevgilim blogumu okuduğu için resmini koyamıyorum maalesefff :(((

Cumartesi günü 2 annem ve 2 kardeşim La Bianca'da buluştuk. Karar verme niyetiyle geleceğimizi telefonda söylemiştik, bu yüzden günün en son randevusunu almıştık. Güzel görünen ne kadar gelinlik varsa denedim, gerçekten 10 tane denemiş olabilirim.. Zaten 2 saatte ancak çıkabildik. Her bir gelinliği giydiğimde sıralama yaptık, beğenmediklerimizi eledik. Sona 2 tane kaldı, herkesin beğendiği; fakat seçmiş olduğumuz gelinlik tarz olarak diğerlerinden (gezdiğimiz bütün gelinlikçilerden) farklı geldi ve bu hoşumuza gitti. Üzerine duvağı da takınca muhteşem oldu, muhteşemm... Gelinliğimiz Amerika'dan efendim, Sincerity Bridal, 2010 Model.

Model yılını özellikle yazmamın bir sebebi var, geçen hafta bir iş çıkışında şu meşhur terziye gittim. Randevusuz gittiğim için 1 saate yakın bekledim (içeride prova vardı), sonra da 15-20 dak. konuştuk. Kadına Beyaz Butik'te beğendiğim modelleri anlattım ve direkt söyledim, onlardan diktirmek istiyorum maliyeti kaça olur diye. Hanımefendi söze gelinlik modellerini kötüleyerek başladı; örneğin Cymbeline'in modeli 7 yıllıkmış, zaten ben minyon olduğum için beni kesermiş, gelinlikçilerin indirim yapmasının bir sebebi varmış, normal mağaza gibi sezonluk indirim değilmiş bu (onu da açıkladı sonra stoklarını boşaltmak içinmiş, ah nasıl düşünemedim bunu ben!!) vs vs.. Ben de pat küt söyledim wallahi, benim için modelini beğenmek önemli, yoksa yılı falan farketmez dedim. Her dediğime bir cevap yetiştirdi sağolsun. Maliyeti de öyle çok uygun olmuyordu hani.. Sonuçta anladım ki burada diktirirsem benim istediğimden çok "kadının uygun gördüğü" bir model olacak. Zaten orada oturmaktan sıkılan 3,5 yaşındaki oğlu da göğsüme topunu atınca, tamam dedim, "daha da gelmem". Bu yüzden Cumartesi günü gönül rahatlığıyla La Bianca'da bakındım.

Gelinlik konusunda herkes benden batıl çıktı.. Önce dedim ki, karar aşamasında Melih'de gelsin bizimle, fikrini söylesin. Herkes "yoookk, olmaz olmaaazzz" dedi, "damat düğünden önce görmeeez" dedi, "fotoğrafını bile gösterme sakıınn" dedi, "peki" dedim ne yapayım. Hadi gelinlikte kabul; fakat ayakkabı alırken mutlaka gelmesi lazım Sevgilimin. Gerçi aramızda epey bir boy farkı var, yani apartman topuk giysem anca geçebilirim herhalde, ama yine de komik görünmemek açısından yanyana duruşumuza bakmamız lazım..

Zaten resmini koymadığım iyi oldu, internetteki resmi hiç güzel değil... Gencecik bir kıza giydirmişler, üzerinde mezuniyet elbisesi gibi durmuş..

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Alkışlarla Lamia

Demet Altınyeleklioğlu, son zamanlarda tarzıyla, anlatımıyla beni bambaşka dünyaların içine çeken bir yazar. İlk kitabı Moskof Cariye Hürrem'i okuduğumda tam anlamıyla büyülenmiştim, şimdi bitirdiğim Alkışlarla Lamia'da da aynı sürükleyicilik, aynı hayalgücü vardı.

Lamia annesiyle kenar mahallede, bir göz odada büyürken, hayallerinin peşinden koşmasıyla keşfedilmiş bir tiyatrocu ve şarkıcı. Muhteşem güzellikte bir kadın, erkeklerin önünde sıraya dizildikleri, sigarasını yakmak için birbirlerini ezdikleri, ayakkabısından şampanya içtikleri, kadınların hem kıskandıkları hem taptıkları güzellikte, zerafette. Kendisini keşfeden Bedrettin Sami'nin desteğiyle şan şöhret sahibi olmuş ve tabii kısa zamanda bu şöhretin bağımlısı haline gelmiş. Bu bağımlılık yeri gelmiş yanlış kararlar aldırmış, yeri gelmiş yanlış evlilikler yaptırmış. Kitap anılarla birlikte bir yüzleşme havasında akıp gidiyor.

İnsan bu kadar yüksekten, şandan, şöhretten, paradan, aşktan, seksten ne kadar aşağıya düşebilir? Düşerse ne olur, önünde tutunacak birşey yoksa hatıralarla ne kadar idare edebilir? Kitabın en genel konusu bu olabilir. Peki ya geçmişte yapılan hatalar, onlar ne zamana kadar takip eder insanları? Gelecekte yapılan yanlışlara, geçmişteki pişmanlıklar mı sebep olur yoksa? Hele de bu pişmanlık insanın yüzünü kızartacak, sevdiği erkeğin yüzüne bakamamasına neden olacaksa...

Alkışlarla Lamia'nın en etkili yönü geçmişle bugünün iç içe olması. Bağlantılar öyle güzel ki zamanda kaybolmanız mümkün. Yalnızca kitabın geçtiği dönem itibariyle (1930'lar) Türk Sineması / "Küçük Emrah Filmlerine Hazırlık" etkisi fazlasıyla görülüyor (bkz. Safa Ferit çocukluk). Bu biraz daha hafif olabilirdi.

Kitap insanı hem etkiliyor, hem düşündürüyor. Bir kere insanlar ellerindekinin kıymetini bilmiyorlar, üç kuruşluk çıkarları uğruna anlamsız ilişkiler peşinden koşturuyorlar,o ilişkilerin dostluklarını, hayatlarını, o çok sevdikleri şöhretlerini nasıl etkileyeceğini hiç düşünmeden, günlük heveslere kapılıyorlar.
İkincisi, insanlar gerçek dostlarının da kıymetini bilmiyorular, anlamıyorlar. Çünkü onu gerçekten seven kişi istediklerini sağlayamayacak ona, mücevherler, kürkler alamayacak, en pahalı şampanyaları getirtemeyecek yurtdışından. Bu yüzden hep diğerleri kıymetli oluyor, bunlar "yakaya yapışan", "kurtulunamayan". Ancak gün gelip de dımdızlak ortada kalınca, kapısını açan, ağlaması için omuz veren kişi en pahalı mücevheri alan olmuyor. Sinirlendim, neyse...
Üçüncüsü iyiler gerçekten erken ölüyor. Hayat boyu diğerini sırtında taşıyan, dertlerini içine atan, fedakarlıklar yapan gidiyor, gereksiz yere bu acıları çektiren, yükledikçe yükleyen yaşamaya devam ediyor. Ama işte kişinin azıcık vicdanı varsa hatıralar peşini bırakmıyor, sarıp sarmalıyor.

İşte böyle bir kitap Alkışlarla Lamia. Okuyun tavsiye ederim..

P.S. Demet Altınyeleklioğlu'nun yeni kitabı Mihrişah Sultan çoook yakında kitapçılarda. Mihrişah Hürrem'in kızı oluyor. Heyecanla bekliyorum; ama umarım Boleyn Kızı serisi gibi dıdısının dıdısı haline gelmez...