27 Aralık 2010 Pazartesi

Son Hafta

Bu hafta 2010'un son haftası, bugün son Pazartesi mesela, yarın da son Salı. 2010'a söyleyecek fazla şeyim yok aslında, bana yaşattığı herşey için çok ama çok teşekkür ederim sadece... Ben bu sene evlendim, ötesi var mı? Sevgilimle senelerdir hayalini kurduğumuz yuvamıza kavuştuk.


Eskiden birşey için markete girerdik mesela, süt alacağız en basiti. Hemen "evcilik oyunu" modumuza geçerdik, "evlendiğimizde bundan da alalım, bundan da alalım sana şunu yaparım" diye gönül gezdirirdik. Şimdi gerçekten evimiz için alışveriş yapıyoruz, faturalar ödüyoruz, eşyalar alıyoruz, beraber uyanıyoruz. Bunları yaşadım 2010'da.


Ailenin ne kadar önemli olduğunu anladım ve tabiki aile kurmanın, bir aile olmanın ne kadar zor olduğunu. Anneler, babalar, kardeşler bizim herşeyimiz, şu anda 2011'den, hayatımın geri kalanından tek isteğim onların bana yardım ettiği, destek olduğu kadar benim de onlara destek olabilmem, ihtiyaç duyacakları zamanlarda yanlarında olabilmem, onları mutlu edebilmem.


İş, güç, kariyer anlamında Sevgilim için harika bir sene oldu. İşyerinden çok memnun, zaten sevdiği ve istediği bir şirketti. İşini iyi de yapıyor, keyfi çok yerinde çoook...


2011'den beklentilerim dersek, bekleyecek, ümit edecek birşeyim kalmamış gibi hissediyorum bazen. Tabiki var yok değil, ama bu sene öyle hızlı geçti ki 2011 biraz sakin geçsin dinleneyim istiyorum. Ama Hazirandan sonra canlanabilir, çok eğlenceli gezmeli tozmalı bir yaz geçirebiliriz, neden olmasın :)

2011'de kendimden çok ülkemde güzel şeyler olmasını istiyorum. Biraz umutlu olabilelim, önümüzü görebilelim istiyorum. Son günlerde olan bitenler bizi fazlasıyla üzüyor çünkü. Bakalım, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

Dilerim 2011 size de kalbinizden geçen tüm güzellikleri versin. Sevgiler...

25 Aralık 2010 Cumartesi

İyi ki Doğdun Blog


Bugün blogumun 2. yaşgünüü. 2 sene önce buradaki varlık sebebim Sevgilimin yokluğunda kendimi oyalama çabalarımdı. Fena da olmamıştı aslında, keyif almaya başlamıştım. Şimdi ise hayatımın en önemli dönemlerini içeren, kocaman bir hatıra defteri oldu benim için.

İyi ki varsın blog ve umarım daha nice seneler olursun :)
Sevgiler,

24 Aralık 2010 Cuma

2 Hafta Kaldı, Dayan

2 haftadır değil yazı yazmak, blog sayfasını açmak bile gelmiyor içimden. Demiştim ya bu Merkür beni mahvetti diye, gerçekten de öyle, şu 7 Ocak bir gelse... Herşey mi ters gider, insan bu kadar mı üzülür, asabı bozulur.. Neyseki yarın Cumartesi, üzerimdeki tüm kötü enerjiyi atacağım, yepyeni bir haftaya başlayacağım.
İyi mi kötü mü bilemiyorum ama zamanın çok hızlı geçtiğini farkediyorum yine bu günlerde. Pazar geceleri insanın kalbi sıkımaya başlar ya "yarın Pazartesi" diye, önümüzde uzuuun bir hafta var derken, bir bakıyorum Cuma gelmiş. İşin tuhaf tarafı geriye bakınca geçen Cumartesi Pazar o kadar uzak geliyor ki, sanki hiç yaşanmamış gibi. Oysa ki ne güzeldi; Canım Şuşucuğum bizi yemeğe davet etti, ne de güzel mamalar yapmıştı, bütün akşam güldük, eğlendik, yedik içtik. Pazar günü dinlenme, gezme tozma günü oldu. Yılbaşı alışverişi öncesi pazar araştırmasına çıktık, ne keyifli :) Yılbaşı akşamı için Monopoly - Elektronik Bankacılık ve Tombala aldık. Bu haftasonu ilk monopoly turnuvasını yaparız belki... Oyunun içinden pos makinesi gibi birşey çıktı, eski kutularda çıkan paraların yerine de 6 adet kredi kartı. Pos makinesinin bir tarafı + işlem yapıyor, bir tarafı -. Yani + tarafa koyup 10 yazarsanız 10 M ekleniyor kartınıza. Böylece artık param kayboldu, sayamadım edemedim derdi kalmıyor. Bana sorarsanız o paralar oyunun çok keyifli bir parçasıydı; ama devir teknoloji devri naapalım...
İçinde bulunduğumuz haftadan hiç bahsetmek istemiyorum, mümkünse yaşanmamış sayalım. Ama haftasonu için güzel planlarımız var. Siteler'e gidip cilası tamamlanan sehpamızı alacağız. Bir de internette geze toza bir sehpa modeli beğenebildik sonunda. Siteler'deki bir atölyeyle onu yapmaları için konuşacağız. Bir de yılbaşı hazırlıkları var tabi, başlamak lazım artık :)

Mutlu haftasonları...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Prison Break

Geçtiğimiz seneler boyunca kendimizi Lost dizisine öyle kaptırmıştık ki diğer diziler o derece ilgimizi çekmiyordu. Lost fos çıkınca tabiki büyük hayalkırıklığına uğradık ve yeni bir heyecan arayışına giriştik. Prison Break tam bu noktada bize ilaç gibi geldi.

Birkaç hafta önce tüm sezon bölümlerini edindik ve başladık izlemeye. Başlamak kolay da durmak ne mümkün.. Bir takıldınız mı gidiyorsunuz peşinden.

Kardeşinin suçsuz yere idam edilmesini engellemek ve onu kaçırmak için aynı hapishaneye giren Michael'in planlarını, adaptasyonunu, içine düştüğü durumları anlatan heyecanlı bir dizi.

Başlamak için asla geç değildir.

Hoşgeldin Kış

Ne güzel bir haftasonuydu.. Asında biraz karmaşık başladı ancak çok ama çok güzel bitti. Cumadan başlayalım:

Cuma akşamı 6'da çıktım işten, dolmuş durağına doğru yürümeye başladım. Bindiğim yer ilk durak olduğu için normalde bekleyen 2-3 dolmuş olur; ancak cuma günü hiç dolmuş yoktu. İçime kötü bir his düştü ama beklemeye başladım, yapacak birşey yok. 10-15 dakika kadar bekledikten sonra dolmuşun ışığı göründü uzaklardan. 10 dakika da içinde bekledikten sonra hareket etti. Hareket ettiğim saat normal bir günde benim 100.yıl pazarında indiğim saatti. Ve biz çıktık yola. Allah'ım nasıl bir trafik. 2.vitese geçmenin imkanı yok, her yer kilit. Dur kalk, dur kalk yapa yapa 2 saatte, evet tam 2 saatte gittim eve.

Sevgilim o akşam bir konsere gidecekti, beni eve bıraktıktan sonra yollara düşünce ümidi kestim kendisinden. "bu gece ya konser salonunda ya da evinde uyur" diye düşündüm. Sevgilim konserdeyken kar da yağmaya başlamaz mı, ama ne güzel yağıyor, masal gibi. Zarif zarif düşüyor taneler... Ben de aldım bilgisayarımı kucağıma bir yandan düğün fotoğraflarımızı düzenliyorum, bir yandan da bir film buldum onu izliyorum. Kar şiddetini artırdıkça rüzgar da uğultusunu yükseltti. Derken televizyon 1-2 cırt mırt etti ve digiturkün yayını kesildi. Bizim Digiturk antenimiz çatıda duruyor, e tabi rüzgar yüksekte daha şiddetli esiyor ve anteni sallıyor. O sallandıkça bizim yayın kesiliyor. Biraz bekledim, gelir dedim ama tık yok. Ben de kendimi bilgisayarıma adadım, sessiz sessiz oturdum evde. 1-1,5 saat geçti ama ne gelen var ne giden, sıkıntıdan patlayacağım. Çıktım yukarı ütü yaptım, çamaşır attım makineye, yine indim aşağıya oturdum kös kös. Saat tam onikiydi ki kapı çaldı ve hiç ummadığım bir şekilde Sevgilim geldi. Bizim sitenin yokuşu çok dik, her yer rahat olsa da arabayı orada bırakıyoruz çoğunlukla. Neyseki o yol henüz buz tutmamış, kolaylıkla çıkmış. Çok yorgun olduğumuz için hemencecik yattık uyuduk.

Cumartesi günü bembeyaz bir sabaha uyandık. Cuma gecesinden kombimizin derecesini yükseltmediğimiz için ev buz gibiydi. Hırkalar, çoraplar giydik, çayımızı kahvemizi aldık. İkimizin de dışarıda işi verdı, hazırlandık yollara düştük. Saat 12 civarı işlerimizi halledip mahallemizde buluştuk. Ev için birkaç şey aldık, kasaba uğradık ve küçük kebapçımızda öğle yemeği yedik, evimize döndük. Normalde o günün şöyle bir özelliği vardı, ben yengemleri çağırmıştım akşam oturmasına. Kar yağınca ertelemek durumunda kaldık tabi. Oysaki geçen haftamı tarif aramakla geçirmiştim hep :(  Sabah kombiyi açtığımız için döndüğümüzde evimiz sıcaktı. Yine çaylar kahveler konuldu, oturduk öyle. Akşam yemeği için ne zamandır yapmak istediğim balkabağı çorbasını yaptım. Lezzetli oldu ama o balkabağını soymak ne kadar zor birşey!! Of yani offf...

Çorbamızı içtik, bir de annemin gönderdiği böreklerden indirdik midemize, tam yemek sonrası uyku moduna geçmiştik ki, bahçede kar altında mangal partisine davet edildik. Kalktık, hazırlandık, çıktık evden. Nasıl bir tipi!! Kar yağıyor ama deli gibi rüzgar var ve kar tanelerini yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı, sağdan sola, soldan sağa savuruyor. Ben elime şemsiye almıştım ama bana mısın demiyor. Arabayı çıkartmakla da uğraşamayacağımız için yürümeye başladık. Kar altında yürümek çok romantik, bayılırım; ama bu yürünecek bir kar değilki, bildiğin fırtına. Engelleri aşa aşa parti alanına ulaştık. Bir baktık mangal yanmış, kestaneler atılmış bile. Hemen kestanelere hücum ettik, sıcak sıcak yedik. Ardından sucuklar geldi, bir de kocaman bir tencere sıcak şarap. Yedik, içtik, güldük, donduk ve mangalı söndürdük. 1,5-2 saatlik maceramız gece 10 civarı sona erdi. Biz evimize doğru yola çıktık ama ikimiz de öyle donmuşuz ki yürürken katır kutur sesler çıkarıyorduk :D Tabi bu arada içimizin dışımızın sırılsıklam olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Eve geldik, üstümüzü değiştirdik ama nasıl titriyoruz. 3'lü kanepemizin sırt minderlerini kaldırdık, ikimiz yanyana sığıştık koltuğa, üstümüze çektik battaniyemizi, Prison Break izlemeye başladık. Sevgilim kollarımda uyuyakaldı sonra, ne büyük bir mutluluk...

