30 Aralık 2011 Cuma

Welcome :)

Yeni yıl arifesinde sevgili lillarelli ve Kalemsiz Yazılar gelmiş.

Hoşgelmişler...

25 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Aşk - Yeni Bir İş

24 Kasım - 24 Aralık! Tam bir ay olmuş yazmayalı. Öncelikle takipçilerime benden umutlarını kesmedikleri için teşekkür ediyorum :)

1 ayda çok hızlı bir geçiş yaptım. Yansıttığım kadarıyla eski iş yerimde çok yıprandığımı anlamışsınızdır. Ayrılmak istediğimi söyledim, 6 hafta ihbar sürem vardı, 2.haftamda iş teklifi geldi. Benim de değerlendirmek istediğim bir teklifti, kabul ettim. Alel acele bir çıkış yaptım. İyi de oldu bence. Sevdiğim kişilerle duygusal bir ayrılık yaşadım, diğerleriyle de vedalaştım işte. İçimden çok konuşmalar hazırlamıştım, çok şey planlamıştım; ama o son an geldiğinde yapmak istemedim. Onların gözlerindeki duyguyu gördüm çünkü, beni mutlu etmeye yetti o.

Sonra yeni işime başladım. Bir şirketin CEO'sunun teknik asistanlığını yapıyorum. Teknik Asistan ne demek derseniz, son 1 ay içinde yaptıklarımı anlatabilirim. İşe başladığımın ertesi günü şirketin Organizasyon Şemasını düzenledim, ardından görev tanımlarını yazmak geldi, sonra şirket için periyodik toplantı takvimini oluşturduk, 1 haftadır uyguluyoruz. Toplantılarda not tutup, tutanak yazıyorum. Şirket faaliyetleri ile ilgili toplantıların çoğuna girip not alıyorum. Düşünme, karar alma tarzını öğreniyorum, şirket hukukunu, kanunları öğreniyorum. Bilançoyu, muhasebeyi, finansı öğreniyorum. Gerçi sorsanız bunları okulda öğrendik; ama 6 sene geçti üzerinden, pek bir şey kalmadı. Şimdi uygulamalı MBA yapıyor gibiyim. Sürekli birşeylerle uğraşıyorum, özel maillerime bile bir sabah bir de akşam çıkarken bakabiliyorum, bloga girmem söz konusu bile değil! Yaptığım işi seviyorum, insanlar deseniz eskiden işim herkesle iç içe idi, şimdi kendi halimdeyim. Bu yüzden ancak öğle aralarında görüşebiliyorum. Halimden memnunum. Her zaman olduğu gibi pek içli dışlı olmamayı tercih ediyorum; zaten iyice paranoyaya bağlayıp "şunu desem gider buna söyler mi", "bunu ileride aleyhime kullanır mı" modundayım. Zaman bana yanıldığımı, bunların sadece kuruntu olduğunu göstersin, lütfen...

İlk zamanlar eski iş yerimi gerçekten özledim. Hele ay sonunda çıkış işlemlerim için uğradığımda bir kaç gündür otelde kalıyormuşum da evime gelmişim gibi "oh be" dedim. Ayrılmak istediğimi söylediğimde bana dediler ki "bizim sana hiçbir kırgınlığımız yok, bundan emin ol." tabi ben soramadım "peki benim size karşı kırgınlıklarım ne olacak?" diye. Ay sonunda gittiğimde orayı %70 güzel şeylerle hatırlayacağımı anladım, sevindim. kimse hayatının hiçbir dönemini kötü hatırlamak istemez ki..

Eveeet, yılbaşı yaklaşıyor, hatta geldi bile. Bu sene için kendime başarı diliyorum, verilen tüm görevlerin üstesinden gelebilmeyi diliyorum, çok şey öğrenmeyi diliyorum, bir de herkesin dilekleri, özellikle de değişiklik isteyenlerinki kabul olsun istiyorum. İnsanın bazen buna gerçekten ihtiyacı oluyor ve en küçük değişiklik çok şeyi etkileyebiliyor.

Sizleri de seviyorum, burada olduğunuz için teşekkür ediyorum.
Yılbaşına kadar tekrar yazamayabilirim, hepinize şimdiden iyi seneler... Ve bence en güzel yeni yıl şarkısı:
Sertab Erener - Yeni

24 Kasım 2011 Perşembe

Yeni Bir Başlangıç

Bir parfümle başladı herşey ve onun günümü güzelleştirmesiyle.

Parfümden bir fıs sıktım, telefonum çaldı. Hiç beklemediğim bir yerden aradılar, çağırdılar beni.

Ertesi gün gittim apar topar, görüşmeler yaptım.

Bu sabah kalktım, yine bir fıs ve yine bir telefon. Herşey olumluymuş, Pazartesi bekliyorlarmış beni.

Teşekkürler Jean Paul Gaultier...


Bu arada mutlueller.blogspot.com katılmış aramıza.
Sayfasına baksanız öyle güzel fikirleri var ki hem çocuklar hem büyükler için...
Hoşgeldin :)

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hoşbulduk!

Uzuuun bir aradan sonra hoşbulduk!

Buraya en son 29 Ekim haftasında yazmıştım, o günden beri hastayım. 29 Ekim'de bir misafirimiz gelecekti evimize, ben de 28inde evi derleyip toplayayım dedim. Süpürge, toz vs. Evi havalandırmak için de kapı, cam ne bulduysam açtım. Tabi temizlik yaparken terledim, sonra da cereyanda kaldım ve sonuçta hastalandım.

Bayramdan önceki haftayı ite kaka bitirmiştim ama hafta bittiğinde benim de pilim bitmişti. Bayramın 1. günü ziyaretlerimizi yaptıktan, ikinci günü de annemlere yemeğe gittikten sonra kalan günleri salonda yatarak geçirdim. Perşembe ve Cumayı izin alarak bağlamıştım zaten, iyi oldu, hiç evden çıkmadan 4-5 gün yattım. Hatta mikroplarımı Sevgilime de bulaştırdım, daha önce işten izin alamamış olmasına rağmen o da yattı. İyileştin mi diye sorarsanız hala tam değil! Grip öksürüğe döndü, sürekli öksürüyorum. Neyse, o da geçer herhalde.

Pazartesi işe başlamamla hayatımda önemli bir değişiklik için adım attım. Bundan sonra daha rahat, daha özgürüm. İçimde bitmeyen kabul edemediğim şeyler var hala, geçmeyen, iyileşmeyen yaralar. Uykularım kaçıyor geceleri. Bunlar da geçsin istiyorum ama beni büyütüp öyle geçsin. Hani "beni öldürmeyen şey güçlendirir" denir ya, o hesap.

Bir de yılbaşı telaşı başladı artık. Bu sene bütün aile yine bizde toplanacağız sanırım. Geçen seneki tombala eğlencesini bu sene Tabu ile katlayacağız. Müthiş bir gece olacağını şimdiden görebiliyorum.

Güzel günler, bizi bekler...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kutlu Olsun

Coşkusunu her zaman yüreğimizde hissedeceğimiz Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.

25 Ekim 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da

Üst üste gelen bunca kötü haber arasında sinirlerin bozulmaması mümkün değil. Biraz nefes almak, aklımızı dağıtmak için Cumartesi akşamı Panora'da sinemaya gittik.

Sevgili Görkem, Bir Zamanlar Anadolu'da filmini yazmıştı blogunda. Onu okuduğumdan beri merak ediyordum filmi. Türkiye'de de vizyona gireli 5 hafta olmuş, ha bitti ha bitecek yani. Fırsatımız varken gidelim dedik.

Daha önce hiç Nuri Bilge Ceylan filmi izlememiştim. Bu filmin diğerlerinden daha fazla diyalog içerdiğini ve daha etkileyici olduğunu da söylüyordu herkes. Gerçekten çok etkileyici bir filmdi. Konu için "müthiş, hiç bulunmamış, daha önce yapılmamış" diyemem; fakat anlatım tarzı öyleydi. Bir kere en başından beri o filmin içindeydim ben de. O arabada, çeşmelerin başında, yer sofrasında, soğukta. Sizin hiç bir filmde araba farından gözünüz kamaştı mı? Ya da arabadaki sigara kokusunu duydunuz mu? Öyle gerçek işte..

Konu bir cinayetle ilgili olunca, hele bir de şimşekler çakmaya başlayınca ben de gerildim hafiften. Biraz tedirgin izledim filmi. Ama hiç gerek yokmuş. Öyle yumuşak ama hakiki ve samimi bir film ki...

Sahnelerin her biri fotoğraf karesi aynı zamanda. Filmi saniye saniye bastır, tablo diye duvarlara as. O renkler, ışıklar.. Hele dağlar arasından geçen tren! Çok güzeldi çok...

DVD'si kesinlikle alınacak, mevcut kütüphanemize sığmayan film arşivimize eklenecek. Film bu Cuma vizyondan kalkar diye tahmin ediyorum, Ankara'da 2-3 sinemanın en küçük salonlarında oynuyor çünkü. Süresi 3 saat, ona dikkat.

Kaçırmamanızı dilerim, sevgiler...

Yetmedi mi Artık?

Biz çok güzel bir ülkeyiz.
Bir kere, hayat bilgisi derslerinde bolca öğretildiği üzere, 4 mevsimi yaşayan bir ülkeyiz. Yaz tatili yapmak veya kışın kaymak için illa başka ülkelere gitmemize gerek yok. Her çeşit ürün yetişiyor topraklarımızda, bakliyatından, meyvesine sebzesine. Hiç gerek yok aslında yurtdışından gelen elmalara, muzlara, pirinçlere; ama çeşitlilik de güzel şey. Demek istediğim bizde zaten herşey var, yabancısını alırsak bu canımız öyle istediği içindir.

Ürünlerdeki çeşitlilik gibi insanlarda da çeşitlilik var ülkemizde. Güzel birşey değil midir bu? Hepimizin birbirimizden öğreneceği ne çok şeyimiz var. Ege'de ayrı, Anadolu'da ayrı, Karadeniz'de ayrı ve tabiki Doğu'da ayrı insanlar, kültürler. Hani seyahatten dönen bir kişiye sorarız ya görür görmez, "neler yedin" diye, Ege'ye giden zeytinyağlıları anlatır, Karadeniz'e giden balıkları, Doğu'ya giden kebapları, Akdenize giden salataları, mezeleri. Hepimiz bir oluruz o zaman, "olsa da yesek" deriz. Turistik gezi mekanlarıdır buralar bizim için. Tatilde "değişiklik olsun" diye gezer geliriz. Oraların elektriksiz, susuz, internetsiz oluşu hoşumuza gider. Doğayla iç içe olmaya bayılırız. "Bir ömür geçirebilirim burada" deriz; fakat kısa bir süre sonra sıkılacağımızı da biliriz. Onların buralarda, kısıtlı imkanlarda nasıl ve neler yaşadığını hiç düşünmeden şehirlerimize döneriz.

