26 Haziran 2012 Salı

Tebrikler, Kızınız Hamile!

Bugünün bomba haberini duymuşsunuzdur; Sağlık Bakanlığı kliniklerden gebelik testi yaptıran kadınların sonuçlarını ve kimlik bilgilerini istiyor, sonuç olumlu ise babasına veya kocasına "mutlu haberi" mesaj ile bildiriyor.

İstenilen, planlanan hamileliklerde sonucun pozitif olduğunu duymak dünyadaki en güzel haberdir herhalde.  Bir kadın için bundan daha özel bir duygu olabilir mi? Canında bir can daha taşıyorsun, hem de yarısı cana, yarısı canana ait yeni bir can. İçinde filizlenen yeni umutlar, hayaller.

Maalesef her hamilelik aynı heyecanın, mutluluğun yaşanmasına neden olmuyor. Kimi zaman hamilelik utanç oluyor, hata oluyor, namus oluyor, töre oluyor, ensest oluyor, tecavüz oluyor. Hamile olanın daha kendisi çocuk olduğu için veya ailenin geliri yetersiz kaldığı için yük oluyor, sonuçta sokağa atılan, camiye, karakola bırakılan bir beşik oluyor.

Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı babaya/ eşe mesaj uygulaması güya annenin ve bebeğin sağlığının gözetimi için yapılıyor, aile hekimlerinin göreviymiş bu. Bu insanlar bir uygulama başlatırken hiç mi düşünmez sonuçlarının neler olabileceğini? Atılan mesaj bekar bir kızın babasına gitmiş. Kız gazetelere ulaşıp başına geleni anlatabildiğine göre ya bir şekilde babasının elinden kurtulmuş ya da modern, anlayışlı bir aileye sahipmiş. Aynı mesaj eğitimsiz, bağnaz bir babaya gitseydi veya "sağlık sorunları" olan bir kocaya gitseydi... Uzun zamandır, aylardır, karısının yanında olmayan bir kocaya gitseydi, çok var etrafımda iş nedeniyle aylar boyu ayrı şehirlerde hatta ayrı ülkelerde yaşayan çiftler, kan çıkmaz mıydı bu ailelerde? Bu mu istedikleri? Yeterince kadın ölmüyor mu?

Başta da söylediğim gibi, hamilelik çok güzel, özel bir duygu; fakat istemeyen için zaten yeterince ağır bir yük. İnsanların omuzlarındaki yükleri ağırlaştırmak neden? Ve güzel duyguların yaşanmasına izin vermemek? Kızı olan her baba telefonuna mesaj geldiğinde "Allah'ım Sağlık Bakanlığı olmasın" diye korkarak mı baksın?

Bir gün bu duyguyu yaşamayı çok istiyorum; kocama bu haberi boynuna sarılarak vermek istiyorum. Diğer aile büyüklerimize ise evimizde vereceğimiz bir yemekte söylemek istiyorum. Sağlık Bakanlığı'nın göndereceği  soğuk bir mesaj ile öğrenilmesi değil hayalim. Hani kürtaj tartışmasında diyorlardı ya "bebeğin de hakları var" diye, hem annenin hem bebeğin hakkına en büyük saldırı bu işte.

Ayşe Arman bir gün köşesinde yazmıştı bu konuyu; fakat pek ses getirmemişti. Ciddiye alınmadı belki, yazı burada. Tek isteğim var şu hayatta, bir bebeğimin olması ve onu geleceğinden korkmadan, Kur'an dersi almazsa ileride iş bulamaz mı diye düşünmeden (artık çocukların dosyaları oluşturulacakmış seçtikleri dersler, okul dışı aktiviteleri, okudukları kitaplar kayıt altına alınacakmış ve üniversiteye, hatta işe girişlerinde etkili olacakmış bu dosya), ben gençliğimde mini etek giyerdim kızım başörtüsü mü takacak diye endişe etmeden büyütmek.

Hala olabilir mi bu ne dersiniz?

20 Mayıs 2012 Pazar

Okan'a Tebrikler

Okan Bayülgen, Kraliyet Ailesi programları kapsamında bir süredir duyma engelli vatandaşlar için çevirmen bulunduruyor biliyorsunuzdur.

Duyma engelliler için yapılan programı izlemiştim, anlama, kavrama, öğrenme açısından bizden hiçbir farklılıkları yok, hatta hep söylenilen espri anlayışlarının daha da gelişmiş olduğu. Bizler görme, duyma, söyleme yetilerimiz varken bile birbirimizi ne kadar yanlış anlıyoruz değil mi? Programa katılan bir genç kız söylemişti, biz birbirimizi yanlış anlamıyoruz diye. Bunun yolu dinlemekten geçiyor olabilir mi? Birbirimize laf yetiştirme telaşı içinde ne söylendiğini dinlemiyor olabilir miyiz??