Pazar günü ise annemlerde kahvaltı, Cepa'dan atkı, eldiven, bere alışverişi, annemlerde 5 çayı ve eve dönüş rotası dahilinde çok güzel bir gün geçirdik. Hava yağışlı olmasına rağmen Cumartesi gününden ve özellikle akşamından çok yumuşaktı. İşte böyle de anısı kaldı :

10 Aralık 2010 Cuma

Beni Bu Merkür Mahvetti

Bir haftadır bir sinir, bir stres, bir gerginliktir gidiyordu. İşte herşey yolunda, evde herşey yolunda ama yok sinirden çıldıracağım. Bugün işyerimde arkadaşlarımla konuşurken anladım ki Merkür geri harekete başlamış ve etkisini 1 haftadır gösteriyormuş.

MYNET'in Astroloji sayfasına göre Merkür geri hareketinin İkizler burcu üzerinde etkileri şöyle:
- Belirtilen tarihler arasında yeni bir karar alınmamalı, dikkatli olmalı.
- İletişimde hoşgörülü tarzda, birlik beraberlik ruhu içinde hareket etmeli.
- Hedeflerinizi gözden geçirmeli, acele kararlar almamalı.
- Durumunuzu riske atacak faaliyetlerde bulunmamalı, dikkatli olmalı.
-Bu süreç içinde yukarıdaki konularda baskılarla, gecikmelerle, tersliklerle karşılaşmanız halinde ani kararlar vermemeli, karar değişikliklerine gidilmemeli, elinizden geldiğince sakin olmaya çalışmalı.
-İletişim kurmakta zorlanacağınız için, olayları kendi akışı içinde değerlendirmeye çalışmalı.
-İç dünyanıza yönelerek her ayrıntı üzerinde iç gözlemde bulunmaya başlayabilirsiniz.
-Unuttuğunuz, aklınızdan çıkmış düşünceler birdenbire yenilenmiş haliyle hatırınıza gelmeye başlar. Bunlar üzerinde gözden geçirmelerde bulunabilirsiniz.
-Anlaşmazlık yaşadığınız her kim varsa onunla bir araya gelerek sorunlarınızı çözebilirsiniz.
-Daha önce verilmiş bir kararı tekrar ele alabilirsiniz.
-Bütün bu durumlar gözden geçirildikten sonra yukarıda maddeler halinde sıralanan alanlardaki planlarınızı geri hareket sonrası yürürlüğe koyabilirsiniz.

Gölgeli günler 7 Ocak'a kadar devam ediyor maalesef, evet yılbaşını da içine alıyor. Ama bugün düne göre bile daha az gerginim, Merkür geri hareketine adapte oldum sanırım :)

Sevgiler...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Resim

Değişik Bir Hediye

Bugün üye olduğum yabancı bloglardan birinde gezerken değişik bir linke rastladım. Alexander & Company isimli şirket çeşitli temalarla ilgili size özel posterler tasarlıyor. Temalardan birisi de düğün tabiki.

Yan resimde gördüğünüz her yazıyı değiştirebiliyorsunuz, sipariş formunda tüm bilgileri soruyor. Ayrıca saç rengi, yazı rengi üzerinde de oynama yapabiliyorsunuz. Düğün temalı tek fotoğraf bu da değil. Web sitesinde kataloğunu bulabilirsiniz.

Biraz pahalı olmakla birlikte yıldönümünüzde Kocanıza veya çok sevdiğiniz bir arkadaşınıza verebileceğiniz çok hoş bir hediye bence...

27 Kasım 2010 Cumartesi

Seni Özlüyoruz Fahriye Abla


Eviniz kutu gibi bir küçücük evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla.
Ne vefalı komşumdun sen, Fahriye abla! 
 
Ahmet Muhip DRANAS

Aklıma Mukayyet Ol!

 
Dün ofisteyken Tchibo'nun bu haftaki temasına bakasım geldi ve yılbaşı ürünlerinin satışa çıktığını görmüş bulundum!! O andan itibaren aklımda sadece temada olan kurabiye setini almak vardı. Setin içinde 1 adet çam ağacı, 1 adet kurabiye adam, 1 adet kardan adam kurabiye kalıbı, ayrıca kurabiyelerin üzerine yazı yazmak için harf baskı seti vardı. Hemen internetten almak istedim, bir türlü üye olamadım. Ben de bugün Cepa'ya gitmeyi kafama koydum.

Sabah Sevgilimin önerisiyle Cepa'daki Tchibo'yu arayıp elerinde ürün olup olmadığını sordum, varmış, 2 adet ayırmalarını istedim. Yaklaşık 1 saat sonra mağazadaydım. Bir koşu kurabiye setlerimi aldım (2.set annemler için), bir de benmari kasesi aldım, rahatladım :) Vaktim varken mağazaları gezeyim dedim ve ilk olarak Boyner'e girdim. Allah'ım girmez olaydım!!!!

Boyner'de dolaşırken içimden sürekli "Allah'ım aklıma mukayyet ol" dedim durdum.  Ne güzel şeyler yapmışlar yine, resimleri aşağıda. İnsan kendi evini daha bir delice süslemek istiyor, gördüğü her kırmızı şeyi almak istiyor. Önümüzdeki ayın daha zor geçeceğinden korkuyorum...



Sevgiler...

23 Kasım 2010 Salı

Mutluluk Evimizde

Önümüzdeki bayrama evliyiz derken Kurban Bayramı da geldi geçti işte. Çeşitli planlar yapmıştık bu bayram için, kimisi oldu kimisi olmadı; ancak ilk bayramımızı evimizde çok güzel bir şekilde geçirdik.

Bayramdan önceki cuma günü ben mesaiye kalıyordum, bu yüzden Sevgilimden 3 saat geç gittim eve. Kapının önüne geldim, bir baktım içeride ışık yok. Görebildiğim her odaya baktım ama ışık yok. Aradım Sevgilimi, geldi kapıyı açtı. İçeri girmeme izin vermeden önce gözlerimi kapattırdı sımsıkı, ışıklar zaten kapalı! El yordamıyla mutfağın önüne kadar geldim. "Şimdi aç gözlerini" dedi ve bir baktım ki yemek masamız gelmiş!!!!! Nasıl güzel olmuş, nasıl yakıştı evimize!!! Sandalyelerin döşemesi de pek şık olmuş. Duvarlarla harika bir uyum içerisinde. O akşam masamızda ilk yemeğimizi yedik :)

Cumartesi günü çalışıyordum. 14:00 civarı işten çıkıp eve geldim, biraz sonra da ablam ve babam geldiler. Ablamların Gaziosmanpaşa'da aydınlatma mağazaları var. Lambalarımızı, avizelerimizi oradan seçip beğendik. Cumartesi günü yemek masamızın avizesi, salonumuzun abajurları ve mutfağımızın plafonyeri takıldı. Evimiz bayrama hazır hale geldi; ama diyorduk ki "bir de halımız olsa". Salonda idare eden, en azından sıcak tutan bir halımız var, bir de yemek masasının altında olsa... Pazar günü Çukurambar'daki Zen Halı'ya gittik. Deri halılardan birini çok ama çok beğendik, halının altı tamamen deri, üstü de dana tüyü. Küçük küçük karelerden oluşuyor, karelerin her biri kahverenginin farklı tonu, ve bu küçük kareler birbirine deri ile bağlanmış. Gerçekten şık bir halı. Pazartesi günü eve getirmeleri için sözleştik. Bu halının yanında salon için beğendiğimiz birkaç modeli daha getireceklerdi.

Halımızı seçtikten sonra Türk Japon Vakfı'na düğün fotoğraflarımızı almaya gittik. Biz tüm gün çekim yaptırdığımız için deli gibi fotoğrafımız var tabi. Fotoğrafların ve düğünün montajsız çekiminin hepsini kopyalamak saatler aldı. Çıktığımızda hava kararmıştı artık.

Pazartesi günü ben yarım gün çalışıyordum. Sevgilim beni işe bıraktı, Siteler'e gidip mobilyacıdan sehpalarımızı aldı, iş çıkışı buluştuk, bayram için evimize likör takımı aldık, birkaç halı mağazası daha gezdik ve evimize döndük. Biraz sonra Zen Halı'dan geldiler. Yemek masasının altına halımızı serdik hemen, çok güzel oldu. Salon için istettiğimiz halılarsa pek hoşumuza gitmedi.

Bayram bol bol gezmelerle geçti. Aileler, akrabalar, komşular derken çok gezdik. Perşembe akşamı ise iki dünür aile :))) bize akşam çayına geleceklerdi. Benim hazırlıklarım 1-2 gün öncesinden başladı tabi. Önce ne yapacağım düşüncesi, sonra nasıl yapacağım korkusu :) Neyse ki, biraz ucu ucuna da olsa tatlılarımı, tuzlularımı yetiştirdim. Pırasalı tart, peynirli maydonozlu milföy böreği ve kakaolu kek yaptım. Annem patatesli poğaça, Aylin Ablam da elmalı poğaça getirdi. Çayımızı içtik, sohbetler ettik, düğün fotoğraflarımıza baktık, eğlendik.

İşte bayram böyle eğlenceli, sımsıcak ve evimizi güzelleştirmekle geçti. Havanın çok güzel ve sıcak olmasına rağmen evimizi bırakıp gezmeye tozmaya bile çıkmak istemedik. Resimleri de en kısa zamanda ekleyeceğim. Paris'te de hava çok soğukmuş aldığım duyumlara göre, kih kih kihh...

11 Kasım 2010 Perşembe

Yeni Sayfalar

Bugün bir heves yeni bir sayfa açtım blogumda (bkz.Yemeklerimm). Amacım gerçek anlamda sıfırdan başlayan yemek tecrübelerimi paylaşmaktı; ancak sayfamı oluşturup da ilk kaydımı göndermeye çalışınca farkettim ki; buraya normal bloga yaptığımız gibi aklımıza estikçe post gönderip ekleme yapamıyoruz. Zaten yardım sayfasındaki şu cümle de herşeyi özetliyor "Blogger sayfaları, blogunuzdan bağlantı verilen bağımsız sayfalarda statik bilgiler yayınlamanıza izin verir" Yanlış anlamıyorsam bu, sayfaya bir bilgi ekliyoruz ve sayfa o bilgiden ibaret oluyor demek.