Oraları terör de vurur deprem de, sel de.. Kışın yollar kapandığı için okula, hastaneye gidemezler, yazın 40 derece sıcakta tarlada çalışırlar. O kadar çok tehlike vardır ki, hepsinden korkacak olsalar sokağa adım atamazlar. Bu yüzden, belki cesaretten, belki cahillikten olan biteni kabullenip hayatlarına devam ederler. Bizlerse onlar yerine de korkarız. Doktor, öğretmen, asker olan çocuklarımızın görev yeri buralarda çıkacak diye ödümüz kopar. İki film, yalnızca iki film yeter buraları özetlemeye, birincisi Nefes: Vatan Sağolsun, ikincisi Güneşi Gördüm (Mahsun Kırmızıgül)

Biz maalesef bu güzellikler içerisinde yaşamayı öğrenemedik. Veya daha önce biliyorduk; ama unutmaya, köprüleri yıkmaya o kadar hazırdık ki. Bencilleştik de sanki, hep "önce ben" demeye başladık. Paramız arttı evet, daha çok kazandık. Bazı haklara paramız olursa daha çok sahip olacağımızı sandık. Hem değer verdik, hem aşağıladık parayı, "10 lira noolcakki" dedik. O 10-20-30 liraların birilerinin günlük yemek içmek, elektrik, su parası olduğuna aldırmadan.

Çok uzaklaştık birbirimizden, sadece kötü şeyler olduğunda başlarımız oralara döndü. Küstürdük kendimize.

Depremden sonra çeşitli tepkiler oluştu biliyorsunuz. Herşeyden önce orada can çekişenler insan. İçlerinde polise taş atan bir grup da olabilir, etnik kökeni farklı grup da. Dileyelim ki bu olay onların da insan olduğunu, bu ülkenin vatandaşı olduğunu, daha iyi evlerde, koşullarda yaşama, okuma hakları olduğunu bize hatırlatması için bir fırsat olsun. Tekrar birleşsin kalplerimiz.

Ve tabiki hepsine geçmiş olsun, ölenlere Allah rahmet eylesin...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Just for Fun

1- Şimdi Google Translate'i aç


2- Türkçe'den İngilizce'ye çeviri kısmına "Mahmut Tunçer" yaz

3- Çeviriyi oku :)



Hayat sürprizlerle dolu...

Pazar Kahvaltısı

Kahvaltı benim için en önemli öğünlerden birisi, hele ki haftasonları. Saatlerce sofrada oturmaya bayılıyorum. Bu pazar de ofisten bir arkadaşımızın nişanını kutlamak için Kale'ye Zenger Paşa Konağı'na gittik.

Zenger Paşa'ya benim ikinci gidişim. Her ikisinde de yediğim herşeye bayıldım. İlk gittiğimizde hava güzeldi, balkonda oturmuştuk. Bu sefer içeride oturduk, sobanın yanında.. Hepsinin keyfi ayrı. En kısa zamanda ailelerle cümbür cemaat gitmeyi umuyorum. Resimleri de o zaman paylaşırım artık..

Kahvaltı = Mutluluk :)

6 Ekim 2011 Perşembe

Bir Efsane : Steve Jobs

Apple'ın CEO'su, teknolojide devrim yapan, küçücük ekranlara dünyaları sığdıran insan dün gece vefat etti. Büyük insanlar neden hep böyle erken göçüyor, daha yapabilecekleri çok şey varken..

Apple ile geç tanıştım ben, geçen sene iphone4 ilk çıktığında Sevgilim hediye etmişti. Hani insanların listelere isim yazdırdıkları dönemde yılbaşı hediyesi olarak almıştı bana. iphone'dan önce cep telefonu benim için sadece cep telefonuydu. Konuşma ve bazı notları alma amaçlı kullandığım, mesajı bile çok nadir gönderdiğim bir alet. iphone kullananlara da sinir olurdum. Ne öyle ellerinde bir ekran gözler kilitlenmiş. Öyle olurdu ki, yazlıkta 6-7 kişi masada oturuyoruz, herkesin elinde bir iphone, herkes birbirine video izletir, faceden yazışır. Gerçekten aynı masada oturan insanlar face'den mesajlaşırdı. Bu tür kullanımlar beni  soğutmuştu iphone'dan.

Ancak Sevgilinin hediyesiyle bütün bunları yutup ben de kullanmaya başladım. Boş olduğum bütün vakitlerde o minik ekranda yapacak birşeyler bulduğumu itiraf etsem de yanımda birisi olduğu zaman asla ve asla çantamdan çıkarmadığımı da söylemem lazım. Bakınız bir önceki post : Sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran.

Tabiki hepsinin yanısıra, iphone'un büyük bir buluş olduğu yadsınamaz. Aletten çok sisteminden, mantığından bahsediyorum. Apple'ın vizyonundan.. Allah bilir o beynin içinde daha ne planlar, hedefler vardı. Dilerim Apple çalışanları Steve Jobs'un anısına ihanet etmeyecek şekilde şirketin devamlılığını sürdürürler.

Eskiden paylaştığım bir yazıya link vermek istiyorum. Steve Jobs'ın Stanford Üniversitesi'nin açılışında yaptığı konuşma. Gerçek bir hayat dersi. İşte
burada.

Vefatının üzerine sanal alemde birçok şey söylenmiş. Ben içlerinden en çok şunu beğendim:

Fajar Jay Fikri: Üç elma insanların hayatını değiştirdi: Adem’in elması, Newton’un elması ve Steve Jobs’ın elması.

Netiket (Netiquette) - Sanal Görgü Kuralları


Etiket kelimesi Türkçe’de fiyatlandırmanın veya ürün özelliklerinin tüketiciye gösterilmesi için kullanılıyor. Ancak Fransızca’da ve diğer dillerde etiquette kelimesi sosyal yaşamdaki görgü kurallarını anlatıyor ve ticket- yani bilet kelimesinden geliyor. Bir sosyal ortama biletiniz ya da davetiyeniz varsa ancak o zaman giriş yapabilirsiniz. Bunun için de resmi kuralları bilmeniz ve diğer gereklilikleri yerine getirmeniz gerekiyor. Netiket (netiquette) kelimesi ise internet üzerindeki görgü kurallarını anlatıyor. Sosyal medyanın içindeki trafiğe ilişkin de belirli düzenlemeler sürekli tartışılıyor. Görgü kurallarının içinde ağızdan ağıza pazarlamanın da ayrı bir etiketi ve etiği var onun da sınırları ayrı bir tartışma konusu aslında.

Genel olarak etiketin altın kuralı, “size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de öyle davranın”dır. Etiketin olduğu yerde etik kurallar da daha iyi uygulandığı için daha “görgülü” davranmaya çalışmakta yarar var. İnternetteki görgü kullarının en belirgin olanlarını çuvaldızı kendimize batırarak sıralarsak:

Blog için: (http://bloggingwithoutablog.com/)

1. Bir blog yazısını ve diğer yorumları tam okumadan yorum yapmayın.

2.
Hiç bir blog yazısında yazarı ve yazılanları aşağılamayın.
3.
Birisi sizin bloğunuzu ziyaret ettiyse ve yorum yazdıysa en kısa zamanda siz de onunkini ziyaret edin.
4.
Birisi sizin bloğunuza olumsuz bir yorum yazdıysa onu silmekte tereddüt etmeyin.

Facebook için: (http://www.pcworld.com/businesscenter/)

1.
Sizi siz gibi gösteren bir profil resmi mutlaka olsun. Olduğunuzdan farklı gözükerek insanları hayal kırıklığına uğratmayın.
2.
Profil bilgilerinizde kendinizi çok abartmayın, yalan yanlış yazmayın, istediğiniz kadar bilgiyi koyabilme, istediklerinize gösterebilme özelliği bulunuyor. Özel yaşamınızı mümkün olduğunca gizleyin (evli olduğunuzu yazın ve çocukların isimlerini vermeyin, doğum gününüzü verin ama yılını yazmayın)
3.
Çoklu mesaj gönderimlerine cevap verirken sadece mesajı gönderen kişiye cevap verin. Çoklu cevap verdiğinizde “spam” yapmış durumuna düşersiniz.
4.
Duvar yazılarınızla haberleşerek program yapmayın, tüm arkadaşlarınızı davet etmiş oluyorsunuz. (Saat 7’de içmeye gidelim diye yazmayın.)
5.
Çok az arkadaşınızın anlayabileceği şakalar yapmayın, duvar yazınıza mesajlar atmayın.
6.
Facebook’un kendi gerçek yaşamımızın bir uzantısı olduğunu unutmayın ve her zaman kibar ve saygılı bir tonda yazışın.

Ekleme yaparsak;

- Bir kimsenin haberi olmadan onun resmini etiketlemeyin.

- Profil sayfasına gereksiz link atmayın.

- Sohbet ederken mutlaka zamanı olup olmadığını sorun ve kimseyi gerekmedikçe sohbet için rahatsız etmeyin.

- Gerçek yaşamda iyi tanımadığınız birisini sadece ortak arkadaşlarınız olduğu için “arkadaş” olarak eklemeyin, eklerseniz de saygılı bir şekilde nedenini yazın.

- Karşı cinsten tanımadığınız insanları rahatsız etmekten kaçının.


Twitter için: (http://www.themorningnews.org/) 

1. Çok kişiyi izliyorsanız ve çok az izleyiciniz varsa siz bir spamcısınız, kimse sizi istemeyecek.

2. Çok sık twit yazarsanız insanlar sizden bıkar.

3. Küçük ve özel diyalogları gizli tutun, başkaları okumasın.

4. Herkes özel günlerinizi ve kutlamalarınıza davetli olmadığı için bunları gizli tutun.

5. Size doğrudan gelen mesajları cevaplamak zorunda değilsiniz, ancak bunun da bir bedeli olabilir- siz yine cevaplandırmaya çalışın.

6. Bir soru sorduysanız mutlaka cevaplandırın.

7. Twitter’da kaba olan gerçek yaşamda da kabadır.


E-postalar için: (http://www.emailreplies.com/)
 


1. Sadece yazacağınız konuya odaklanın.

2. Her zaman yazılı iletişim kurduğunuzu unutmadan, tüm noktalama işaretlerini ve imla kurallarını kullanın.

3. Size sorulan soruları mutlaka cevaplandırın.

4. Gelen e-postaları mümkün olduğunca en kısa zamanda cevaplandırın, cevaplayamıyorsanız ofis dışındayım yazan otomatik mesaj gönderin ya da yazamama nedeninizi söyleyin. 5.
Gereksiz dosyaları eklemeyin. İlla ki bir dosya gönderecekseniz önceden izin alın- karşı tarafın kapasitesini kullandığınızı unutmayın.
6. Uzun cümlelerden, acil ifadesinden, BCC yapmadan toplu mesaj gönderimi yapmaktan her zaman kaçının.