Neyse benim asıl yazmak istediğim Okan'ın o programdan sonra iki çevirmeni kadrosuna dahil ettiği ve vazgeçmeden, ısrarla sürdürdüğü. Engelliler haftası 10-16 Mayıs tarihleri arasında kutlandı. Keşke her öpüşme sahnesiyle acayip ilgili olan RTÜK bu konuda da bir karar alsaydı ve en azından haber, tartışma, yemek, kadın programları ve dizilerde çevirmen koyma zorunluluğu getirseydi.

Gerçi bunun için Engelliler Haftasını beklemeye de gerek yok ama...

Okan Bayülgen, Neslihan Kurt ve Tuğba Sarıçiçek ile yapılan bir röportaj için tıklayınızz...

19 Mayıs


Dün 19 Mayıs'tı, ülkemizin kurtuluşunun ilk adımının atıldığı, Atamızın bizlere armağan ettiği gün.

Bu sene birçok ilk yaşandı, ilk kez resmi tören yapılmadı, devlet erkanından sadece Gençlik ve Spor Bakanı Anıtkabir'e çelenk koydu. Diğerleri "bir cumartesi rahat rahat uyuduk" diye düşünmüşlerdir herhalde.

Biz onların yerine de gittik Anıtkabir'e, o kadar kalabalıktı ki... Genelkurmay 23 Nisan'da Anıtkabir ziyaretçi sayısını sitesinden kaldırmıştı, eleştiriler üzerine lütfen yayınlamıştı hatırlarsanız. Şimdi baktım ne TSK'nın sitesinde, ne Anıtkabir'in sayfasında göremedim yine. Onlar açıklasa da açıklamasa da ben oraya koşarak giden çocukların, ağlayarak giden anne babaların, dedelerin, ninelerin, "Mustafa Kemal'in askerleriyiz" diye bağıran çocukların, gençlerin ellerinde bayraklarıyla Anıtkabir'in bahçesini kıpkırmızı bir denize dönüştürdüklerini gördüm. Atamızın Mozolesi ise bir karanfil bahçesiydi.




M.C. Escher Sergisi

Of of offfff, ne çok şey birikti yine...

Gün içerisinde aklıma sürekli bir şeyler geliyor, şunu da yazayım, bunu da yazayım diye. iPhone'umuz da var aslında teknoloji çağına uyum sağlamalı; akla gelir gelmez 1-2 cümle yazmalı..

Neyse şöyle başlayayım; birkaç ay önce bizim şirketler grubumuz sosyal sorumluluk projesi kapsamında bir sanat galerisi açtı. Kesinlikle kar amacı gütmeyen, tamamen genç yeteneklerin desteklenmesi için yapılandırılmış bir proje gerçek oldu. İlk sergi şirket sahibimizin kişisel koleksiyonunda parçaları içeriyordu. Tabii söz konusu galerinin açılması olunca haftalarca gelen giden bitmek bilmedi. Yabancı bir misafirin geleceği bir gün ben de nasibimi aldım galeri tanıtım gezilerinden; misafirle birlikte galeriye gittim, tercüme yaptım. Bu kişi Hollanda Büyükelçiliğinde çalışıyordu (görevini söylemeyeyim hadi) ve ben sunmuş olduğum tercümanlık hizmeti karşılığında Cermodern'de sergilenecek Escher sergisi açılışına davetiye kazandım.

2 Mayıs Çarşamba günü iş çıkışı gittik. Escher kim derseniz bir ressamdan çok bir grafiker. 1898-1972 yılları arası yaşamış, çok çılgın eserlerin sahibi. İsmini ilk duyduğumda tanıdık gelmemişti bana, meğer çizimlerini gayet iyi biliyormuşum. Siz de bilirsiniz mutlaka; hani sonu olmayan merdivenler resme bir yerden baktığınızda aşağı iniyormuş gibi görünür, başka açıdan baktığınızda yukarı çıkıyormuş gibi. Bu resimlerin sahibi M.C. Escher işte. En çok beğendiğim birkaç tanesini sizlerle paylaşıyorum :

Escher'in otoportresi

 
Gölet, 1952 - Bu resimden çok etkilendim, resim ormanlık bir arazide bir aracın lastik izinin içine dolan suyu yansıtıyor. Büyüleyici değil mi?
 
Düzlem Doldurma II, 1957 - Muhteşem çizgiler ve gerçeküstü yaratıcılık
 

M.C. Escher sergisi 5 Ağustos'a kadar CerModern'de açık, gezmenizi öneririm.
Sevgiler...

15 Mayıs 2012 Salı

Resim





Yukarıdaki resim pek şeker değil mi??

Fakat bilemediniz, 3 yaşındaki yeğenimin anneler günü için kuzenime yaptığı resim değil bu.

Canım Kocamın hıdrellez dileği :)

Aşkım ne tatlısın yahuuuuu....