Sevgili google ve sevgili blogger, şöyle birşey yapsanız güzel olmaz mı? Sayfa eklentisi yapan blogcular yeni kayıt oluşturdukları zaman ve "Kaydı Yayınla" ya bastıkları zaman "Kaydınızın hangi sayfada yayınlanmasını istersiniz" gibi bir soru sorulsa da seçim yapsak. İsteyen sayfasını yine statik kullansın banane...

Bence güzel olur.

9 Kasım 2010 Salı

Dönüş

Eveeet, eğlenceli haftasonumuzun ve pazartesi günkü iznimin ardından bugün işbaşı yapmış bulunuyorum.

Ofis olarak çeşitli aktiviteler yapmak çok güzel, insanların birbirini daha iyi tanıması güzel. Cuma akşamı saat 5 gibi çıktık ofisten havaalanı yollarına dizildik. Uçak zaten bizim ofisle doluydu, yanyana oturduk hepimiz. Antalya'ya inip otele ulaştığımızda saat 9'a geliyordu. Tabiki hemen açık büfeye daldık. Yeme içme faslının ardından Cumartesi günü yapılacak turnuvaların çekilişi için amfi tiyatroda toplandık. Şansımıza grubumuzdaki her iki takım da Almanya'dan çıktı - ilk maçı Duesseldorf, ikincisini Hamburg ile yaptık. Cuma gecesi içme seanslarıyla devam etti. En güzeli de gece 12'deki çorba seansıydı :)

Cuma gecesi geç yatmış olmamıza rağmen Cumartesi sabahı erken kalktık, saat 8'de kahvaltıya indik. İlk maçımız için formalarımızı giydik ve sahaya gittik. Duesseldorf'u 2-1 yendik, Hamburg'a ise 2-0 yenildik. Ben maçlarda pek fazla oynayamadım maalesef. Antrenmanlarda attığım güzel servisler burada fileyi bile geçemeyince moralim bozuldu. Kazandırdığım birkaç sayı var tabiki de, ben daha aktif olmayı isterdim. Hamburg maçında ise maçın daha ilk dakikasında tırnağım kırılmaz mı?? Tırnaklarım uzun değildi; ama topa ters vurdum herhalde. Tabi hemen çıktım, yarabandı aramaya başladım. O sırada da oyun aktı gitti. Yine de o formayı giymek, takıma katılmak bile çok güzeldi :)

Gruptan çıkma şansımızın kalmadığını görünce (Duesseldorf Hamburg'u yendi bu arada) öğle yemeğine, oradan da deniz kenarına geçtik. Güneş ışıklarının ısınmamıza yetmediğini farkeder farketmez odalarımıza çıktık, akşam için hazırlanmaya başladık. Bu arada benim makyaj çantamı evde unutmuş olmam ve bunu havaalanı yolunda farketmem gerçekten üzücüydü. Neyseki bütün kızlar aynı katta kalıyorduk.

Cumartesi gecesi ödül töreni ve ardından Beach Party vardı. Gece yarılarına kadar dans ettik, içtik, güldük, çok ama çok eğlendik. Gerçekten çok keyifli bir gün oldu. Pazar günü serbest zamandı. Biz de "Ankara'nın denize hasret gençliği" olarak kahvaltı sonrası tüm günümüzü plajda geçirdik. Epey de yandık bu arada!!

Akşam 20:45 uçağıyla Ankara'ya hareket ettiğimizde 2 günlüğüne gelmiş gibi değil, 1 haftadır buradaymışız gibi hissediyordum. Pazartesi günü izin almış olmam, 10'a kadar uyuyup keyiflli keyifli banyo yapmam, öğleden sonra gelecek misafirlerim için alışverişe çıkmam ve anneciğimle kısır yapmamız, minik prensesimiz evimizde küçük küçük adımlar atması o günü unutulmaz kılmaya yeterdi.

Bir de -bütün gün keyif çatmaktan yemek yapamadığım için- akşam ilk kez çorba yaptım. Tarhana çorbası yapmak üzere işe başladım ama evde tarhana olmadığını anlayınca kıymalı şehriye çorbasına döndü olay. Bence lezzetli de oldu, hele limon sıkınca çok güzel oldu, tam hastalık çorbası :)

Bu arada düğün siteleriyle bağlarımı hala koparamadım, şu sitede de çok sevimli bir evlilik teklifi gördüm - Ruffled

5 Kasım 2010 Cuma

Kısa Bir Mola

Bugün ofis olarak haftasonunu geçirmek üzere Antalya'ya gidiyoruz, çok heyecanlıııı...

Bu her sene düzenlenen bir etkinlik. Ofisimizin bağlı olduğu şirketin dünyanın birçok ülkesinde ve şehrinde ofisleri var. Her sene, tüm dünya ofisleri, bir ülkede gerçekleştirilen etkinliğe katılıyorlar. Bu sene de bizim ofisimiz düzenliyor ve Antalya'da yapılıyor.. 3gün boyunca yeme-içme-gezme ve spor!

Yarın gün boyu futbol ile voleybol turnuvaları olacak. Ben de voleybol takımındayım!! 2 haftadır Pazar günleri ODTÜ'de buluşup antrenman yapıyoruz. Bu haftanın başından beri de ofisin bahçesinde voleybol oynuyoruz. Formalarımız bile hazır, üstünde isimlerimiz yazıyor. Çok heyecanlıyım, umarım ilk maçta elenmeyiz de tadını çıkarabiliriz biraz.

Antrenmanlarımızın ne seviyede olduğunu şu diyalogdan çıkarabilirsiniz:

M: Bu kızlar ne yaptığını zannediyor?!!??
A: Niye ne oldu?
M: Ağacı adam zannedip ağaca atıyorlar topu, adam mı o ağaç ağaç çam ağacı!!!
A: :)))))))

Bayıldım yaaa!!!... Kesin kupayla dönüyoruuuzz!!

2 Kasım 2010 Salı

En Güzel Hediye

Bugün 1. ay dönümümüz... Tam 1 aylık evliyiz bugün.

Herkes böyle mi hisseder bilemiyorum ama ben düğün stresini, heyecanını ancak atabildim. Balayındayken düğün kabusları görüp durdum, kanter içinde uyandım sabahları. Sonra ofiste bilgisayar başında sürekli blogları okudum, "şunu da yapabilirdim, bunu da yapabilirdim" diye. Allah'tan "yapmasaydım" dediğim bir şey olmadı. İnsan o "prenses" modundan da çıkamıyor. Herşeyin odağı olma, tek olma psikolojisine çabuk alışıyor. Mesela işe başladığım ilk hafta iş çıkışı dolmuşa gidiyordum. Karşıdan karşıya geçeceğim, ileriden de bir araba geliyor. Geçsem geçerim ama hızlı da geliyor. Ben "naapsam" tereddütü içindeyken araba kornasının sonuna kadar basıp beni durdurdu zaten. Ben de içimden "şimdi gelinlikli olsaydım durup yol verirdin amaa..." diye düşündüm.

İnsan herkes düğünü konuşsun, sorsun istiyor. Herkese tekrar anlatayım o günü baştan sona, anlatırken de yaşayayım istiyor. Ya da bir tek bana mı oluyor bilmiyorum?? Aylarca kafa yorduktan, düşündükten, özendikten sonra 3-4 saat içerisinde herşeyin bitmesini sindiremiyorum belki de. Ama bu hisler, bu duygu yoğunluğu da zamanla hafifliyor ve "normal insan" pozisyonuna geri dönülüyor sonunda. Artık ben de normal hayatıma dönmüş bulunmaktayım. ama 1. aydönümümüzde de anmadan geçmek istemedim.

Ev hayatına alıştık sayılır. Zaten alışmama gibi bir lüksünüz yok. Balayından dönünce bavuldan çıkanları yıkamakla başlıyor işler, "akşama ne yiyeceğiz", "bardaklar yıkanmış mıdır acaba", "koltuğun üstündeki kutuları indirmeli oturacak yer yok", "bir tane tencere kirlettik makinede kurumasın elde yıkayıveririm hemen..." derken bir bakıyorsunuz ki ev işleri ciddi ciddi başlamış. Bunların hepsini keyif alarak yapmak güzel, beraber yapmak daha da güzel. Sevgilinin "ben daha önce hiç havuç soymadım kiii" demesi güzel, "bu süpürge nerden çalışıyooo" demesi güzel, hayalini kurduğun günleri yaşamak çok ama çok güzel. Akşam yorgunluk çayını Kocacığın elinden içmek de çok güzel. Ama hepsinden güzeli birbirimizin nefeslerini dinleyerek uyumak, uykunun ortasında yanındakinin tekmesiyle uyanmak (çoğunlukla tekme atan ben oluyorum) ya da pazar sabahı Kocacığın çaktırmadan kalkıp kahvaltı için tepsi pizzası araması... :)

Evlilikle ilgili benim en büyük korkum yemek yapma faslıdır. Diğer her işi severek yaparım, ütü yapmaya bile bayılırım. Aslında yemek yapmayı da severim, nasıl yapılacağını bilsem... İş başa düşünce ister istemez öğreniliyor işte. Dün akşam da kabak yemeği yapmıştım, kıymalı. Sevgilim yemeği öyle sevdi öyle sevdi ki ikinci tabağı istedi. Bu da benim için en güzel aydönümü hediyesi oldu tabi :)))

27 Ekim 2010 Çarşamba

2010 Hedefleri ve 100. Kayıt

2010'a girerken ballandıra ballandıra anlatmıştım "bu sene şunu yapacağım bunu yapacağım diye". İşte senenin sonuna yaklaşıyoruz. Yazımda anlattıklarımın neredeyse hiçbirini yapmamıştım; fakat bugün ilk adımı attım. ALES Sonbahar Dönemi için başvuru yaptım, yaklaşık 2 ay sonra (19 Aralık'ta) sınava gireceğim. Bu ilk sınavdan çok ümitli değilim, üniversitenin üzerinden 5, lisenin üzerinden 10 sene geçti. Hızlı test çözme becerilerim günden güne köreldi. Nerde kaldı ÖSS günleri... Ancak bir deneme yapacağım en azından bu yolda adım atmış olduğum için mutluyum.

ALES sınavı 3 sene geçerli. Düğün koşturmacasını yeni atlatmışken, yeni ev düzenine alışmaya çalışıyorken "master'da yapacağııımm" diye büyük hayaller kurmuyorum, en geç 2012'de başlarım diye düşünüyorum, bakalım kısmet. O zamana daha önemli işlerim olur belki ;)

100. blog kaydımı bu güzel habere ayırdığım için mutluyum.

Sevgiler...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tüm İzleyicilerime


Düğün telaşları nedeniyle bir türlü fırsat bulamadım; mutluyum çünkü izleyicilerimin sayısı 10'a çıktı :)))
Beni başından beri takip eden ve takibe yeni başlayan tüm izleyicilerime çok ama çook teşekkür ediyorum. Bana çok büyük moral kaynağı oluyorsunuz...