Eğlenceli değil mi? Bilmekte fayda var :)

5 Ekim 2011 Çarşamba

İşte Bu Da Minnoş

Maaşallah deyin, dilinizi ısırın, poponuzu kaşıyın, daha ne varsa yapıverin işte :)
Tulum H&M

Bebiş Yokken Ev Çok Boş

Haftasonumuz çok güzel geçti. Cuma akşamı bir telaş çıktım işten, Sevgili ile buluştuk market alışverişi yaptık. İçkiler vs. aldık, mangal kömürü aldık. Eve gittik, ben tavukları hazırlamaya giriştim, Sevgili de mangalı yaktı. Saat 9-9:30 civarıydı misafirlerimiz geldi İstanbul'dan. Anneciği bebişin altını temizledi, besledi, uyuttu hemen. Biz de etleri pişirdik o sırada. Sofraya oturduğumuzda saat 11'e geliyordu ama olsun :)

Bebiş nasıl tatlı birşeydi. 1,5 aylık şu anda, sesi falan çıkmıyor arada gak guk birşeyler söylüyor, annesi hemen ilgileniyor, uyutuyor. Sakin bir bebekti, gazı olduğunda bile ortalığı ayağa kaldırmıyor, biraz mızmızlanıyor o kadar. Uykusu, beslenmesi herşeyi gayet düzenli şu anda. Evimizde iki gece kaldılar, ben ne gece ağlamasını duydum ne birşey. Gerçi ağlamış ama annesi hemen besleyince sakinlemiş yine.

Nasıl mis kokulu birşey! İnsan öpmeye, koklamaya hem kıyamıyor hem doyamıyor! Bir süre ikimiz de uzaktan izlemekle yetindik. Gitmelerine yakın iyice alışmıştık, hatta ben kucağımda uyuttum bile.

Cumartesi sabahı güzel bir kahvaltı yaptık. Bu arada Hemnes'in çok rahat olduğunu, çok güzel uyuduklarını söylediler. Bebişi de ortalarına almışlar, oooohh :) Onlar gelmeden birkaç saat önce kombiyi yakmıştım ev biraz ısınsın diye. Akşama doğru bir farkettik ki kombi çalışmıyor. Tabi biraz üşüdüler, hava da soğuyuverdi şanslarına. Kahvaltıdan sonra Ankara turu yapmak için Bilkent'e gittik. Çay kahve içtik, kampüs turu yaptık Sonra onlar Ankara turuna devam ederken biz eve döndük ve ben biraz uyudum. Uykusuzluktan hafif ambale olmuştum çünkü. Akşam Balıkçıköy'de buluştuk tekrar. Bebiş de oradaydı, arabasının içinde uyuyordu. Gürültüde bile çok rahat uyuyor, öyle alıştırmışlar. Faydası nedir, zararı var mıdır onu bilemem.

Çok geçe kalmadan eve döndük. Birer Türk kahvesi içtik, minnoş yine kalkıyor besleniyor, yatıyor uyuyor. Kendi halinde, sessiz. Saat 2 civarı biz de yattık, ertesi sabah hep beraber arkadaşlarımıza kahvaltıya gidecektik.

Pazar gününün bir diğer özelliği Evlilik Yıldönümümüz olmasıydı. Belki çok özel bir kutlama olmadı, ya da akşam romantik bir yemeğe çıkmadık; ama hayatım boyunca unutmayacağım bir gün oldu. Sabah kalktık, hazırlandık, önlü arkalı iki araba yola çıktık. Misafirlerimiz eşyalarını da topladılar, Pazar gecesi, kahvaltıya gideceğimiz evde kalacaklardı. Harika bir kahvaltı sofrasına oturduk, bu sırada söylemeden geçemeyeceğim, Superfresh'in Tepsi Böreği muhteşem bir şey. Üzerine yumurta sürüp fırına veriyormuşsunuz. Yapımı bu kadar kolay ama lezzeti harika. 1-2 kutu yedekte bulundurmak lazım.

Kahvaltımızı ettik, 50. çayımızı içtik, sofrayı topladık. Tam çıkalım mı, napalım derken bir baktık ki, üzerinde "1" mumu olan bir pasta geldi yanında şampanyayla. Misafirlerimiz o günün yıldönümümüz olduğunu unutmuşlar. Hatta duyunca da çok üzüldüler, keşke söyleseydiniz, sonraki hafta gelirdik falan dediler; ama biz hep birlikte kutladığımız için çok daha mutlu olduk.

Pazar akşamı ikimiz de pestil vaziyette koltuklara yığıldık. Mangaldan kalan yemeklerle güzel bir sofra kurduk. Saat 8de sarıldık, öpüştük, geçen seneyi andık hep. Bir sene ne kadar hızlı geçti dedik, inanamadık. Büyüdük dedik, güldük..

30 Eylül 2011 Cuma

Oturma Odamız Hazıııırrr

Bu akşam büyük haftasonumuz başlıyor!

Arkadaşlarımız minik bebişleriyle evimize gelecekler, hem de yatıya kalacaklar. 2 gece yemekler, müzikler, koşturmacalar içerisinde geçecek. Evimizde ilk kez böyle bir organizasyon gerçekleşeceği için heyecanlı ve mutluyum :)

Diğer taraftan hazırlıklarımızı tamamladık sayılır. Hemnes'imizi kurduk, yastıklarını minderlerini aldık, kullanıma hazır vaziyette. Üstüne iki adet abajur aldık, onlar da IKEA'dan. Hemnes'imizin yastıklarıyla takım. Bir de odamızın kapısına akordiyon kapı taktık ve tam bir oda oldu!

Böyle yazınca sanki çook kolay olmuş gibi geliyor kulağa ama tüm bu süreç boyunca, 1 ay içerisinde IKEA'ya 4 veya 5 sefer gittik. Almak istediğimiz şeylerin bazılarını bulamayınca tekrar tekrar gitmek zorunda kaldık. Size bir tavsiye, müşteri hizmetlerinin "o ürün 2 hafta sonra gelecek" demesine pek de güvenmeyin, beklediğiniz ürün ertesi gün de gelebiliyor. Mutlaka ve mutlaka mağaza içindeki sorumluluk sahibi personele danışın. Sonunda alacaklarımızı tamamladık, Hemnes'i zaten kurmuştuk, dün akşam bir de elektrikçi çağırdık, abajurlarımızı taktı. Odamız takım oldu.

Odamızın kapısında şöyle bir sorun vardı, kapının kasası duruyor; ancak kapı yok. Menteşeler falan üzerine. Ayrıca kapımızın üstünde bir cam var. Biz bu camı iptal etmek, kapıyı da doğru düzgün yaptırmak istiyorduk; ancak vakit ve nakit meselesinden ertelendi durdu. Hala da erteleniyor. Bu sırada kapı boş durmasın dedik ve Koçtaş'tan akordiyon kapılardan aldık. Alırken görevli bayana danıştık, "zor mudur bunu kurmak", "alttan kesebilir miyiz" vb. sorularla bunaltmış olmalıyız ki, "evet evet, çok kolay, isterseniz hemen keselim, maket bıçağıyla bile kesilir" diyerek bizi kışalamaya çalıştı. Biz de "yok biz bir ölçü alalım öyle" diyerek uzaklaştık.

Çarşamba akşamı için plan annemlerin bize yemeğe gelmesi, biz annemle yemeği hazırlarken, Sevgili ile babamın kapıyı kurmalarıydı. Ancak babam paketi bir açtı ki, hiç de öyle kolay molay değil. "Bugün yapılmaz bu" dedi. Dün aldı parçaları, marangoza götürdü. Onların alet edevatlarıyla akordiyonun panellerini parçaladılar, kestiler, birleştirdiler. Babam bu tür konularda çok titizdir, ölçer biçer öyle takar. Marangozdaki bölüm hariç, 3 saatte tamamlandı kapımız. Yerine cuk oturdu, yakıştı da. Süper şık durduğunu söyleyemem dürüst olmak gerekirse; ancak kullanışlı. Biz sevdik :)

Şimdi sıra geldi güzel güzel mamalar yemeye, sohbetler etmeye. Sonbahara neşeli bir giriş güzel oldu. Hep böyle keyifli geçsin.

Sevgiler...

28 Eylül 2011 Çarşamba

Değer Miydi?

Bu aralar kırgınım hayata. Aslında arada bir gönlümü almasını da biliyor ama genel olarak kırgınım işte.

Onun suçu mu benim suçum mu bunu da bilmiyorum. Beceriksiz mişim demek ki diyorum. İnsanın kendine en güvendiği konuda haksız duruma düşmesi mümkün mü?

Bu hayatı gerçekten anlayamadığımı anladım sonunda ve de insanları. "İYİ" birisi olmak için bazı "KÖTÜ" özelliklere sahip olmak zorunda mıyım?

Bunların hepsinin bana ne anlatmaya çalıştığının farkındayım, değişiklik zamanı geliyor. Hayatımın, ruhumun yenilenmesi, kalbimin onarılması için bir değişiklik.

İşte hayat bana bu değişikliklerle ilgili ipuçları vererek, olabilecekmiş gibi hissettirerek göz kırpıyor arada bir, sonrası sessizlik. Düşüncelerle başbaşa kalmalar, gözyaşları, ağrılar.

Değişikliğin iyi geleceği kesin de, bunların hiç geçmeyeceği belli.
Peki değer mi?

21 Eylül 2011 Çarşamba

Güvensizlik

Dilerim hiçbir zaman, etrafınızdakilere güvenemeyeceğiniz, herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, arkadaşım sandıklarınızın size en büyük kazığı attığı bir ortamda bulunmazsınız, bulunmak zorunda kalmazsınız.

Dilerim ben biraz aklımı başıma toplar ve biraz kötü bir insan olurum. Karşımdaki insanların öncelikle iyi niyetli değil, kötü niyetli olacağını düşünerek yaklaşırım. Kimseye acımam, başkalarının başarısı ve mutluluğu benim umurumda olmaz. Hatta bunları kıskanır, yerin dibine girmeleri için elimden geleni ardıma koymam.

Dilerim insanlar değişebiliyordur ve ben değişip en zalim formumu alırım.

En içten nefretlerimle...

Çiçeklerim

Bahçe işini çok sevdim, gerçekten çok sevdim.

Bitkilerimin minik minik çiçekler açmasını, sararan yaprakları toplayınca taptaze, yemyeşil görünmesini, çimleri yabani otlardan ayıkladıktan sonraki pürüzsüz, dingin görüntüsünü, hepsini çok sevdim.

Geçen haftasonu sardunyalarıma sardırdım. Teker teker temizledim hepsini, topraklarındaki çer çöpleri, taşları ayıkladım. Nar çiçeği renkli sardunyam tamamen kurumuştu, onu söktüm, bir baktım dibinde 2-3 küçük yaprak. Diğer sardunyam daha büyüktü, üzerinde çiçekleri vardı pembe pembe. Küçüğü de aldım yanına koydum, "sen de büyüyeceksin, onun gibi olacaksın, çiçekler açacaksın" dedim. İnanmayacaksınız ama daha akşamına yaprakları irileşmişti! Şimdi üzerinden 1,5 hafta geçti ve bayağı bayağı bitki oldu. Ablaları abileri bir görseniz nasıl hevesli büyüyüp çiçek açmak içinnnn...