28 Nisan 2012 Cumartesi

Sanal Dünya


Facebook Türkiye'de yaygınlaşalı 4 belki 5 sene oldu sanırım. Kolay adapte olundu, insanlar vakitlerinin %60'ını face'de geçirdikleri için davetler hemen onaylanıyor, arkadaş listeniz bir anda 100lere çıkıyordu. Face eğlenceliydi de, oyunlar vs vs.

Ne zaman ki twitter çıktı, ben bu işin ucunu kopardım. Twitter'a zaten çok yeni üye oldum, 1 sene olmadı sanırım, ama hiçbir keyif alamıyorum. Amacının ne olduğunu da henüz çözemedim, yani amaç ünlüleri takip etmekse bir süre sonra sıkılıyorum. Tamam TT'lere yorum yazıyorsun bilmem ne; ama bende "bir twittera gireyim de neler olmuş bitmiş takip edelim bakalım" şeklinde merak uyandırmıyor.
Daha twitter'ı öğrenemezken bir de LinkedIn çıktı başımıza. Tamam burada da birilerini ekliyorsun ediyorsun da ne oluyor yani? Dün açtım LinkedIn hesabımı, bağlantı sayım geliştikçe amacını da anlayacağımı umuyorum. Tamam iş ilanları çıkıyor, eleman arayanlar sana ulaşıyor ama iş aramıyorsan da bir faydası yok gibi sanki.

Diyeceksiniz ki "madem anlamsız geliyor üye olma böyle yerlere", fakat olmaaaz.. Biz genciz, daha şimdiden ipin  ucunu bırakırsak 3-5 sene sonra "evladım şuraya basarsam patlar mı" seviyesine gelmemizden korkuyorum. Onun için daha fazla araştırma, daha fazla uğraş gerekli.

Sevgilerimle,

20 Nisan 2012 Cuma

53



Bugün tartıda 53'ü gördüm.

Gerçi 53,9 ama olsun :)
Ben mutluyum...

10 Nisan 2012 Salı

Bahar Hazırlıkları

Pazar günü çoktandır aklımızda olan; fakat bir türlü elimizin gitmediği bir işe kalkıştık. Evimizin arka bahçesi çok bakımsızdı, depo niyetine kullanılıp gerekli gereksiz bir sürü şey biriktirilmiş, şömine odunları üst üste alt alta depolanmış, karları, yağmurları yemiş çürümüş, cevizden dökülen yapraklar tüm zemini kaplamıştı. Yazın arka bahçede oturmak daha keyifli oluyor bu yüzden temizliğe girişmemiz şarttı.

Marketten en büyük boy çöp torbası aldık, eldiven ve tırmığımız da vardı, e daha ne olsun!

Önce odunları, atılacakları ayırdık, kenara topladık. Sevgili tırmıkla yaprakları temizledi, poşetlere doldurduk. Yabani otlar sarmıştı bahçeyi tabii, onları söktük, bahçenin eli yüzü açıldı. Köşede bakımsızlıktan yabani hake gelmiş güllerimiz var, onları da haftaya sökmeyi planlıyoruz, yerleri çok kötü çünkü..

Ve işte bahçemizin şimdiki hali. Daha yapılacak bir sürü iş var, taşlar sökülecek, ne yaptıracağımıza karar verilecek, ağaçlar dikilecek. Güllerin çalı şeklinde durmasındansa figüratif bir gül ağacı dikmeyi tercih ederim, gezip seçeceğiz bakalım.. Bir de maydonoz, nane, fesleğen gibi taze tüketilen yeşilliklerden eksek süper olur.

Yer kaplaması ile ilgili önerilerinizi bekliyorumm, ön bahçeyi tik ağacından yaptıracağız başka ne olabilirrr???

31 Mart 2012 Cumartesi

Sek Yoğurt

Benim en sevdiğim yoğurttur Sek, öyle ki ona alıştıktan sonra Pınar'mış, Sütaş'mış yiyemez oldum, tadı ekşi ekşi geliyor.

Reklamları da iyi hoş, çok eğlenceli; ama....

Taaa Şubat ayı başında bir yoğurt almışız 1000 gr galiba. Normalde bizde yoğurt kalmaz, haftasına biter; fakat nasıl olduysa bu yoğurt bugüne kadar kalmış. Son kullanım tarihi de 10 Şubat mı öyle bir şey. Geçenlerde fark ettim, içine baktım, kokladım, tertemiz, sapasağlam. Bir kaşık tadına bakayım dedim, mis gibi...

Annelerimiz anlatır ya yoğurdu 2-3 günde yiyeceksin sonra bozulur. Bunun üstünden iki ay geçmiş hala sağlam. Bir tuhaflık yok mu sizce de? Ben korktum açıkçası...


Yoğurt makinesi mi alsak???