Blog'umdan pek kimseye bahsetmediğim için 10 izleyici benim için büyük bir sayı.
Hep beraber nice 10'lara...

Sevgilerr...

20 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Bir Hayat

Düğünden sonra, Pazar sabahı 9 civarı uyandık, yeterince yorulmamışız demekki :) Mutfağa indim, tabi eşyaların çoğunluğu kutuda, çay matiğimizi çıkardım, anneciklerimiz en sevdiğimiz kupalarımızı getirmişler evlerden, birer sabah kahvesi yaptım. Balayına gideceğimiz için dolap da bomboş, ikimiz de acıkmışız deli gibi.

Balayı uçağımız taaa akşam 7de olduğu için o günkü programımız aileleri gezmekti. Dedik ki, madem evde yiyecek birşey de yok bari annelere gidelim ve annemlere gitmek için hazırlanmaya başladık. Bavullardan, kutulardan üstümüze giyecek birşeyler bulduk. Derken sağımıza baktık, solumuza baktık, ayakkabı yok!! Kimse ikimizin de ayakkabılarını getirmemiş!! "Allah'tan düğünde ayakkabı giymiştik" deyip gelin ve damat ayakkabılarımızı geçirdik ayaklarımıza :)

Annemler kahvaltı ediyorlardı biz gittiğimizde. Tabiki her misafirin yapması gerektiği gibi biz de zili çaldık, annem açtı kapıyı. Kılığımızı görünce de güldüler. Biz hemen kahvaltı sofrasına yumulduk, düğünü konuştuk, güldük... Bir ara saate bakayım diye kafamı uzattım, saat 6:20. "aa saat durmuş" dedim, saatimiz de babaannemden kalma kurmalı bir duvar saati. Meğersem Cumartesi akşamı evden çıkma sırasında birisi saate çarpmış ve saat eğilince duruvermiş... Çok ilginç bir tesadüf değil mi? Hoşuma gitti :)

Kocacığım keyif kahvesini içerken ben de odama çıkıp balayı bavulumu hazırladım. Tabiki ayakkabılarımı aldım ve evden çıkıp kocacığımın bekarlık evine gittik. Orada da kocacığım eşyalarını toplarken biz oturduk annemlerle, düğün sohbeti ettik, kahve içtik. Evden çıkınca havaalanına uçtuk, oradan da Bodrum'a.

Balayımızı kısaca geçmek gerekirse, Pazar akşamı Bodrum'a indik, Pazartesi günü Bordum'u gezdikten sonra feribotla Datça'ya geçtik. Cumartesi akşamına kadar Datça ve büklerini gezebildiğimiz kadar gezdik, Hayıtbükü'nde denize girdim, çok fotoğraf çektik, Cumartesi akşamı feribotla Bordum'a döndük, Pazar günü Bodrum Kale'sini gezdik ve gece uçağa binip Ankara'ya döndük. Eğlenceli bir balayı oldu, gittiğimiz heryeri çok sevdik. Datça'yı mutlaka gezin ama biraz daha yoğun ve hareketli döneminde gidin. Temmuz-Ağustos çok sıcak olabilir, Eylül ideal!! Çünkü Ekim'de yat turları bitmiş oluyor artık ve Datça'yı gezmenin midenize en az zarar verecek yolu yat gezisi. Yolları o kadar kıvrımlı ki, kıvrımları dar bir S düşünün, sonra ondan arka arkaya 10-15 tane ekleyin, onun gibi birşey. Ancak manzara süper, temiz hava süper, büklerdeki deniz süper. Mutlaka gidin, gidince de bizim otelimizde kalın,
Fora Apart Otel.

Daha yazacak ne çok şey vaarr....

15 Ekim 2010 Cuma

Heyecan Dorukta


Ve biz arabalara doluşup Türk Japon Vakfı'na doğru yol almaya başladık. Sabahtan o ana kadar aşırı bir heyecan yoktu içimde. Sanki başkasının düğünüymüş de ben de davetliymişim gibi hissediyordum; ancak herkes beraber evden çıkıp, bizi arabaya bindirip anneciğime, babacığıma ve Özüşüme el sallayınca durum bana dank etti. Bir anda her yerimi ateşler sarmaya başladı, gözler tabiki yine doldu.

Yol boyunca güle oynaya, sarıla öpüşe gittik. 18:45 civarında Türk Japon Vakfı'nın önündeydik; ancak bizden önceki düğünün tebrik safhası henüz bitmemişti. Her yer çok karanlık bu nedenden. Bizi arka yoldan gelin odamıza doğru götürdüler. Yol boyunca fotoğrafçılar ve kameralar çekti bizi. O anları pek hatırlamıyorum desem inanır mısınız bana??

Gelin odamıza girer girmez garsonlar içki ve kanepe servisi yaptılar. Benim heyecandan gözüm birşey görmezken bir baktım ki, Sevgilim almış tabağı kucağına yumulmuş :)) Ardımızdan arkadaşlarımız ve Gülseren Hanım geldi, 2-3 sefer daha yürüyüş provası yaptık. Benim o boyuma uygun, güzel gelinliğim sürekli ayakkabıma takılmaya başlamaz mı!! Zannedersiniz hiç boy ölçüsü falan aldırmamışım!! Öyle bir takılmak ki adım atamıyorum. Provalardan sonra gelinliği tekrar giymeme karar verdik, çünkü üzerime tam oturmamıştı. Bu sırada bizim ofisten kızlar geldiler provayı izlediler, el sallaştık uzaktan ve saat 19:30 oldu, kapıların açılma saati...

Ben koştur koştur gelin odasına girdim, Dilek ve Gülce de peşimde, erkekleri çıkarttık odadan ve kızlar tekrar giydirdiler beni. Bu sefer tam oldu gerçekten de, yürürken hiç sıkıntı çekmedim. Giyinirken ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim, kafamı kaldırdığımda saat 19:50 idi. Şuram iyi mi buram iyi mi diye konuşurken arkadaşlarımızı salona yönlendirdi Gülseren Hanım, ben de fırsattan istifade bir kadeh beyaz şarabı diktim kafama. Aynı anda da giriş müziğimizi duymaya başladım.

O dakikada Gülseren Hanım'la göz göze gelip, "bu gerçek mi, başladı mı?" diye sorduğumu hatırlıyorum!!! Ve işte müziğimiz: Roméo et Juliette - Aimer

Juliette solosunu söylemeye başladığında kapılar açıldı ve Melih dışarıya çıktı. Onun ardından ben çıktım dışarıya, kalbim güm güm. Herkes alkışladı, ayağa kalktı ve biz yavaş yavaş yürümeye başladık. Salon öyle tıklım tıkış kalabalık değildi; ama tam bizim istediğimiz gibi tüm sevdiklerimizden oluşuyordu. Yürürken bir yandan müziğe ayak uydurmak istiyordum ama müziği duymak ne mümkün, kulaklarımdaki tek ses kalp atışlarım... O yol hem çok kısa hem de çok uzun geldi, insan her duyguyu bir anda yaşayabilir mi? Şuşucuğum'la göz göze geldik yürürken, birbirimize gülümsedik kocaman. Ve işte merdivenlerin başındaydık.
Merdivenlerden çıkmadan önce ikimiz de duracaktık, ben iki elimle eteklerimi tutacaktım ve ben önden, Melih 1-2 basamak arkamdan çıkmaya başlayacaktık. Durduk, eteklerimi topladım, birinci basamağı çıktım; ama bacaklarım tir tir titriyor ve bastığım yer merdiven mi, boşluk mu asla anlayamıyorum. İkinci basmağı çıkmak için harekete geçtiğimde yerdeki bacağım zangır zangırdı. Ayağımı yere koyarken yan basmamla elimi Melih'e uzatmam bir oldu. Allah'tan o anda onun da bütün dikkati benim üzerimdeydi ve hemen belimi tuttu. Ondan güç alınca hemen toparlandım ve üçüncü basamağı rahat bir şekilde çıktım. Heyecan, açlık ve beyaz şarap birleşince böyle etkileri olabiliyormuş demekki...

Merdivenlerimizi çıkıp masamıza oturduk, nikah memurumuz geldi. Şu an net olarak hatırlayamıyorum; ama Melih'in söylediğine göre o kadar ayarlamaya çalışmamıza rağmen biz masaya oturduğumuzda müzik bitmemiş hala ve sesini kısmak zorunda kalmışlar. Ben heyecan içerisinde bir salona bir nikah memuruna bakıyorum. Önce nikah şahitleri davet edildi, onları görmek bile beni rahatlattı biraz. Malum konuşmaların ardından memur bey bana dönerek sorusunu sormaya başladı. Hani bazen hissedersiniz ya ağzınızı açsanız bile sesiniz çıkmayacaktır, ben de öyle hissettim (zaten sesim hala kısık) ve memur bey konuşurken hafifçe "ıhm" yaptım. Soruyu bitirdiğinde mikrofona yaklaşıp "EVET" dedim. Memur Sevgilime de sordu aynı şekilde ve o öyle güzel "EVEETT" diye bağırdı ki... Şahitlerimize sordu, bizi karı-koca ilan etti, defterlerimizi imzaladık ve kocacığım beni öptü. O anda üzerimize beyaz balonlar yağmaya başladı, ikinci müziğimiz çalmaya başladı : Cher - It's In His Kiss

Nikah memurumuzla da el sıkıştık, aile cüzdanımızı teslim etti bana ve fotoğraf bölümüne geldi sıra. Şahitlerimizle de fotoğraflarımızı çektirdik, artık salondan çıkma vakti. Tabi balonları görünce benim miniğimin çocuk olası tuttu yine, balonlarla oynaya oynaya, patlata patlata çıktı salondan...
Gelin odasına döndüğümüzde heyecanla karışık bir ağlama tuttu beni... Garsonlar su getirdiler, biraz içtik ferahladık, ya evliydik artık ötesi var mı!!??? Tüm konuklar da salona çıkınca Güseren Hanım bizi de yönlendirdi, Düğün Marşı eşliğinde salona çıkıp şarkımızla ilk dansımızı yaptık : Neil Sedaka - You Mean Everything To Me

Bundan sonrası eğlenmeye kalmıştı artık. Tebrikleri kabul etme faslından sonra baktık ki herkes donuyor, masalar içeri taşındı. Tabi bu sırada birkaç kişi soğuktan etkilenip gitmişti bile, buna üzüldüm gerçekten... Gece boyunca biz çok eğlendik, güldük, dans ettik, herkes de eğlenmiş. Size birkaç fotoğraf daha :)

Çıkışta da evimizin yakınındaki bir bar olan drunk'a gittik arkadaşlarımızla. Orada da eğlendik, dans ettik ama en önemlisi birşeyler yedik!! Yediklerimiz patates kızartması ve sosisten ibaretti ama olsun. Saat 2 civarında drunk'ın kapanması, içilen içkilerin çarpması sonucu eve teslim vaktinin geldiğini anladık. 5 dakikalık mesafede olan sitemize çıktık, yolumuzun başında durdu arabamız. Kocacığım beni aldı kucağına, almasıyla indirmesi de bir oldu "bu ne kadar ağırmışş" diye. "Peki" dedik, "eve kadar yürüyeyim madem, ama kapıdan sen sokacaksın" anlaşma sağlandı, ben evimizin önüne kadar yürüdüm, kapıda Kocacığım kucağına aldı beni ve kapıdan öyle girdik. İşte bunlar da onun resimleri :))

Daha sonrası da bize kalsın di mi ;)))

14 Ekim 2010 Perşembe

Ve Tarih 2 Ekim 2010

Sonunda beklenen gün geldi çattı, takvimler 2 Ekim'i gösterdi.