İşte bu da resmiiii..

14 Eylül 2011 Çarşamba

Yatıya da Bekleriz

Eveeet artık böyle. Sırf misafirlik yapıp kalkıp gitmek yok, yatıya da bekleriiizz.. Pazar günü IKEA'ya gittik. Bir önceki korkunç IKEA deneyimimizden sonra (bkz. kalabalık ve bazılarının insanlıktan çıkması) biraz korka korka gittik açıkçası ama tahminimizden daha tenhaydı.

Birşey almama kararıyla gittik IKEA'ya. Yataklı kanepeler için modellere bakacaktık, Doğtaş'ta bulduğumuz bir koltuk vardı onunla karşılaştıracak, kararımızı verecektik. Kapıdan girer girmez sağınızda görmüş olduğunuz model çekti dikkatimizi. Sedir modellerini oldum olası severim, hatta eski evimizde salon penceresini \_____/ şeklinde yaptırmak istememin tek sebebi önüne sedir yaptırmaktı. IKEA'da bu modeli daha önce görmüştüm, yataklı kanepe olduğunu bilmiyordum. Mağazada o şekilde görünce çok sevindim, Sevgilim de beğendi, diğer herşey çıktı aklımızdan. Normalden biraz daha pahalıya geldi ama içimize sindi sonuçta.
Kutuların çok ağır ve uzun olması sebebiyle kargoyla gönderilmesini istedik ve paketler dün akşam evimize ulaştı. Biz de çarçabuk yemeğimizi yiyip kurmaya giriştik.

IKEA
'nın uyarılarını göz önünde bulundurarak ikimiz beraber yaptık. Epey de hızlı yaptık aslında. Sevgilim elinde tornavida, vidaları sıkarken, ben sonraki adımları, yapılacak parçaları inceliyordum. İlk iş olarak Sevgilimin süper fikriyle malzemeleri ayırdık, gruplandırdık, sayılarını kontrol ettik. IKEA'dan birşey alıp da monte edecek olursanız size de tavsiye ederim, işi çok kolaylaştırıyor. Bana kalsa direkt dalardım vidaları sıkmaya :)

Saçlarına ak düşmüş dövmeli Sevgili ve Ben. Gördüğünüz gibi ofiste fazlasıyla boş vaktim oluyor :)
2 saatin sonunda koltuğumuz şu hale geldi. Yorulduğumuz ve Sevgilimin beli ağrıdığı için paydos dedik. Bu akşam Sevgilim devam edecek, bakalım nasıl olacak.

Başlamadan önce çok büyüttük kafamızda ama yapmanın hiç zor olmadığını gördük. Bunlar güzel anılar, o koltuğa her oturduğumuzda bu günü hatırlamak, gülmek, emeğinin olduğunu bilmek.. Devamı yarın.
Sevgiler...

5 Eylül 2011 Pazartesi

Çifte Bayram Kutlamaları

Bu aralar amma uzaklaştım sanal ortamdan. Kitaplara verdim kendimi. İyi de oldu tabi ama buraya geri dönüş zorlaştı, okuyacak postlar birikti.

Bu sene iki kere yaz tatili yaptık bayram sayesinde. İlkini yazmış mıydım hatırlamıyorum, Temmuz ortası gitmiştik yazlığa. Otobüsle gittik döndük kendi halimizde. Orada kimse yok, her sene kalabalık kaldığımız evde iki başımızaydık. Mümkün olduğunca eve girmedik haliyle. Bu sefer öyle değildi neyseki. Annemler bayramdan önceki hafta Cumartesi günü gitmişlerdi, kardeşim iznini birleştirdi 2 hafta mis gibi tatil yaptı. Biz de Pazartesi akşamı bindik otobüse, Salı sabah müthiş bir kahvaltı sofrasına oturduk.

Denetko'yu yıllardır bu kadar kalabalık görmemiştim, herkes bayramı fırsat bilip gelmiş. Cıvıl cıvıldı her yer. Bütün arkadaşlarımızla görüştük, hatta 15 gün önce doğum yapan bir arkadaşımız bebişini de getirdi. Ne güzel birşeydir o ya.. Hava biraz rüzgarlıydı, bu yüzden deniz berrak değildi, bunun dışında herşey çok keyifliydi.

Denetko'ya vardığımız gün 30 Ağustos'tu. Bizim sitemiz bu konularda çok hassastır, sabahın o saatinde bir baktık her yer bayraklarla süslenmiş. Saat 10 civarıydı tören duyurusu yapıldı. Giyindik törene gittik. Saygı duruşu, İstiklal Marşı, konuşmalar, şiirler, marşlar, bildiğiniz tören işte. Okuldayken insan törenlerden kaçmanın binbir yolunu arıyor; ama şimdi o kadar hoşuma gitti ki.. Bayrak aldık ellerimize onu salladık. Sitemizin yaş ortalaması yüksektir biraz. Buna rağmen dedeler nineler bastonlarıyla, kollarında torunlarıyla, bizim gibi genç kesim kucaklarında bebekleriyle tören alanındaydı. Akşam kutlamaları da ayrıydı. Saat 8 civarında fener alayı sitenin bir ucundan ellerinde meşalelerle yürümeye başladı. Önde bir araba içinde bangır bangır çalan marşlarımız ve arkasından yürüyen meşaleli güruh. Türkiye'ye yabancı bir insan olsa ve hasbelkader o akşam oralardan geçiyor olsaydı bir isyan başlattığımızı veya Ortaçağ'da cadı avına çıktığımızı düşünebilirdi. Ülkesine ilk uçakla mı yoksa koşarak mı dönerdi tahmin edemiyorum bile!

İşte size törenden bazı resimler. Her Türk evladı hayatında 1 kere Denetko'nun 30 Ağustos törenlerine katılmalıdır kanımca!

Şeker Bayramı kapsamında da saygılı evlatlar olarak büyüklerimizi aradık, bayramlarını kutladık. Evimizin bayramlaşma adeti olarak likör içtik, çikolata yedik. Yine çok yemek yedik; ama geçen seferki kadar tost yemedim gazinoda. Sevgilim mangal konusunda pratik yaptı, dönüşte ofis arkadaşlarını ağırlayacağız çünkü. Böyle hoş bir mola oldu bizim için.

Dönüş yoluna Cumartesi günü çıktık. Babam ve Sevgilim ara ara değişerek kullandılar arabayı. Ben kullanmak istemedim. Yollar tenhaydı şansımıza, Pazar'a kalmadığımız iyi oldu. Yaz sezonunu da böylece kapatmış olduk sanırım.

Umarım herkes için keyifli, dinlendirici bir bayram tatili olmuştur. Sizlerin de geçmiş 30 Ağustos ve Şeker Bayramlarınızı kutlarım.

Sevgiler...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

İyi ki Doğdun Sevgilimmm

Geçtiğimiz hafta bir iş patlaması yaşadığımdan Canım Kocacığımın 13 Ağustos'taki doğumgününü ancak bugün kutlayabiliyorum. Tabiki sadece blog üzerinden bu güne sarktı, yoksa neler neler yapmadık ki...

İyi ki doğdun hayatımın ışığı! Sen ekmeğimdeki tereyağ ve aldığım her nefessin...*
Seni Seviyorum...
Hep böyle gül Sevgilim
*Julie&Julia filminden alıntıdır :)

11 Ağustos 2011 Perşembe

Hoşgeldinizz

Sevgili Deniz Hanım'ın blogunda görmüştüm ilk, yeni gelen ziyaretçilerini hoşgeldin diyerek karşılıyor, bizlerle tanıştırıyordu.

Benim de çok hoşuma gitti bu adet, ha bugün ha yarın diye diye başlayamadım bir türlü.
Kısmet bugüneymiş..

Hoşgeldiniz sevgili Begonvilli Ev ve Yaz Aşkı :)))

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Doğru Mu Yanlış Mı

Bloomberg HT'de bir yarışma başladı, ismi "Doğru Mu Yanlış Mı?" Yarışmacılar bir kategori seçiyorlar ve verilen bilgilerin doğru olup olmadığını tahmin etmeye çalışıyorlar. Dün akşam sordukları bir soru çok ilginç geldi. Hep sizlerle paylaşmak hem de unutmamak istedim :)

Soru: "Sabotaj kelimesi, doktorların, hemşirelerin hastanede giydikleri "sabo" terliklerden türemiştir." D? Y?

Hadi birkaç dakika düşünün, ne cevap verirdiniz?

Tabi benim buraya not etmemden de belli olacağı gibi yukarıdaki olay doğru. Fransa'da eskiden demiryolu işçileri, rahat olduğu için tahta sabolarla çalışırlarmış. Bir gün maaşlarının artması, haklarını geri kazanmaları için bir isyan başlamış. İstediklerini alamayan işçiler tahta sabolarını tren raylarının arasına sokuşturmuşlar. Böylece trenler geçemiyormuş. Yani sabotaj kelimesi buradan doğmuş.

Çok ilginç değil mi? Yarışma hafta içi her akşam saat 8de, tavsiye ederim...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Haftasonuu

Bu haftasonu Sevgilim İstanbul'da eğitimdeydi. Ben de fırsat bu fırsat ona bir sürpriz yapmak istedim.

Bahçemiz yeşillendiğinden beri bizde bir ilgi bir alaka. Sabah kalkıyoruz bahçeyle, akşam yatıyoruz bahçeyle. Tatile gittiğimizde de sitenin bahçivanına emanet ettik; fakat geldiğimizde birçok yeri sararmıştı. Geldiğimizden beri düzenli sulayarak bu sorunu da azalttığımızı düşünüyorum ama bu sefer de yabani otlar coştu! Evet, ben de Kocacığıma sürpriz yapıp onun yokluğunda bahçemizdeki yabani otları temizlemek istedim. Malum haftaya doğumgünü ve tüm aile bizde toplanacağız. Onlar da kötü görmesinler değil mi?

Cuma akşamı işten gelmemle üstümü değiştirip kendimi bahçeye atmam bir oldu. Saat 7de başladım desem 9a kadar, yemeden içmeden otları söktüm durdum. Bahçenin 1/3ünü bitirdim. Sanmayın ki bahçe çok büyük de ondan ancak bu kadarını yapabildim, maalesef otlar çok fazla. Tekrar çıkmasın diye köklerini bulmaya çalıştım, bazıları çok güçlüydü onları sökmeye çabaladım derken bende ne tırnak kaldı ne birşey! Havanın iyice kararmasıyla eve girdim.