Sabah saatimi 8'e kurmuş olmama rağmen 7:30'da kalktım. Daha kimseler uyanmamıştı. Etraf sakinken banyomu yaptım, kremlerimi süründüm, ooooh rahatladım. Düğün öncesi çok istememe rağmen hamama gidememiştim, ev keyfi yaptım böyle. Ben hazırlanana kadar annem ve babam da kalkmışlardı, annem sofrayı kurmuştu bile. Ben hemen yumuldum tabi kahvaltıya, o sırada kardeşim ve Akay da kalktılar. Akaycık beraber olalım diye Başkut'u da uyandırdı.

Saat 9 olmuştu ki kapımız çalındı, gün boyu fotoğraf çekimimizi yapacak olan sevgili Dilekciğimiz geldi. Nasıl tatlı, nasıl neşeli bir kız. Gün boyu öyle ısındık ki birbirimize ve öyle çok güldük ki... Gelir gelmez de başladı kahvaltı sofrasında aile fotoğraflarımızı çekmeye. O sırada Akay ve Başkut, Akaycığımın taa Amerika'dan getirdiği hediyemizi verdiler, çok güzel bir tablo. Sarıldık, öpüştük, ağlaştık derken evden çıkma vaktimiz geldi. Saat 10'da Hülya Hanım makyaj için bekliyordu beni, biraz rötarla 10:20 gibi yanındaydık.

Kısa bir cilt bakımının ardından Hülya Hanım bir ressam gibi sanatını işlemeye başladı. İşte birkaç resim:


İşte son halim böyleydi. Tabi kendimi aynada görünce önce ne tepki vereceğimi bilemedim... Hayalimdeki makyaj bu değildi açıkçası; ama renkleri de beraber seçmiştik... Kahve tonları kullanıldığında belirsiz duruyordu. Biraz canlı olsun istiyordum tabi ama bu da çok abartılı geldi. Hülya Hanım saatler geçtikçe daha doğallaşır dedi; ne kadar olduysa oldu artık. Biz Dilek'le kuaföre gitmek için ayrılırken kardeşim ve Akay makyajlarını yaptırmaya başladılar.

Diğer taraftan annemin kuaförde işi bitmişti. Açıkçası benim hatam düğün öncesi koşturmacalarından ne saçımı ne de makyajımı doğru düzgün düşünememek ve prova ettirmemek oldu. Makyajda Hülya Hanım'a çok güveniyordum o ayrı, saçta ise istediğim çok basit bir topuzdu. Nişanda da bir kuaföre gidip topuz istediğimi söylemiştim ve gayet şık olmuştu. Düğün için gittiğim kuaföre de çok güveniyordum; ama yanımda resim falan götürmedim işte. Duvağımı çıkardım, nasıl bir topuz istediğimi anlattım; ama yok adam anlamıyor!!.. Birşeyler yapmaya başladı sonunda (aynı anda manikür ve pedikürüm yapılıyor) 5-10 dakika sonra aynaya bir baktım ki, kafamda kuş yuvaşı gibi birşey!!... Benim sinirlerim bozuldu tabi, içimden ağlamak geliyor, makyaj bozulacak diye kendimi kasıyorum. Dilekciğim o anda da yardımıma yetişti işte, verdi telefonunu facebook'a bağlandım ve nişandaki topuzumun resmini gösterdim. Adam anladı sonunda, söküp baştan yaptı topuzu. Güzel de oldu, beğendim şahsen :))

Bu koşturmaca içerisinde saat 1:30 oldu. Planımıza göre 1:30'da Melih beni evden alacaktı, fotoğraf çekimi için. Ama biz o saatte kuaförden yeni çıkabildik, kardeşim ve Akay kuaföre yeni geldiler, anneminse makyajına yeni başlanmıştı. Tabiki onları beklemeyip Dilekle Zurnacığımıza atladık ve eve gittik. O kocaman duvakla araba kullanmak gerçekten zordu; ama bir o kadar da eğlenceliydi. Herkes dönüp dönüp bakıyordu falan :)

Eve gider gitmez birşeyler atıştırdık, bir yandan da annemler gelse diye oyalanıp duruyordum. Ama zaman da geçiyordu maalesef ve giyinme vakti geldi. Dilek sağolsun o konuda da yardımıma koştu hemen, beni giydirdi bir güzel. O sırada biricik Şuşucuğum da geldi, annem gelmiş kadar rahatladım... Saat 14:30 olduğunda müstakbel kocacığım beni almak için kapının önündeydi...

Kapı açılıp da beni görünce çok şaşırdı, çok beğendi, sarıldı bana, öptü. Bense ağlamaya başladım onu görünce, ikimizin o halde olmasına inanamadım bir anda... Gelin buketimi verdi, çok şık bir orkide buketi, öyle zarif olmuş ki... Kapıda birkaç fotoğraf çektirip arabaya yöneldik. İşte arabaya binmeden önceki halimiz:

Bu sırada benim canım arkadaşım, biricik kardeşim dharmacığım aradı taaa İsveçlerden. Ben onun sesini duyarım da ağlamadan durabilir miyim?? Hemen gözlerden akmaya başladı yaşlar, kırmızı gözlü ve burunlu bir fotoğrafım bile var. Biz siteden ayrılmadan annem, babam, kardeşim ve Akay yetiştiler Allah'tan, görebildiler beni...

Fotoğraf çekimimizi benim işyerimin önündeki parkta yaptık. Şimdi diyeceksiniz ki hangi deli işyerinin önünde düğün fotoğrafı çektirir; ama durum göründüğü gibi değil. Bu parkın bir ismi yok, öylesine park işte, yıllar önce ikimiz de öğrenciyken bir şekilde burayı keşfettik ve vaktimizi hep burada geçirir olduk. İnsana huzur veren, küçük bir havuzu, ahşap köprüleri olan sevimli bir park. Park bir apartmanın arkasında kalıyor, biz gidip gelirken o apartmanı ev zannederdik hep ve ne şanslı insanlar derdik. Hayal kurardık, şu balkonda parti versek falan diye. Meğer o apartman benim şimdiki işyerim değil miymiş?? Bunu farkettiğimde mutlu olmuştum, lafı uzatmayayım, fotoğraf çekimimiz için de en uygun yerin burası olacağını düşündük işte. Hatta biz düğünümüzü orada yapmak istiyorduk da o konuya girmeyeyim :)

Parkımızda 2-2:30 saat boyunca Dilek ve Serkan'la (Melih'in gün boyu fotoğrafçısı) fotoğraflar çektik. Kah donduk, kah Melih terledi (beni kucağına aldığı fotoğraflarda), çok güldük, çok eğlendik. Parkın diğer tarafında bir çocuk yuvası var; ama yuvaların Cumartesi günleri açık olduğunu bilmiyordum. Bizi gören çocuklar parmaklıklara üşütüler mi "aaa geliiiiiiinnn" diye. Uzun süre tezahürat yaptılar; ama bizim içimiz rahattı, kapı kapalı ya nasılsa. Derken, hangi akıllı bilmiyorum, demir kapıyı açmasıyla, bütün çocuklar çığlık çığlığa bir yayıldı bizim parka. Öğretmenler toparlamaya çalışıyor ama o saatten sonra zor tabi. Miniklerin kimisi geldi kibarca mutluluklar diledi, kimisi de Melih'e gidip gelini öpebilir miyim diye sordu!!?? Çocuklar bir şekilde toparlanıp gittikten sonra çekimlerimize devam ederken davul ve zurna sesleri yaklaşmaya başlamaz mı?? Allah'ım diyoruz normal günde bir insan geçmez buradan, herkes bugünü mü buldu!! Davulcu ve zurnacı bizi görmediler ama yakınlarımıza kadar geldiler, uzun uzun da çaldılar, oynattılar bizi :)Çekimlerimizin sonuna doğru kuzenimin eşi (düğün arabamızın sahibi ve şöförü) ile Melih'in çocukluk arkadaşı/nikah şahidi de geldiler yanımıza, birkaç kare de birlikte çektirdik ve bizim (artık annemlerin) eve doğru yola çıktık. Bu sırada akrabalar ve eş dost da bizde toplanmışlardı, annem ve babam içkiler, kuruyemişler, cipsler hazırlamışlardı, herkes halinden memnundu. Biz de gelince ortama dahil olduk, birşeyler atıştırma fırsatı bulduk. Tabi o saatte benim sesim çok çok kötüydü. Herkes şarap vb. içerken ben ballı karabiberli ıhlamurlar, limonlar içip durdum.

Aile içi takı merasiminden sonra saat 18:00'i vurduğunda evden çıkma vaktimiz gelmişti. Biz önden, herkes arkadan arabamıza yürümeye başladık. Kısa bir vedalaşma anında gözler doldu yine, burunlar aktı :) Dilekciğim bu güzel anların hepsini yakaladı sağolsun...

Ve biz ömür boyu sürecek birlikteliğimize doğru yolculuğumuza başladık... Devamı yarına artık :)

12 Ekim 2010 Salı

Bitti Bileee

Eveet, geldi geliyor derken bu sabah kalktığımızda 10 günlük evli bulduk kendimizi. Düğünden önceki 1 hafta ile birlikte şu 15 günü nasıl anlatsam bilmiyorum ki... Öyle bir koşturmaca, öyle bir heyecan...

En son nikah şekeri telaşında kalmışız. 1-2 gün ne yapsak diye döndük durduk, blogunu takip ettiğim birkaç kişiyle telaş içerisinde yazışmalar yaptım. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle İstanbul'dan Caramel Istanbul firmasına ulaştım, resimdeki sabunlardan yaptıralım bari dedim. Normalde teslim süreleri 3-5 iş günü olmasına rağmen stokta sabun kalmaması nedeniyle düğünümüze yetiştiremeyeceklerini söylediler. Hal böyle olunca Sevgilim de "nikah şekeri yaptırmayalım o zaman" dedi, yaptırmadık. Eksikliğini hissettik mi?? Hiç... Misafirler hissetti mi? Bilemem :)))


Nikah şekeri maceramızı bu şekilde kapattık ve beyaz eşya sayfamızı açtık. Aslında beyaz eşyalarımızı geçen seneden seçmiştik. Seçtiklerimizin üzerine çok yeni bir model de çıkmamıştı; iş sadece gidip almaya kalmıştı. Bir süre fiyat alternatiflerini araştırdık, ama o beyaz eşyaların alımı son güne kadar uzadı. Düğünden önceki Çarşamba-Perşembe-Cuma izinliydim. Çarşamba gözümü açar açmaz Electroworld'e gidip aldım beyaz eşyaları. Perşembe günü eve teslim ettiler, Cuma günü montajı yapıldı. Montaj maceralarımızı ayrıca anlatacağım.