Cumartesi sabahı annemlere kahvaltıya gittim, oradan da Cepa ve Kentpark'ta dolaştık. Akşam 6da eve döndük, ben yine bahçeye giriştim. 1,5 saat de Cumartesi akşamı yaptım ama, bitirmemin imkanı yok. Yine de eli yüzü epey güzelleşmişti. Pazar günü ise Kocacığımla kalan yerleri de bitirdik, şimdi tertemiz bir bahçemiz var, baktıkça içim açılıyor! Fakat bende tırnak kalmadığı gibi bir de sağ işaret parmağımın kenarı nasır öncesi seviyede bir sertliğe sahip oldu :(

Bahçeyle uğraşmanın dışında bir film (Julie & Julia) bir de konser (Cem Yılmaz'ın Şefliğinde BİFO) izledim. Filmi başka bir postta uzun uzun yazacağım; fakat BİFO'nun CDsini mutlaka alıp izlemeniz gerek. Cem Yılmaz esprileri tabiki dorukta; ama parçalar, orkestra insanı coşturuyor. Tabi ayıptır söylemesi konseri 5+1de izleyince daha bir gümbür gümbür oluyor, öhöm öhömmm..
Bir de bu haftasonu izlediğim/ okuduğum şeylerden bir ders çıkardım: "Her başarılı kadının arkasında destekleyici bir koca vardır" Gerçekten de böyle bence ve ben de öyle bir kocaya sahibim, şanslıyım, mutluyum. Bir gün gelecek başarılı da olacağım! :)
Sevgiler...

4 Ağustos 2011 Perşembe

Hani Bazen

Kızarsınız, çok öfkelenirsiniz.

Üzüntünüzü o kişiye haykırmak istersiniz, hislerinizi anlatmak.
Bilmesini istersiniz ne kadar kırgın olduğunuzu, hayallerinizin paramparça olduğunu.

Ama bilirsiniz ki bu karşınızdakini çok, belki daha çok üzecektir.

Susarsınız...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Hatırlar Mısınız?

Sulugöz diye bir sakız vardı eskiden, bizim çocukluğumuzda!!.. Acı-ekşi bir tadı vardı, ağzına attığın zaman "böğk bu nee" derdin, çiğnedikçe hoşuna gitmeye başlardı. Gerçi ben hep çok severdim bu sakızı, acı daha o zamandan zevk verirmiş meğersem..

Şimdilerde bu sakızın üretimi durmuş sanıyorum, hiç bir markette yok lakin. Benim de 10 yıllar sonra canımın çekeceği tuttu iyi mi? İki gündür "Sulugööözz" diye sayıklıyorum. Ofisin yakınındaki bir markette çakmasını buldum. Bir kenarında "acı sakız" yazıyor, diğer tarafında "çilek aromalı". O nasıl şey öyle??

Sonuç itibariyle Sulugöz'ün hatıralarımızda yaşayacağını anlamış bulunmaktayım. Tadı da dün gibi ağzımda...

Peki ya, bu sabah ofise geldiğimde bilgisayarımın ekran ayarının bozulduğunu farkedip, ITcimize "..Bey yazılar, simgeler kocaman kocaman, yayvan çıkıyor" dediğimde "sen de bu aralar biraz kilo aldın" diye cevap vermesine ne demeli???

Sabııır sabııır yaaa sabııırr....

2 Ağustos 2011 Salı

Değişim

Bir değişim yaşamalı, bir yerden başlamalı ama nerden.


Yapılacak şeyler belli, ilk adımı da attık, gerisi de gelir umarım.


İyi şeyler olsun istiyorum. İyi şeylerin olmasına ihtiyacım var, kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım var.


En kısa sürede güzel haberler vermek istiyorum size, umarım...

Bu da günün şarkısı olsun, çünkü bir kez daha :
Every new beginning comes from some other beginning's end

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Denetko için Bira ve Tost Vakti

Tatilimize gittik geldik, pazartesi sabahı işbaşı yaptık. 1 hafta bile olsa iş ortamından ayrı kalmak çok iyi geliyor. İnsan tüm düşüncelerinden uzaklaşıyor, sakinleşiyor. Şöyle bir uygulama zorunlu olmalı bence, her 3 aylık dönemde 3 günlük zorunlu izin. 3 ayda bir çarşamba-perşembe-cuma tatil olacak, insanlar rahatlayıp işe dönecekler. İnanın, en azından benim için, iş hayatının stresi çook çok azalır.

Bu yaz da her sene olduğu gibi Denetko'muza gittik. Bol bol biralarımızı içtik, gazinoda tostlarımızı, plajda mısırlarımızı, Güre'de balıklarımızı yedik. Ören'de midye dolma ve balık yemekten çatladığımız için karadutlu dondurma yiyemedik; ama daha önce Bodrum'da gördüğümüz, çok pahalı olduğu için alamadığımız doğal Mercan ağacının daha büyüğünü ve ucuzunu bulduk, onu aldık (ne alaka demeyin, öyle işte). Ankara'ya otobüsle döneceğimiz için ağacımızı yazlıkta bıraktık, annemler dönerken getirecekler.

Biz Denetko'da kalabalık kalmaya alışmışız hep, bu sene ikimiz yalnız gidince pek bir boş geldi. Sabahları saatlerce kahvaltı masasında oturmayınca, her akşam mangal yakmayınca evimizi özledik biz de. "Ankara'ya dönelim ama hala tatil olsun, işe gitmeyelim" dedik. :)

İnsan büyüdükçe tatilde yaptıkları da değişiyor. Geceleri kumsalda ateş yakmak, şezlonga uzanıp yıldız kaydırmak, müzikler dinlemek yerine gazinoda vakit geçirmeye başlıyor. Oysa ki ben ne çok severdim bunları yapmayı ve kumsalda söylediğimiz şarkıları.

1 hafta boyunca dinlendim, güneşlendim, yemek yedim ve arındım. Gazetelere bakamadım, korktum bakmaya. Birkaç güncük olsun bilmemek, duymamak istedim. Başardım da, bilmedim ve duymadım. Mutlu olabildim böylece. Geçenlerde Bahçeşehir Üniversitesi'nin yaptığı 2011 Türkiye Değerler Araştırması’nın sonuçlarını anlatıyordu köşe yazarları. Buna göre ülkemizde yaşayan her 100 kişiden 77’si kendisini mutlu hissediyormuş... Geçen hafta ben de dünya gündeminden bir haber olduğum ve böylece mutlu olduğuma göre ülke nüfusumuzun %77'si en azından Türkiye gündeminden bir haber diyebilir miyiz?? Bence deriz...

Pazartesi işbaşı yapmamızla hayata dönmemiz de bir oldu. Aldığımız en "gerçek" haber ise Denetko'daki yan komşumuzun vefatı oldu. Nasıl saçma bir hayat bu? Bu sene Cumartesi sabahı Denetko'ya vardığımızda ikram ettiği çayla içimizi ısıtmıştı, her zaman güleryüzü ile bizleri selamlar, sabahları erkenden denize gider, "bugün su çok güzel kaçırmayın" der, akşamüstü çiçeklerini sular, arada kahve keyfi yapardı. Kedicikleri vardı beslediği, kapısına gelip miyavladıklarında önceki günden kalan 3-5 şeyi koyardı tabaklarına. Komşuluk ilişkimiz bundan çok daha öte değildi belki ama İnci Teyzemizin orada olduğunu bilmek güven verirdi bize. Pazartesi sabahı işe giderken Face'den bir gördüm ki beyin kanaması sonucu vefat etmiş Pazar gecesi.

Bu aralar niye hep bu korku var içimde, birisine birşey olacak korkusu, öyle birşey olmadan birşeyleri yetiştirme korkusu. Oysa ki ne kadar basit, bir gece yatıyorsunuz ve pıt, zaman duruyor. Uzun bir sonsuzluk.. Ve işte o zaman herşey anlamsız gelmeye başlıyor, planlar, programlar, umutlar. Yarın diye birşey yok ki aslında, sadece ve sadece bugün...

15 Temmuz 2011 Cuma

Kifayetsiz

Nasıl içim acıyor...
Dün akşam aldığımız haber sebebiyle tabiki.
13 askerimiz.. Off çok üzücü..
Biz ki onların hayatını ancak filmlerden, bize yansıtıldığı kadarıyla hayal edebiliyoruz. Nefes filmi ne biçimdi, günlerce uyku haram olmuştu bana. Ama işte "günler"le sınırlı kalıyor sadece bu hisler. Çünkü orada yaşananlar bizim için hala filmden ibaret. Maalesef olayların gerçekliğini onlar kadar algılayamıyoruz.

Bu akşam yola çıkıyoruz, tatil için. Hani bir süredir sıkılıyordum, daralıyordum ya birşeylere, hani benim dünyamda çok önemli ama gerçekler karşısında boş şeylere, tatil iyi gelir diyordum. Biraz uzaklaşırım, kafam dağılır, hiçbir şey olmasa hava değişikliği olur diye düşünüyordum. Şimdi o tatili yap bakalım yapabilirsen.

Haberi aldığımızda dün akşam dolmuşla eve dönüyordum. Çıstak çıstak müzik çalan bir radyo arada haber olarak söyledi. Belli ki eline verilmiş bir metni içeriğini hiç düşünmeden, sadece ağzıyla okudu, sonra da "şimdi de Bengü'yle devam ediyoruz" deyip eğlenceli bir müzik çaldı. İnanın bu durum beni daha çok üzüyor, bu hissizliğimiz, duygusuzluğumuz, reyting telaşımız. RTÜK (tabi bunu yapacak adam olsa) yazı göndersin radyo kanallarına, "milli yas ilan edilmiştir, herkes yayınını haber kanallarına yönlendirsin, müzik yayını yasaklansın" desin. 17 Ağustos depreminde olduğu gibi herkes tek yürek olsun, diğerleri gücümüzü görsün.. Okan Bayülgen bile isyan etmiş, haklı adam..

Sonuç olarak, bu bizlik bir durum değil. Biz sadece üzülürüz, lanet ederiz, ağlarız. Ama umarım başkalarının vicdanı biraz olsun acır, bu dünyada olmasa bile yaptıkları cezasız kalmaz...

Başımız sağolsun...

14 Temmuz 2011 Perşembe

İştee

İşte üzerinde çok güzel bir not bulunan o zarfı açtığımda, beni karşılayan mis kokulu çiçeklerimm..Teşekkürler Görkemcim :)

Not: Şablon Picasso'nun Flowers tablosuna aittir.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Aile Soyağacı

Güzel bir site buldum GENI isminde. Ailenizin soyağacını giriyorsunuz, mail adresleriyle vb, akrabalarınızı haberdar ediyorsunuz, böylece kocaman bir Aile Soyağacı çıkıyor ortaya.

Sadece kendi ailenizi yaparsanız pek birşey ifade etmiyor da, mesela annenizin babanızın ailesi de olayı sahiplenir, eklemeler yaparsa başladığınıza değiyor gerçekten.

Deneyin derim. Sevgiler...

12 Temmuz 2011 Salı

Runaway Love

Bir de ne güzeldir canın sıkıldığında bunu dinlemek, hayallere dalmak...Alice Gold - Runaway Love

İYİ İnsan Olmak ya da Olamamak

Hani bir söz vardır ya; "söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır" diye, bu, hayattaki herşey için geçerli. Söylediklerimiz, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız. Hatta annem şey der mesela: "araba kullanırken yanındakileri rahat hissettirebiliyorsan iyi şöförsündür". Öyle tabi ya, sen istediğin kadar "kontrol bende" de yanındakiler nefeslerini tutmuşlarsa bir faydası yok.