Evet o hafta hızlı başladı. Pazartesi günü çiçekçi ile görüştük, gelin buketimi ve araç süslemelerini konuştuk, Salı günü gelinliğimin son provası vardı, öğle arasında ofisimizin 3. geliniyle birlikte (bu sene bizim ofiste 3 düğün vardı, ilki benden önce, ikincisi ben, üçüncüsü de benden sonra Zeynepciğimin düğünü) La Bianca'ya gittik, gelinliğimi denedim, tamam dedim ve Cuma öğlen teslim almak üzere ütüye bıraktım. Bu arada Pazartesi veya Salı akşamı yemek masamızın siparişini vermek üzere Siteler'e gittik. Ofisimizin ahşap işlerini yapan çok tatlı bir ustamız var onunla konuştuk, anlaştık ve yapımını başlattık.


Perşembe sabahı boğazımda bir ağrıyla kalktım. Resmen boğazımın tam ortasında kocaman bir yumru vardı, üstelik sesim de çatallaşmıştı. Zaten günlerdir koşturmaktan, sıcağa girip soğuğa çıkmaktan halsizleşmeye başlamıştım, perşembe itibariyle iyice hasta oldum. Hava da yağmurlu ve soğuk mu! Kazak üstüne ceket giyip dolaştım. O gün fondöten almak için makyajcım ile Tekin Acar'da buluşacaktık. Fondöten'e bakalım, fara bakalım derken oracıkta makyaj uygulaması yaptılar. Bir gözüme kahverengi bir gözüme de gri mavi far sürdüler. Orada aynada bakarken kahverengi çok soluk ve belirsiz göründü gözüme, gri mavi biraz renk verdi, iyi oldu gibime geldi. Fondötenimizi alıp çıktık Tekin Acar'dan ve 2. seans ampul uygulaması için Hülya Hanım'ın mekanına gittik. Yüz bakımından sonra bir de sırt bakımı yaptı, yumuşacık olup çıktım.


Perşembe günü baba tarafından kuzenim Akay, sırf düğün için gelecekti taa Amerikadan. Hülya Hanım'la da işimiz bitince, kaloriferi en sıcakta açıp, doğru havaalanına yöneldim. Uçağın inmesini beklerken de Gloria Jeans' Coffee'de bir tost yedim. Akay'la sarıldık, kucaklaştık ve evimize gittik. Bu sırada annemler eşya taşıma işini sürdürüyorlar tabiki :) Akşam, Melih'de işten çıkıp bize gelince, GOP'taki Palet Pastanesi'ne gittik modellere bakmaya. Daha önceden konuşmuştuk, o akşama tüm modelleri hazır edeceklerdi. Ben bu pasta işini de anlamadım zaten, Palet'e daha önce gittiğimizde önümüze bir kitapçık koydular, "modellerimiz bunlar" diye, hepsi de nasıl çirkin, nasıl şekilsiz... Madem modeller bunlar, seçelim dedik ve 2 modeli işaretledik. İlgili kişiye gittiğimizde ne dese beğenirsiniz?? Kitapçıktaki modellerin hiçbirisi yokmuş ellerinde!!! "Eeeee??" diyerek bakakaldık tabi... Neyse, Perşembe akşamına ellerindeki modelleri hazırladılar bize göstermek için, onlardan birini beğendik. Tesadüf pastanın çiçek süslemesi benim gelin buketimle aynıydı, orkidelerden oluşuyordu. "Bu olsun" dedik ama maketin her yeri kırık dökük!!.. Cuma akşamına hazır edeceklerine söz verdiler, "tamam" deyip çıktık boynumuz bükük.


Benim içimden geçen Cuma gününe hiçbir iş bırakmamaktı. Zaten sabahtan Türk Japon Vakfı ile görüşecektik, sonra ben gelinliğimi almaya gidecektim, başka da birşey yapmam, dinlenirim, hamama giderim diye düşünüyordum. Tabiki öyle olmadı :D


Cuma sabah 10'da Türk Japon Vakfı'na gittik, Gülseren Hanım'la provalarımızı yaptık. Ben gelin ayakkabımı da götürmüştüm yanımda. Müziklerimiz belliydi, kısaca detayları konuştuktan sonra yürüyüş provalarına geçtik. Prova aşamasında bile o kadar heyecanlandık ki, ellerimiz terledi. Bir hızlı bir yavaş yürüyerek müziğimizi ayarlamaya çalıştık, sonuçta bir doğru bir yanlış tamamladık provamızı. Türk Japon Vakfı'ndan çıkınca koşa koşa La Bianca'ya gidip gelinliğimi aldım. Sevgilim arabada bekliyordu; ama kılıfın içinden görmedi tabi gelinliği :) O kocaman kılıfları arabaya sığdırmaya çalışmak ne büyük zevk... Allah isteyen herkese nasip etsin...

Hemen gittim gelinliğimi astım eve. O sırada yeni evimize beyaz eşyaların montajı için gelmişlerdi, koşa koşa çamaşır makinesi dersimi dinlemeye gittim. Teknik servis elemanı makineni bakımını vs anlattı, ben notlar aldım, sonra çalıştırmaya başladık. Makine gayet güzel de çalışıyor, "bir de boşaltmaya bakalım" dememizle makinenin içindeki bütün sular borudan taşarak yerlere akmaya başladı!!! Ben hemen elime bez, vileda, ne bulduysam aldım, yerleri silmeye başladım. 5-10 dakika bekledik kurusun diye, eleman o sırada boruyu söktü tekrar taktı, "yine deneyelim" dedik, bütün sular yine taştı. "Biz sucuyu arayalım makineyi anladık zaten" dedik ve diğer beyaz eşyalara geçtik.

Teknik servis elemanı mikrodalga fırını gösteriyordu ki, Sevgilimin yüzü duvara dönük vaziyette öööylece durduğunu farkettim. "Hayatım nooldu, gelsene" demem üzerine "buradan birşey akıyor" dedi ve bir baktık ki çamaşır makinesinin borusunun içinde kalan sular duvardan akmaya başlamış. Yine bir telaş ve panik ama yapacak birşey yok. Babam "siz balayındayken biz sucuyla hallederiz" dedi, zaten başka çare yok. Düğünden sonra Pazar sabahı kalktığımızda o duvar boydan boya kabarmıştı :((

Cuma günümüz bu yoğun tempo içerisinde geçerken saatler de ilerliyordu, hava kararmıştı. Akay ve Cuma sabahı gelen diğer kuzenim (Akay'ın ağabeyi) Başkut evde iki başlarına otururlarken biz sokaklardaydık. Annemler babama smokin almak için Armada- Panora dolaşıyorlardı mesela!! En son, saat 7 gibi, kardeşimi maniküre bıraktım ve ben eve döndüm. İyi ki de dönmüşüm, yengemler ve Gizemler, minik Ada ile geldiler, onlarla oturduk. Tabi bu sırada sesimin nasıl olduğunu sormayın bile... Konuşmayı yasakladılar bana, ıhlamur üzerine ıhlamur içirdiler :)

Günün yorgunluğunun etkisiyle gece bile o kadar hızlı geçti ki, evimde, yatağımda son gecem olduğunun farkına varamadan uykuya daldım. Böylesi daha iyi olmuştur belki kim bilir...

24 Eylül 2010 Cuma

Düğün Hazırlıkları - IX ~ Son Haftaya Girerken

Bu hafta düşündüğümün aksine çok sakin geçti. Pazartesi ayakkabımı aldım işte, Çarşamba gelinlik provam vardı, dün akşam ise gayet sakin, herşey hazırmış gibi işten çıkıp eve döndük. Oysa ki gerçekler öyle değil...

Gelinlik provam rahat geçti bu sefer. Tül ile kumaşı ayırmış oldukları için rahat çalışabildik. İç eteğimin tüllerinin üst 2 katını kestik, bir de gelinliğin kendine ait 2 kat tül vardı, onun da bir katını kestik. Kulağa ne kadar korkunç gelse de eteğim daha düzgün oldu, en azından önündeki potluk kayboldu. Ayakkabılarımı almış olduğum için gelinliğimin boy ölçüsünü de tam olarak alabildik. Ayrıca bir önceki provadan beri aklımda olan duvağımı da deneme fırsatı buldum. Cumartesi günü bana örnek bir duvak vermişlerdi; fakat ben kendi duvağımın uzunluğunu merak ediyordum. Çarşamba günü kendiminkini taktım, çok da beğendim..

Bu arada Çarşamba günü nasıl yağmur yağdı size anlatamam. Ofiste oturuyorduk, saat 16 gibi hava bir karardı, bulutlar bir toplandı, ardından deli gibi yağmur yağmaya başladı. Sırf damlalar düşse yine neyse, deli gibi gök gürlüyor. Bizim ofiste odaların kapıları camdan, yemin ediyorum bir ara kapının birinin sesten patladığını zannettim!!.. Saat 6'ya geldiğinde gök gürültüsü ve yağmur biraz dinmişti; fakat yolları sel götürüyordu. Taksiyle La Bianca'ya gittim, prova 45 dakika kadar sürdü. Çıktığımda yağmur epey azalmıştı, hava da iyice kararmıştı artık. Eve dönmek için ya otobüsle Kızılay'a gidip, Kızılay'dan 2. otobüse binecektim, ya da Ayrancı'ya kadar yürüyüp dolmuşa binecektim. Yağmurda yürüme fikri çok hoşuma gitti bir anda, kulağımda mp3 ile ve başladım Cinnah'ı tırmanmaya. Yarım saatte de yürüdüm yani ayağımda topuklularla :D

Dün akşam ise yapacak bir işimiz yoktu, bu yüzden bütün gün "akşam ne yapabiliriz" diye düşündüm; ama birşey gelmedi aklıma. Gerçi şimdi keşke Kızılay'a gidip gündelik kahvaltı takımı baksaydım diyorum; neyse... Perşembe iş çıkışı Sevgilimle biraz araba sohbeti (Zurna'nın içinde oturarak sohbet etme) yaptıktan sonra evlere yöneldik. Çok acıktığım için yemeğimi yedim hemen ve uzun zamandır ertelediğim yürüyüşüme çıktım.

Yürüyüşten maksimum fayda sağlamak için şöyle bir  güzellik yaptım,
Extra Gel'imi sürdüm bacağıma ve (lütfen gülmeyelim) üst bacağımı streç film ile sardım. Bir yerde bu şekilde yürüyüşün selülitlere birebir olduğunu okumuştum. Extra Gel yerine vazelin de sürebilirsiniz bu arada. Bacağım sarılı şekilde 3 tur attım sitede, yaklaşık 45 dakika ve streç filmi çıkardığımda içi terden sırılsıklamdı. Ayrıca dün giydiğim pantolonun bugün daha rahat olduğunu hayretler içerisinde farketmiş bulunmaktayım :)))


Dün Zurna sohbetleri sırasında Sevgilimle nikah şekerlerimizi konuştuk. Nikah şekeri çoğu zaman içi yenmeden bile atılıp gider. Biz de bu yüzden kalıcı birşey olsun istedik ve TEMA Vakfı'na bağış yaparak kendimize ait bir orman oluşturalım istedik. Fakat bugün internette bulduğum muhteşem şeylerin de düğünümüze dahil olmalarını istiyorum.. Bir yandan da geç kaldık tabi bu şeker şeyler için...
Naapsak naapsaaaaakkk???

23 Eylül 2010 Perşembe

Bir Cilt Bakımıkoliğin İtirafları

Pazartesi günü iş çıkışı Ankamall'a gittim, miniklerimi teslim almayaa.. Evet bana özel yapılan "prenses ayakkabılarım" (Sevgilimin deyimiyle) sonunda hazırlardı. Denedim, gerçekten çok güzel olmuşlardı ve tam ayağıma göreydi. Yedek ayakkabılarımı teslim edip yenilerini kucaklayarak, ağzım kulaklarımda çıktım Erol mağazasından.

Eh, sıra Sevgilimin ayakkabılarına geldi tabi. Onun için de Derimod'a baktık ve bir model beğendik; ancak uygun numarası ve daha fazla çeşit Panora'da olduğundan bir sonuca varamadık.

Pazar günkü cilt bakımı maceramızın sonunda Hülya Hanım bize Biotherm'den cildimiz için uygun ürün listesini vermişti. Ankamall'da hem Sevil Parfümeri hem de Tekin Acar olduğu için hazır gitmişken bakım ürünlerimizi de almaya karar vermiştim. Sevil Parfümeri'deki bayan çok yardımcı ve sevecendi (Tekin Acar'da fiyat kontrolü yaptım, daha pahalıya geliyordu, ayrıca ürünü veren adamın konuyla hiçbir ilgisinin olmadığı karma cilt yerine kuru cilt için bakım setini çıkartmasından belliydi.) Ürünlerimizi Sevil'den almaya karar verdik; fakat bir sorun vardı, kartlarımın ve hesap bakiyelerimin toplamı tutarı karşılamıyordu.

Kasadaki halim gerçekten "Bir Alışverişkoliğin İtirafları" filmindeki yeşil şal sahnesine benziyordu. Hani kız 100$'lık şalı almak için 10 tane kredi kartı çıkarıyor, her birinden 10'ar 20'şer dolar çektiriyor; ama yine de bakiyesi yetersiz kalıyor ya, işte o sahneyi yaşadım. En son 15 TL'miz eksik kaldı, cebimizden 10 TL çıktı, 5 yok!! Sonunda internetin nimetlerinden faydalanarak, Sevil Parfümerinin bilgisayarından İnternet hesabıma girip döviz bozmak suretiyle ödememizi tamamlayabildik. Güle güle kullanalım...

Yalnız, iki gündür kullanıyorum ve cilt bakımının üzerine kaliteli ürün kullanmanın faydalarını görmekteyim. Bir de dün banyoda yüzüme çok hafif kese yaptım, bugün pırıl pırıl parlıyorumm, İyi ki almışım işteee :)))

21 Eylül 2010 Salı

Ev Tadilatı - III

Geçen Cuma öğleden sonra işyerimden izin aldım, çıktım evime gittim. Şu an evimizde su ve elektrik tesisatı tamamen bitti, açılan oyuklar alçı ile kapatıldı, banyo ve mutfak fayansları döşendi ve kartonpiyerlerimiz takılıyor. Kalan işler ise boya badana ile parkelere sistre. Cuma hem perdelerin ölçülerinin alınması hem de duvar renklerini konuşmak için Meltem Hanım ile evimizde buluştuk.


Meltem Hanım çok zevkli ve modern bir bayan. Boyacının karşısına öyle birisi ile çıkmak çok iyi oluyor. Mesela ben salonun tavanını çok uçuk kahverengiye boyatmak istiyorum, çünkü salonda beyaz tavan çok çiğ geliyor bana. Boyacı da tutturdu "tavanı boyarsak daha basık görünür" diye. Sonra bana verdiği boya kataloğunda bir çatı katının tavanının turuncuya boyanmış olması komikti tabi. Neyse, boyacı beni çeşitli yöntemlerle caydırmaya çalıştı. Ben caymak istemiyorum ama bir şey de söyleyemiyorum; çünkü bilmiyorum. Meltem Hanım sağolsun bana cesaret verdi, böylece cuma günü durumu "2'ye 1"e çevirerek kazandık :)


Perdelerimizi gözden geçirdik tekrar ve nereye ne şekilde asacağımıza karar verdik. Ölçüler alındı ve perde işi tamamlandı. Meltem Hanım'lar dönerken ben de Emek'teki Alışveriş Home Mağazası'na gidip, mağazada 2 haftadır bekleyen çay setimi almaya gittim. Orası da küçük ama çok şeker bir yer. Üst kat nevresim takımları, yorganlar, çarşaflar, alt kat mutfak eşyaları olarak ayrılmış. Çoğunlukla Biev'in ürünleri satılıyor. İşte biz de Biev'in 6 kişilik çay setini almıştık, içinde fincanları, tabakları bir de servis için çaydanlığı var. Ancak takımın her parçası mağazada bulunmadığı için yeni takım getirtmişlerdi. Evdeki işimiz erken bitince Emek'e gidip takımımı aldım. Oradan Armada'ya, Cepa'ya, Kentpark'a geçip aklımdaki birkaç yeri dolaştım, eve döndüm.


Cumartesi gelinlik provam vardı; ama aksilik bu ya iş yerimden her zaman 2'de çıkıyorken bu haftasonu 5'e kadar kaldım. Saat 6'da La Bianca'daydık, daraltma için ölçü alınacak. Terzi nasıl ters bir kadın anlatamam. Gelinliği arkadan daraltınca önü potluk yaptı, kat kat çizgiler çıktı. Tabi çok çirkin göründü, o şekilde olmaz. E geniş haliyle de ben istemiyorum... Zaten daha gelinliği almadan önce daraltırız diye konuşuyorduk. Bir ara terziyle birbirimize girecektik gerçekten de. Derken bana gelinlik seçme konuşunda yardımcı olan görevli geldi (o ana kadar başka müşterisi vardı). Tülü tutan dikişi ayıracaklarını, önce eteklerini daraltacaklarını, sonra tülü daraltacaklarını söyledi. Öylesi mantıklı geldi bize de ve Çarşamba gününe tekrar sözleştik. Çarşambaya kadar dikişi sökecekler ve o gün tekrar ölçü alacaklar.


Bu arada Cuma sabahı Sevgilim eğitim için İstanbul'a gitmişti, Cumartesi akşamı biz onlarda yemekteyken Sevgilicim de geldi eve :) 2 günde hemen zayıflamış gibime geldi; ama beyefendi arayı çabuk kapattı.


Pazar günü hızlı başladı. Planda boyacılar başlayacaklardı pazar günü; fakat bizim arka komşu sorun çıkartınca iş yattı. Arka komşumuz gerçekten biraz sorunlu, başka bir postta detaylı anlatırım. Sitemizde pazar günleri tadilat yapmak (gürültü olduğu için) yasak. Komşumuz da ustaları görünce ne olduğunu bilmeden aramış güvenliği. Oysaki boyanın sesi yok, gürültüsü yok; ama adamın şikayeti bizim 2 günümüze mal oldu. Ustalar sabah 8:30'da aradılar durumu anlatmak için. Ben tabi koştur koştur kalktım, giyindim, eve gittim, boyaların rengini kontrol etmek için. 1 saat kadar onlar boyaları karıştırırken baktım, renklerin koyuluğunu kontrol ettim. Hepsi onaylanınca eve döndüm, kahvaltı ettim, kardeşim kalktı o srada banyoya girdi, arkasından ben girdim banyoya. Saat 12:30da ikimiz de aklanmış paklanmış, cilt bakımına gitmek için hazırdııkkk...


Evet, pazar gününün beklenen olayı cilt bakımı yaptırmaktı. Saat 1'deki randevumuzdan en az 1saat önce banyo işlerimizin bitmesi ve yüzümüze hiçbir şey sürmememiz gerekiyordu. Aynen o şekilde hazırlandık, Çatı Güzellik Merkezi'nde Hülya Hanım'la randevumuza yetiştik. Hülya Hanım cilt tipimizi belirledikten sonra bizi 15 dakika buharda bekletti. Temizleme işlemini yaptı, maskeler uyguladı ve cildimiz yumuşacık çıktı ortaya. Hülya Hanım, Ampul Tedavisi diye birşey önerdi sonra; ciltteki lekeleri temizliyor, sivilcelerin iyileşmesini hızlandırıyor ve sivilce çıkmasına neden olan deriyi temizliyor. "Peki" dedik, "onu da deneyelim". 15-20 dakika da o sürdü. 1de girdiğimiz randevumuzdan 4'te çıktık!!


Çıkışta Melih'lerle buluştuk, 365'e gittik. Saatlerce de burada gezdik, ben hızlıca anlatacağım. English Home'dan çok güzel bir yorgan ve yastıklar aldık. Yorganın özelliği şu, birbirine çıtçıtla tutturulmuş iki ince yorgan düşünün. Soğuk havalarda ikisini birlikte kullanıyorsunuz, bahar aylarında tek katını kullanıyorsunuz. Hoşumuza gitti, mantıklı geldi. Fiyatları da çok uygun yani, hele yastıklar; 9,90!! Hem kendimiz için, hem misafirlerimiz için aldık.

Oradan Boyner Evde'ye geçtik. Benim çok beğendiğim ve haftalardır indirime girip girmediğini hem bizzat, hem de 365'e giden herkese tembihleyerek takip ettiğim bir kahvaltı seti vardı, işte yandaki resimm. Kapıdan içeri bir girdim, %50 indirim standı üzerine benim cicilerimi koymuşlaaarr... Eğer siz de resimdeki seti beğendiyseniz hemen bir Boyner Evde mağazasına koşun; ama 365 AVM'dekine hiç gitmeyin, çünkü hepsini ben aldıııımmm :D

Son olarak esse'ye gidip 6'lı baharatlık seti aldım. Onun resmini bulamadım; ama inşallah evimin yerleşmiş halinin fotoğraflarını koyacağım :)

Ve akşam saat 8'de yorucu bir Pazar gününü noktalayarak evlere dağıldık. Tabi bizim minik Zzurnacığımızın halini görmeniz lazımdı, pencerelerden yastıklar fışkırıyordu, o derece.