Karakterlerimiz için de aynı şey geçerlidir. Davranışlarınız karşıdakinin yorumlamasına göre anlam kazanır, ona göre iyi veya kötü bir insan olursunuz. Herkesin beklentisi, düşüncesi farklı olduğu için kimseyi mutlu edemeyiz, herkes her zaman birşeylerden şikayetçidir.

İnsanın karakterinin çevreye nasıl yansıdığını bilmesi de önemlidir. Bunun için çevreden gelen eleştirileri dikkate almak gerekir. Geçen gün ben de böyle bir eleştiri aldım. Günlerdir de bunun üzerinde düşünüyorum, üzülüyorum.

Hani demiştim ya "burayı ofisin dedikodu kazanına dönüştürmeyeceğim" diye, maalesef elde değil, çünkü insanların hayatı evden çok işte geçiyor. İş yerinde mutlu olmak önemli, çünkü işte mutluysanız eve mutlu gidersiniz. Kocanızla mutlu bir akşam geçirirsiniz, rahat, huzurlu bir uyku uyursunuz. Ben yine de burada olayları uzun uzun anlatmayacağım. Sadece dedim ya, çevreye yansıttığınız karakteriniz, olmak istediğiniz insan olamayabiliyor.

Ben bunu öğrendim. Her ne kadar içimde bir kötülük olmasa da, hesaplar kitaplar oyunlar olmasa da, mümkün olduğunca dürüst ve dedikodudan uzak, başkalarını düşünen, başkalarının hakkını yememeye, üzmemeye dikkat eden, herkese elimden geldiğince yardım eden bir insan olmaya çalışsam da, bunların İYİ bir insan olmak için yeterli olmadığını öğrendim.

Aklımdan atasözleri ve deyimler geçiyor sürekli, ne komik. "Hem suçlu hem güçlü olmak" vardır hani, "İyilik yap denize at" vardır, "alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste", "yavaş atın çiftesi pek olur" derler. 4S kuralı vardır sonra, burada yazamam ayıp kaçar. Bir de şu yazıyı görmüştüm Salomé'nin blogunda: You are a truthful person, but others do not always want to hear the truth.. Hayatın özeti bu değilse nedir?

Hayatın boyunca birisine en ufak bir iyiliğin dokunmuşsa böyle durumlarda bir mucize girer hayatına ve seni o derin düşüncelerden, duygulardan çekip alır. Sevgili Karakız'ın benim için yaptığı etamin de tam böyle bir mucizeydi benim için. Dersin ya, "tamam onu üzmüşüm, bunu kırmışım, ona bilmem ne yapmışım, ama bir kişiyi de mutlu etmişim, sevindirmişim ki o da uğraşıp bana bunu yapmış" Etaminindeki çiçekler gibi girdi hayatıma, mis kokularıyla içimi açtı. Çerçevelettirip odamıza asınca da evimizi ısıtacak.

Çok teşekkür ederim Görkemcim, mucizem olduğun, bana mutluluk verdiğin için. İyi ki varsın da güzel şeylerin varlığını, dostluğun sıcaklığını hatırlatıyorsun bana... Resmini de koyacağımmm, hiç merak etmee :)

Yine de bu yazının rengi derin bir mavi olsun. Hani okyanusların en derin yerlerinin karanlık, soğuk mavisinden... Yazılanları, yaşananları unutmamak için...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Pet Shoplara HAYIR!!

Evcil hayvan sahibi olmak istiyorsanız lütfen birer ticarethane olan pet shoplar yerine sevginize ve ilginize muhtaç, terkedilmiş hayvan barınaklarına bir göz atın. Mesela Çankaya Belediyesi'nin Sahipsiz Hayvan Barınağı'nı ziyaret edebilirsiniz.

Pet Shoplara HAYIR diyelim, hayvan ticaretini bitirelim!

5 Temmuz 2011 Salı

Dövmeli Sevgili

Geçtiğimiz pazar çok çılgın bir gün olarak tarihe geçti.

Sabah 11'de kalktık, birşeyler atıştırdık ve 12:30'da apar topar evden çıktık. Neredeyse tek uyku günümüz olan pazar günü bu temponun sebebi Sevgilimin yaptıracağı dövme idi. Saat 1'de Filistin Caddesi'nde Everland Tatoo'nun önündeydik.

Sevgilim uzun zamandır bir Iron Maiden dövmesi yaptırmak istiyordu; fakat kafası çok karışıktı. O da olsun, bu da olsun dedikçe dövme dövmeden çok yağlıboya tablo halini almaya başlamıştı. Bu kafa karışıklığıyla kapısını çaldığımız Sercan işi sahiplendi, evirdi çevirdi Sevgilimin istediği bir hale soktu. Pazar günü saat 2de başlayan "operasyon", molalarla birlikte akşam üzeri saat 6ya kadar sürdü.

Sercan yaş olarak genç olmasına rağmen 5 yıldan uzun zamandır dövme yapıyor. Aslen İzmirli; ama ofisini açmak için Ankara'yı seçmiş sağolsun. Böylece biz de bu güzel dövmeyi yaptırabildik. Biz diyorum; çünkü Sevgilimin bunu yaptırmasını, kendim yaptıracakmışım kadar istedim. Onun için heyecanlandım, günlerce rüyalarıma girdi.

Ve işte Sevgilimin yaptırdığı dövme... Biz beğendik, gerçek bir sanat eseri oldu. Bu arada fotoğraf siyah beyaz olduğu için detayları çok iyi yansıtmıyor. Gerçek hali daha da muhteşem! Ta Taaaammm :

1 Temmuz 2011 Cuma

Atölye Beyaz

Ankaralılar arasında Ece Aymer'i tanıyan çoktur eminim. Blogunda yaptığı çeşit çeşit, tasarım ve zevk harikası ürünleri paylaşır.

Bugün de blogunu okuyordum, resimlere bakıyordum ve yapmayı ne kadar canım çekti anlatamam!.. Öyle güzel tasarımları var ki.. Bu bazı insanlarda olan özel bir yetenek, ah ne kadar çok isterdim bende de olsun..

Biliyorsunuz, etamine aşırı düşkünlüğüm var. 1000lerle telaffuz edebileceğim bir de model arşivim var; ama gelin görün ki yapmaya başladığım etamin sayısı 5-6 bitirebildiğim 1-2. Bugün elif.se'nin de yazdığı gibi ofisteyken bıraksalar koşa koşa eve gidip önce yürüyüş sonra etamin yapmaya başlayacağım, hızımı alamayıp bir de güzel yemekler yapar Kocacığımın göbüşünü doyururum. Ama akşam olup da eve gitmiyor muyuz... Yemek işini çarçabuk hallediyoruz, azıcık enerjim kalmışsa onu da yürüyüşe ayırıyorum, eve gelince bir duş ve TV karşısında pert!

Mesela bu yaz Atölye Beyaz'a yazılsam, evim için cici cici şeyler yapsam, etaminlerimi tamamlasam, yenilerini yapsam.. Offf çok şey istiyorum çoookkk...

Biri çocuk mu dedi???

27 Haziran 2011 Pazartesi

Doğru Zaman Var Mı?

Geçen Perşembe ofisimize bebiş geldii...

Ofisimizin sinirli personeli Mehmet Bey'in torunu oldu, resimlerden görebildiğim kadarıyla bir lokmalık, sevimli birşey. Hafif de çatık kaşlı, dedesi gibi. Torun haberi geldi geleli Mehmet Bey'de bir heyecan, bir mutluluk... Kendisi de çocukluğuna döndü sanki.

Ona baktıkça bizi düşündüm. Dayımla yengemde de görüyorum, herkesin söylediği torun sevgisi bambaşka. Annelerimize, babalarımıza bakıyorum, sonuçta belli yaşın üzerinde insanlar artık. Bizim bile yarınımız belli değilken, onlara bu sevgiyi yaşatamadan bizi bırakıp giderlerse üzülürüz diye düşündüm. Hem torunlarımızı da anneane, babaanne, dede sevgisinden mahrum bırakma hakkımız yok ki... Allah'a çok şükür hepsi yaşlarına göre çok çok sağlıklı; fakat nedendir bilinmez bir telaş sardı beni son zamanlarda. Amaaaan, Allah gecinden versin...

Bizim bebişi erteleme sebeplerimiz başlıca şunlar: *Biraz birbirimizle kalıp evimizin, ikili hayatımızın tadını çıkartmak, *kafamıza estiği gibi seyahate, tatile gitmek, *Yurtdışı tatilleri yapmak, örneğin bu sene Kurban Bayramını 1 hafta da iznimizle birleştirip Amerika tatili yapmak istiyorduk; maddi imkan(sızlık)lardan dolayı olmadı o ayrı ama önümüzdeki sene olabilir. *Bizim çift olarak öyle gece gezmelerimiz falanımız filanımız da pek yoktur ama istesek yaparız.

Yani kısadan hisse evliliğimizin ilk, gençliğimizin son dönemlerini kafamıza göre yaşama isteğimiz vardı. Diğer taraftan ofiste çocuk sahibi olan herkes "şimdiki aklım olsa evlenir evlenmez yapardım. yaş ilerledikçe enerjin ve tahammülün azalıyor, çocuğa yeteri kadar ilgi gösteremiyorsun" diyor.

Cuma akşamı eve gidince Sevgilime açtım konuyu, "ben böyle böyle hissediyorum, sen ne düşünüyorsun" dedim. Sevgilimin gözleri parladı bir anda, onu hiç böyle görmemiştim. Meğer o da istiyormuş, düşünüyormuş hep. Sonra işi biraz geyiğe vurduk, "kız mı olsun erkek mi, adı ne olsun" falan filan. Meğer Sevgilim erkek çocuk istermiş, adını da Ateş istermiş. Çin takvimine baktık, bu sene Kasım ayında erkek görünüyor. Böyle bir plan şekilleniverdi birden.

Üstüne, Nisan ayında doğurmuş bir arkadaşımız Ankara'daydı bu haftasonu. Bebeği neredeyse 3 aylık. Cumartesi akşamı onlara gittik. Tam da bebişin banyo ve uyku saatine denk gelmişiz. Biraz oynadık, sonra annesi banyosunu, babası mamasını hazırladı, babaannesiyle biz onu oyaladık. Onlar bebeği yıkarken (biz de yanlarındaydık) beni bir ağlama tutsun, kendime hakim olamıyorum. Gözlerim dolup dolup taşıyor.

Bebekleri çok seviyorum, ikimiz de seviyoruz ama korkuyorum ne yalan söyleyeyim. Geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimi açamam, el yordamı gider gelirim. E bebiş ağlayınca ne yapacağım? Hadi ben uykusuzluğa da dayanıklıyımdır, ya Kocacık? O yarım saat az uyusun bütün gün mızmızlanır. İşe git, çocuğa bak dayanabilecek mi?

İşte böyle düşünceler içerisinde gidip geliyoruz birkaç gündür. Bu düşünceler bazen bizi eğlendiriyor, bazen beni korkutuyor. Sizlerin de çocuk yapmak ve yaşla ilgili düşüncelerini öğrenebilirsem mutlu olurum. Sizler kaç yaşında anne oldunuz, "şimdiki aklınız olsa" ne yapardınız, ne yapmazdınız? Sanırım beni asıl endişelendiren bu kadar kısa süre içerisinde hayatlarımızın bu kadar çok değişmesi. Yani daha biz bir düzen oturtamamışken, daha biz büyümemişken.. Belki de bu kadar düşünmemek mi lazım, herşey kendiliğinden mi oluyor dersiniz?

24 Haziran 2011 Cuma

Başka Söze Gerek Yok

Biliyorsunuz seçim sürecinin yankıları hala sürüyor, her gün yeni bir olayla gündem sürekli değişiyor. Dün de Balbay ve Haberal tahliyelerinde karar belli oldu ve tahliye talepleri reddedildi.

Ben düşüncelerimi nasıl şekillendireceğimi bile bilemezken Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesi'nde çok güzel bir yazı yazmış. Bence başka söze gerek yok...

PROTESTO YAZISI!

Bu yazıyı yazarken yine içim sıkılıyor, zor nefes alıyorum...
Aklım da yüreğim de bu ülkede yaşananları anlamaya yetmiyor artık!
Ve tansiyonum isyan ediyor...

Televizyondaki spiker, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ergenekon Davası kapsamında yargılanırken milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliye taleplerini reddettiğini anlatıyor tane tane...
İki üye hâkimin kararıymış bu...
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ise; uzun süredir bu tahliyelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor zaten... Ama derdini anlatmayı başaramıyor...
***
Peki tahliye edilmemelerinin gerekçesi ne?
Mahkemeye göre, kaçıp saklanabilirlermiş...
Daha da önemlisi delilleri karartabilirlermiş...

Yüreğim isyanda, ama yazmak, bu adaletsizliğe tepki koymak zorundayım...
Bunu Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, Engin Alan’a, milletvekili seçilip hâlâ salıverilmeyen BDP’li adaylara borçluyum...
Bunu; abartılı suçlamalarla ve uzun süren yargılamalarla yıllardır zindanlarda çürütülen tüm aydınlara borçluyum...
Tutuklulukları infaza dönüşmüş tüm sanıklara borçluyum!
***
Çok değil daha dört yıl önce, PKK davasında yargılanan Sabahat Tuncel de milletvekili seçilmişti...
O da devlete karşı örgütlü terör suçu işlemekten yargılanıyordu; tıpkı Balbay, Haberal, Alan ve BDP’li vekiller gibi...
Ama ne ilginçtir ki; onun tahliyesi şıpın işi gerçekleşti, sorun çıkmadı...
Bugün aynı durumdaki milletvekilleri ise salıverilmiyor...
Yani, Sabahat Tuncel’e tanınan hak onlara tanınmıyor...
Böylece yargı mekanizmasına, “eşitsiz muamele” gölgesi düşüyor!
Tuncel’in “kaçmasından, saklanmasından, delilleri karartmasından” korkmayan ve onu serbest bırakan yargı, son seçimde milletvekili seçilenlere aynı hakkı tanımıyor...
***
Mustafa, benim meslektaşım hâkim beyler...
Çalışma arkadaşım olmadı hiçbir zaman, dostum da... Yüzünü en fazla bir kez görmüşlüğüm vardır, selamlaşmışlığım bile yok yani...
Ama değil kaçmak, üstüne milyon dolarlar verseniz bile onu bu ülkeden gönderemeyeceğinize ben kefilim!
Eğer kaçarsa, işte ben buradayım ve bu kefaletimin bedelini kendi özgürlüğümle ödemeye hazırım!
Yeter ki bırakın Mustafa’yı... Birkaç aylık bebek olarak bıraktığı, bugün ise 3,5 yaşına gelen kızına doya doya sarılabilsin artık...
***
Diyorsunuz ki; “Delilleri karartabilir!”
Kendi söylediğinize kendiniz inanıyor musunuz Allah aşkına...
Üç yıla yakın bir süredir zaten tutuklu; eğer ortada delil olsaydı bu sürede polisin ve savcıların o delillere çoktan ulaşması gerekmez miydi?
Eğer hâlâ ele geçirilmemiş delillerin varlığından kuşku duyuyorsanız; o zaman bunların ele geçirilmemiş olması, polisin ve savcıların görevlerini ihmal suçu işledikleri anlamına gelmez mi?
***
Ben bu ülkede yıllardır; yasamanın ve yürütmenin yargıya müdahalesini eleştirdim hâkim beyler... Yargının ve siz yargıçların bağımsızlığını savundum, bunun için iktidarlarla papaz oldum gerektiğinde...
Ama bu kez siz, tam tersini yapıyorsunuz!
Yargı olarak, yasamaya, yani Meclis’e müdahale ediyorsunuz...
Halk adına kullandığınız yetkiyi, halkın vekil seçtiği insanları salıvermeyerek, aşıyorsunuz!
***
Nabız atışlarım sayılmaz oldu, gözüm kararıyor... Yazının devamını getiremeyeceğim galiba...
Avaz avaz bağırmak, çığlık atmak istiyorum; boğazım düğümleniyor...
Mahkeme kararlarını saygıyla karşılamak ve kararlara uymak bir vatandaşlık görevidir...
Ben sıradan bir vatandaş olarak kararınıza saygı duyuyorum; ama... Kesinlikle katılmıyor ve protesto ediyorum!
Bu da benim en doğal hakkım...
*****
DOKUNULMAZ!
Suçlu oldukları kesinleşmemiş kişilerin milletvekili seçildikleri halde tutukluluklarının kaldırılmadığı ülkemizde, son üç ayda sayısız skandala imza atan ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yargılanması bile mümkün olmuyor...
Hatırlayın; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ÖSYM Başkanı bazı ÖSYM çalışanları hakkında şifre skandalı nedeniyle soruşturma izni istemişti...
YÖK Genel Kurulu, dün bu izni vermedi...
Çıkan sonuç şu:
Vekil zindanda, bürokrat ise dokunulmaz...
Ne diyeyim; yaşasın ileri demokrasi!
*****

İşte son durum böyle maalesef... Lütfen ülkemizi rahat bırakın...

23 Haziran 2011 Perşembe

Cik Cik Cik

@bircosays : artık ben de twitterdayımmm...

hiçbir şeyden eksik kalmama konusunda kararlıyım, hadi bakalım :)

22 Haziran 2011 Çarşamba

Öyle Bir Geçer Iron Maiden Ki...

İnsan yeni şeylere ne kadar çabuk alışıyor...

Pazar günü İstanbul'da Iron Maiden konseri vardı, Sevgilimin biletler satışa çıktığı dakikada aldığı, o andan beri heyecanla yanıp tutuştuğu, son albümlerinin sözlerini ezberlemek için direksiyon başında olduğu saatleri verimli kullandığı günler sonunda bitti ve konser sabahına açtık gözlerimizi.

Sevgilim ve arkadaşı (araları yaklaşık 1 ay ve kundaktan beri arkadaşlar), iki çılgın, pazar sabahı 7:30da AŞTİ'de buluşup İstanbul otobüsüne bindiler. Evet benim hafta içi zor kalkan, haftasonu 1den önce kalkmayan Sevgilim, Iron Maiden için pazar sabahı 6:30da kalktı. Öğlene doğru İstanbul'a varmışlar. Taksim'de kaşarlı dönerlerini yemişler bir güzel, konser alanına geçmişler.

Bu tür konserlerde Sevgilim genelde kendinden geçer, sesi kısılır 1 hafta boyunca düzelmez, kafa sallamaktan boynu ağrır, bitap bir şekilde döner Ankara'ya. Gece, konser bittikten sonra konuştuk telefonla, sesi düzgün, boynunu sordum ağrımıyor dedi, hayırdır?? "Güzel değil miydi" diye sordum korkarak; "Aşkım sahneye o kadar yakındık ki, ben onları görünce dondum kaldım, şarkı bile söyleyemedim, sadece izledim" dedi. Eeee 30 yılın hasreti, kolay değil.

Onlar pazar gününü böyle geçirirken ben evde oyalandım kendi kendime. Sabah 11:30da Sevgilimin telefonuyla uyandım. Kahvaltı ettim, TV izledim biraz. Bu aralar Brothers & Sisters dizisine çok fena taktım. İnternette arıyorum ama 1.sezondan itibaren izleyebileceğim bir site bulamıyorum :( Dizilerim bitince babamı ziyarete gittim, kahve içtim onlarda, 1 saat kadar oturdum. Sonra da alışveriş, ev işleri derken akşam oldu.

Gündüz rahat geçti de akşam olunca evde yalnız kalmaz çok zor. Yemek yiyorsun yalnız başına, Behzat Ç. birşey diyor tek başına gülüyorsun, gece tek başına uyuyorsun, hiç güzel değil. Ben de dua ettim içimden Allah kimseyi sevdiğinden, ailesinden ayırmasın diye.. Ve işte o an bir daha farkettim, ne kadar alışmışız birbirimize, burası artık gerçekten bizim evimiz olmuş, yabancıladığımız yer değil, dışarıdan gelince huzur bulduğumuz yer olmuş.

Sevgilim gece 2 otobüsüyle döndü Ankara'ya. Sabah ben işe gitmek için dolmuşa binmişken, o taksiyle evimize doğru gidiyordu, camdan el sallaştık :))

20 Haziran 2011 Pazartesi

Düne Dair

<3<3<3 Herkes baba olabilir ama babişko olamazz... <3<3<3

15 Haziran 2011 Çarşamba

Evimizin Çimleri

Hani demiştim ya bahçemiz yeşillendi diye, yeşillendi yeşillenmesine de bir de mantar bürüdü çimlerimizi.

Hani biz rulo çim yaptırmıştık ya, bu çimlerin yeni yerlerine adapte olabilmeleri için bol bol sulanması, böylece en hızlı şekilde kök salması gerekiyor. Sulama yetersiz olursa sararmaya başlıyorlar. Biz de her sabah ve her akşam 20'şer dakika suluyorduk, bayağı da uzamıştı.

Geçenlerde bir farkettik ki bir mantar çıkmaya başlamış. Sabah gittik akşam geldik, bir baktık mantarlar 3 olmuş. 5-7-10 derken her yerden bitmeye başladı mı? Sulamayı biraz azalttık, çimleri biçtirdik, geçici olarak azaldı tabi. Yağmurlar da sağolsun, hormonlu mudur nedir, Cumartesi kesilen çimler bugüne uzadı! Nasıl iş bu anlamadık. Çimlerle birlikte mantarlar da uzadı tabi.

Toplanıp yenecek bir mantar olsa çorba falan yaparız en azından; ama emin de olamıyoruz. Anlayacağınız mantarlarla başımız fena dertte, hava biraz ısınsa da kökleri kurusa...