Ne güzel ev kurmak, o evde yaşamanın hayalini kurmak.
Allah herkese bu hayali birlikte yaşamak isteyeceği bir eş ve o hayali gerçeğe dönüştürme gücü versin.

Sevgilerimle,

16 Eylül 2010 Perşembe

Düğün Hazırlıkları - VIII ~ Balayı

Düğün hazırlıklarını yaparken balayını da unutmamak lazım. Hatta evlenmeye karar verildiği anda önce balayını ayarlamak lazımmış, nedeni ise uçak biletleri ve bilimum işlemler...

Bizim hayalimizdeki balayı şehri Paris idi. Beraberliğimizin en başından beri Paris'in çok özel bir yeri vardır ilişkimizde. Mesela ben bir ay dönümümüzde Eyfel posteri almıştım Sevgilime, Behlül'ün odasındaki posterden değil ama... Gece masmavi gökyüzü altında ışıl ışıl bir Eyfel Kulesi'ydi. Tealightlardan da almıştım, çalışma masasının üzerine koymuştum. Romantizm yapalım derken çalışma masasını yakmıştık sonra, şimdi masanın üstünde 2 tane kocaman, simsiyah yuvarlak var... Tealightların bu kadar çabuk ısınıp masaya yapıştığını bilmiyordum o zamanlar :((

Filmlerde Paris geçtiği zaman birbirimize bakar gülümseriz hep veya ellerimizi sıkarız. Pembe Panter filminde bile fonda La Tour Eiffel'i görünce nefesimiz kesilir.

2-3 sene önce bayramlardan biri yılbaşı ile birleşiyordu, Kurban Bayramı'dır büyük ihtimalle. Biz de Sevgilimle Paris'e gitme planları yapmıştık, olamadı sonra. O zaman balayımızı Paris'te yapmaya karar vermiştik.

Düğün hazırlıkları başladığından beri balayı planları da aklımızın bir köşesinde hep. Paris biletlerine bakıyorum, otellere bakıyorum, o kadar pahalı ki... Bir yandan da pasaport işlemleri, nasıl yetişecek hepsi diye telaş edip duruyordum.

Derken Sevgilimin arkadaşından (aynı zamanda nikah şahidi) bir teklif geldi. Arkadaşımızın Datça'da otelleri var ve bizi balayımız için otele davet etti. Biz de baktık, düğünden 1ay sonra Kurban Bayramı, 9 gün tatil.. Balayı için Datça'ya gideriz, güzel bir tatil yaparız (zaten Sevgilim bu sene yaz tatili yapamadı, biraz güneş yüzü görür), bayramda da 9 gün Paris'e gideriz dedik ve hemen Bodrum biletleri aramaya başladık. Bodrum'dan Datça'ya da feribotla geçeceğiz.

THY'ye bakıyorum, bütün Bodrum uçuşları İstanbul aktarmalı. Ankara'dan İstanbul'a ordan Bodrum'a, yolu 1,5-2 saat uzatıyoruz boşu boşuna. E yol uzayınca bilet fiyatları artıyor, kıytırık gidiş bileti 200 TL'nin üzerinde (vergiler hariç). Promosyon çıkar belki diye bekleyip duruyordum; ama uzun zaman da bakmadım biletlere.

Dün sabah ofise gelince bakmak geldi içimden, hiçbir ümide kapılmadan... Sayfayı açmamla gidiş ve gelişlerde promosyon sınıfı açıldığını gördüm ve hemen rezervasyon yaptırdım. Gidişimiz (vergiler hariç) 29, dönüşümüz 53 TL! Rüya gibi!! Önce rezervasyon yaptırdım; çünkü uçuş saatleri pek gönlümüzden geçen değildi. Gidiş uçağı Pazar günü saat 19'da kalkıyor, dönüş uçağı yine Pazar günü akşam 8'de. Yani biz o pazar gece 11:30-12 gibi ancak eve varabileceğiz. Düğünden sonraki sabah da evimizde güzelce kahvaltımızı yapıp, yazırlanıp 3-4 gibi evden çıkacağız. Sevgilime anlattım uçuş detaylarımızı, onun da hoşuna gitti.

Rezervasyonumuz bugün saat 15'e kadardı. EFT gecikince ben binbir telaş içerisinde koştura koştura bankaya gittim, parayı elden yatırdım, geri koştura koştura ofise döndüm ve rezervasyon süresinin bitmesine 10 dakika kala biletleri aldım.

Şu an hala inanamıyorum ama artık BALAYI BİLETLERİMİZ VAAARRR!!!

P.S.Açgözlülüğün sınırı yok, Bodrum biletlerini alır almaz Paris biletlerini araştırmaya başladım iyi mi? :)))

Davetiyemizzzzzzz


HEYO!!!

15 Eylül 2010 Çarşamba

Önümüzdeki Bayrama Evliyiizz

Geçtiğimiz hafta Şeker Bayramı idi. Herkesin geçmiş bayramı kutlu olsun.


Haftanın yarısı bayram olunca insan pazartesi, salı ve çarşambanın yarısında da iş moduna giremiyor tabi. Neyseki bizim ofisin de çoğunluğu yoktu ve tüm hafta boyunca ofis tatili yaptık. O nasıl oluyor demeyin, hiç telefon çalmıyor mesela, gelen-giden-toplantı yok. E bize de iş çıkmıyor, hal bu olunca.


Çarşamba günü öğlen çıktım ofisten, Sevgilimle matbaamızı aradık, davetiyelerimizin hazır olduğunu öğrendik. Ben önce koştur koştur La Bianca'ya gittim. Bayramda ayakkabımı almayı planlıyordum ama gelinliğimi görmeyeli o kadar uzun zaman geçmişti ki rengini, şeklini herşeyini unutmuştum. Gelinliğimi gördüm, küçük bir kumaş parçası aldım ve Kızılay'a gittim. Sevgilimle buluşup davetiyelerimizi ve etiketlerimizi aldık, çok da beğendik. Damgamız hazırdı, iplerimiz de hazırdı, bir an önce eve gidip yapmaya başlamamak için zor tuttuk kendimizi.


O gün eve döndüğümde bir güzel spor yaptım. Saat 7de düştüm yollara, sitede 3 tur yürüdüm. Kulağımda kulaklık, ooohh... Eve geldim, biraz dinlendim, 8 civarı David Amca ile Asthanga yoga yapmaya başladım. Yürüyüşün üzerine öyle yorulmuşum ki, yogayı tamamlayamadım bile... Tabi o gece pestil gibi uyudum.


Ertesi gün Bayramın birinci günüydü ve ben sabahın 8:30'unda uyandım!! O akşam iki aile bizde yemek yiyecektik. Bayramlaşma ve kahvaltı fasıllarından sonra evi toparlamaya başladık. Bir güzel sildik, süpürdük, annecim yemekler yapmaya başladı, ben de yanında durup izledim. Akşam 7 gibi annemler ve Sevgilim geldiler. Önce bahçede oturduk sohbet ettik biraz, sonra sofraya geçtik, yedik içtik, güldük.


Gece 12 gibi kalktılar, onlar gidince biz de Kuki'yi gezdirelim dedik. Ben taktım tasmasını çıkardım dışarı. Bizim yan evimizde de bir köpek var Jack Russel cinsi, hani Maske filmindeki köpekten. Yemek sonrası bahçede otururken köpeği serbest bıraktıklarını gördük. Hayvan tazı gibi bir o tarafa koşuyor bir diğer tarafa. Ben Kuki'yi çıkarmadan önce annem dışarıyı kontrol etti, sahiplerine sordu serbest mi diye. Onlar da evde dediler. Biz Kukiş'le dolaştık, eve dönüyoruz. Tam bizim evin köşesine gelince ben yine durdum, ortalığı kontrol edeyim dedim. Tam kafamı uzatmışken komşu köpeğinin evden fırladığını gördüm. Bir anda dondum kaldım ama yanımıza gelirse bağırırım korkuturum diye düşündüm. Bir yandan da beynim "Kuki'yi kucağına al!" uyarısı veriyordu ama kalakaldım öyle. Ve o salak köpek gözlerimin önünde geldi benim minik Kukiş'imin poposuna yapıştı. Kuki öyle bir çığlık attı ki kulaklarımdan gitmiyor. Ben de bağırmaya başladım, ama köpek hiç tınmıyor. Azıcık eğilmemle Kuki omzuma kadar sıçradı, köpek hala poposunda, bırakmıyor..


Bir ara yere düştü sonra yine zıpladı, yine yapıştı poposuna. O sırada bizimkiler yetişti, daha doğrusu babam aldı kucağına, eve götürdü. Tasmanın ucu elimde olduğu için ben de peşinden eve gittim, köpek hala yanımızda zıplıyor; ama ne zıplamak.. Benim omzuma kadar çıkıyor! Babam içeri girdi ben dışarıda kaldım; çünkü kapıyı açarsam eve girecek. Sonunda birisi, kim bilmiyorum, köpeği tuttu da biz de içeri girebildik. Tabi Kuki'nin poposu kan içinde. Hemen Baticon ve Tentürdiyot sürdük ve veterineri aradık. Veteriner de enfeksiyon kapabilir deyince, babamla kardeşim veterinere gittiler. Ben annemle evde oturmuş ağlıyorum. Sevgilimi aradım, ona anlattım durumu, onlar da üzüldüler. Yarım saat önce güle oynaya çıkmışlar evden, hemen ardından bu olay. Babamlar veterinerde antibiyotik iğne yaptırmışlar, geldiler eve. Kuki masanın altından çıkmıyor! Sevmek istiyoruz falan ama yaklaşamıyoruz bile. O gece hiçbirimizi uyku tutmadı tabi, birimiz yattı diğerimiz kalktı.


İnsan birçok şeye üzülüyor, tamam şöyle bir gerçek var, köpeği ne kadar tutmak istesen de bazen kaçıyor, engel olamıyorsun. Ama o akşam biz otururken (yan evde de misafirler vardı), o köpekle nasıl oynadıklarını gördük. Gözüne gözlük takıp fotoğraf çektirmeler, hayvancağızı her yöne çekiştirmeler, mıncıklamalar... E zavallı sıkılıyor ve de sinirleniyor tabi. Bir de üstüne misafirlerden biri sokağa salınca (evet resmen tasmasından tutup sokağa bıraktı) hayvan sinirini birşeyden çıkarmak istiyor. Tesadüf onun üzerine Kuki'yle karşılaşınca (zaten iki dişi köpek birbirini hiç sevmiyor), batırdı dişlerini.


İşte bayramın ilk günü bizim için güzel başlayıp kötü bitti. Gerçekten çok kötü...