Şarkılı Türkülü Bir Gece

Cuma akşamı çok değişik bir organizasyona ev sahipliği yaptık. Aslında annemler ev sahipliği yaptı ama ha onlar ha biz..

Annemin ağabeyi, yani büyük dayım Kültür Bakanlığı korosunda idi, yengem hala orada. Dayımın sesi çok güzeldir zaten, her toplantıda patlatır birkaç tane. Annemlerin yan komşusu da Türk Sanat Müziği'ni çok seven, dinleyen söyleyen bir insan. Sesi çok güzel, üstelik akordiyon çalıyor. Babam da (kayınpederim) Türk Sanat Müziği'ne bayılır, evde hep TRT 4 açık.. Annemlerde kulak dolgunluğu var, eskiden evlerde hep dinlenirmiş, bizde de sağdan soldan duyduklarımız var işte.

Elimizin altında böyle nimetler varken değerlendirelim dedik ve Cuma akşamı herkesi bir araya topladık. Sofralar donatıldı akşam yemeği için, çeşit çeşit mezeler konuldu ortaya. Açık büfe misali, herkes aldı tabağını geçti salona, rakılar şaraplar açıldı, bir sohbet bir muhabbet... Karınlar doyunca bu sefer başladık şarkılar türküler söylemeye.

Saat 8de başlayan gecemiz 1:30'a kadar susmamacasına sürdü. "Bir Dalda İki Kiraz"ı söylerken diğer yengem şefliğe soyundu. Şarkının bir bölümünde "yalnız kızlar" diyor biz söylüyoruz, başka yerinde "yalnız erkekler" diyor onlar söylüyor, sonra elleriyle "hep beraber" işareti yapıyor, beraber söylüyoruz. Gülmekten yerlere yattık, videoya da çektik, kaçar mı hiç :D

İçkinin su gibi aktığı gecemiz (!) yağış yüzünden evin içinde oldu, yoksa asıl plan bahçede oturup, sitemize de yayın yapmaktı :)

Ne güzel şey aile olmak, birlikte olmak. Keşke hep böyle bir araya gelebilsek, insan ne çok istiyor...

8 Haziran 2011 Çarşamba

Dün...

Dün ben mum üfledim.
Dün ben çiçek aldım.
Dün ben kocaman kocaman kucaklaştım.
Dün ben çok mutlu oldummm :))

İlk çiçeği Canım Kocacığım gönderdi, kırmızı güller...
Face'e falan yazmamıştım doğumgünümü, ofiste de kimse bilmiyordu. Ben öyle kendimle ilgili kutlamaları çok sevmem; ama başkalarına sürpriz yaparım, o ayrı. Ofisten bir arkadaşım nüfus cüzdanımı görüp face'e yazmış. Gerisi gırla geldi. Koocaman bir buket geldi mesela, evimizi şenlendirdi şimdi. Sonra da mum üfledim, pasta kestim. Keyifli oldu, çok eğlendim.

Bu sene kendim için bir de renk diliyorum. Siyahlarımdan kurtulmayı, renk renk ojelerimin, cicilerimin olmasını diliyorum. Bak, bu zor birşey değil, yapabilirimm :)

Kendim için dilediğim, yazmak, içimi dökmek istediğim başka şeyler de vardı da yazmayayım. Bu, kelebekler, kalpler uçuşan güzel postun üzerine bulutları çağırmayayım.

Sevgiler...

7 Haziran 2011 Salı

Bilmece Bildirmece Merdivende Mum Üflemece

Bugün ve yarın ofiste mesaiye kalıyorum, akşam 9a kadar. Haliyle eve epey yorgun gideceğim. Bu yüzden dün akşam bütün yemeklerimi, ütülerimi yaptım, çamaşırlarımı ve bulaşıklarımı yıkadım. Yepyeni bir ev oldu.

Gece saat 12ye çeyrek falan var, artık yatalım dedik, hem de çamaşır makinesi durmuştu, çamaşırları asmaya niyetlendim. Ben oturma odamızda çamaşırlarla cebelleşirken Sevgili aşağıya indi, bir fısırtılar, bir tıkırtılar, hadi hayırlısı dedim.

Çamaşırlar bitince seslendim aşağıya, "Canım ben duşa giriyoruuuumm" diye, "OLMAZ!" dedi. "Niye ki?" dedim, bir baktım Sevgili merdivenleri çıkmaya başladı elinde küçük bir pastayla. Mumlarını, maytaplarını yakmış, fısır fısır sesler onlarmış, heh :)

Merdivenin son basamağında Sevgilim "iyi ki doğdun Aşkıımm" diye şarkı söylerken ben alkışladım (onun elinde pasta vardı), sonra pastayı ben tuttum, o alkışladı! Komik miyizz?????

Dileğimi tuttum, mumlarımı üfledim, sonra pıtır pıtır indik aşağıya pastamızı yedik. Pek iyi geldi, çok güldük.

Yeni evimizde, yeni ailemizle ilk yaşımı kutladım. Dileğim bu huzurun, mutluluğun ömür boyu, çoğalarak, sürmesi.

<3<3<3<3 İyi ki varsın Canımmmmm, iyi ki biziz <3<3<3<3

6 Haziran 2011 Pazartesi

Pinterest

Cuma gününden beri yeni bağımlılığımın adı Pinterest.

İnternette gördüğünüz, sevdiğiniz resimleri kendi panonuza iliştirebildiğiniz (nam-ı diğer pin edebildiğiniz) rengarenk bir ortam. Yani artık internette dolaşırken görüp beğendiğiniz resimleri "Sağ Klik - Save As" ile arşivlemenize, bilgisayarınızda bir sürü klasörle yer kaplamanıza gerek yok.

Ciddi söylüyorum, Cuma akşamı üye olduğumda beri, bilgisayardan veya telefonumdan, sürekli yeni eklenen resimlere bakıyorum. Siz de takılın, umarım hoşunuza gider.

Sevgiler :)

1 Haziran 2011 Çarşamba

The Departed

İzlediniz mi??

Bence harika bir film. 2006 yapımı, yani eski sayılır, sinemalarda da gösterilmiş, pek hatırlamıyorum.
Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisinin saçmalığın doruklarına ulaşmasıyla Salı akşamlarımız bize kaldı. Böyle güzel filmler izliyoruz, bazen de benim ütü yapmam gerektiğinde Sevgilim kendi tarzı, "yüksek çıtalı" filmler izliyor. Canım Kocamın sinema tutkusunu bir gün detaylıca ele alırım, geçiştirilecek gibi değil lakin :)

The Departed'ı izlemek için uygun bir akşam kolluyorduk uzun zamandır. Dün akşam hadi başlayalım dedik. Ben Leonardo Di Caprio'yu pek sevmem. Genelde kasıntı bir havası vardır filmlerde. Titanic'te sevmiştim; ama oradaki de güçlü bir karakter rolü değildi bence. Yani herkes gibi bir adamdı Jack. Romeo & Juliette'te ise yaşım küçük olduğu için oyunculuğundan çok hayran hayran tipini izlemiştim, itiraf ediyorum :) Sarışın erkek de sevmem ama, çocukluk işte...

Dün akşam ise gerçekten büyülendim, o kadar etkileyiciydi ki. Yaşadığı ikilemi, düşüncelerini gözlerine, hareketlerine öyle güzel yansıtmıştı ki... Bir ara sarılıp teselli edesim geldi! Filmin kadrosu da çok sağlamdı aslında; Jack Nicholson, her zamanki şeytan gülüşlü Jack Nicholson'du. Matt Damon gerçek hayatta sinir olduğumuz, birşeyleri fırsat bilip ne olduğunu anlamadan tepemize patron kesilen, "ben olmasam siz bitersiniz" havalarındaki gıcık polis, Mark Wahlberg kendini işine adamış; ama "ben tepe adamım, benim her kaprisimi çekmek zorundalar" kompleksi içerisindeki polis, Alec Baldvin; "ben seni senden iyi bilirim" havalarında tam bir "TV polisi" ve daha birçok harika oyuncu var kadroda. Polis - Mafya -  Köstebek üçgeninde geçen film sıkıcı akşamınızın havasını değiştirmek için birebir.

Meraklısına: IMDB puanı 8,5

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Bahçemiz Yeşillendiiii

Evimize bahar geldi, yaz geldi.

Ta
şındığımızdan beri gözümüze batan, bahçemizin dağınık, ot bürümüş görüntüsü temizlendi sonunda ve yemyeşil çim oldu. Bahçe ile uğraşmak çok özen gerektirir. Sabah akşam sulayacaksın, yabani otları temizleyeceksin üstüne basmayacaksın vs. vs..

Ancak tüm bunların bir alternatifi var : rulo çim!!

2 hafta kadar önce karar verdik bahçemizi yaptırmaya. 16 metrekarelik orta büyüklükte bir bahçe, çitlerle çevrili, içi papatyalarla dolu. Önceleri üzülüyordum papatyalarımız gidecek diye ama bizim sıranın tamamında papatya olması içimi rahatlattı biraz. Sitemizin görevlisine söyledik, "ben sizin için çim araştırayım, o sırada toprağı dinlendirelim" dedi, ertesi gün bellemeye başladı. 1 hafta dinlendirdi bir daha alt üst etti toprağı, güzelce havalandırdı. Biz de beklemeye koyulduk.

Cumartesi akşamı misafirlerimiz gelecekti. Tam yemek telaşındayım, Sevgilim balkonda sigara içiyor, koşa koşa aşağı indi, "çimlerimiz geldii" diye seslendi. Gerçekten kısa rulolar halinde çimler geldi, yavaş yavaş, özenle serildi, üstlerinden silindirle geçildi. Tam bir saat uğraştılar tamamlamak için.

Bu çimler aslen Hollanda Büyükelçiliğine gelmiş, ithal çimmiş. Oradan artan çimlerin üzerine de biz konmuşuz, hihihi :))) Yani şimdi bahçemizde ithal çimler serili. Sabah akşam neredeyse göl olana kadar sulayacağız, ayda bir de biçilecek. Sonrası gel keyfim geell.... Kenarlarına da renkli renkli çiçekler ekersem çok tatlı olmaz mı?

Evimizin çitlerini de yenileyip beyaza boyamak istiyoruz. Onlar da tamamlanınca resim koyacağım. Sizi de çaya beklerim artık :) 

26 Mayıs 2011 Perşembe

Livaneli

Pazar günü Skyturk'te yayınlanan Yaşamdan Dakikalar'da Zülfü Livaneli konuktu. Ne mütevazi, ne zarif bir insan.. Sanat hayatının 40.senesinde, 40 sene boyunca çıkardığı bütün albümleri yeniden, seri halinde düzenlemiş. Epey maceralı olan bu süreci Vatan Gazetesi'nde şu yazısında da anlatmıştı. Toplamda 20 adet olacak serinin 11 adedi çıkmış, diğerleri de yakın zamanda tamamlanacakmış.


Almalı, dinlemeli, saklamalı...