9 Mayıs 2011 Pazartesi

Ofiste Huzursuz Gün

Bugün ofiste herkesin canı sıkkın, siniri bozuk.

Cuma günü ofiste resmen eleman kıyımı yapıldı ve dört arkadaşımız çıkarıldı. Sebep belli; maliyetler, piyasa vs. vs. Onlar da Cumartesi gelip sessiz sedasız toplamışlar eşyalarını.

Gidenin arkasından kalmak zormuş. Giden bir kişi bile olsa buralar sessiz gelmeye başlıyormuş. Kimiyle yakın, kimiyle uzak olsak da herkes özleniyormuş.

Hayat, bizim ne zaman gideceğimiz belli mi ki...

26 Nisan 2011 Salı

Hafifim Hafifsin Hafif

Bu haftasonu ayların sıkıntısını,gerginliğini attım üzerimden.

Ofisten arkadaşlarla gün yapmaya başladığımızı, Nisan ayında sıranın bende olduğunu söylemiştim. Program belli olduğundan beri daralıyordum, birşeyleri düşünmekten yorulmuştum artık. Nihayet geçen hafta evde yoğun bir tadilata giriştik. Evimizin mutfak dolaplarını babam yapmıştı; ama birkaç eksik vardı. Düğün sonrası da kendi işlerine yoğunlaştı doğal olarak ve dolaplar kaldı öyle. Bu durum vesile olunca alelacele eksikler tamamlandı.

Salonumuzda sehpamız ve tv dolabımız eksikti. Gezdiğimiz yerlerde birşey beğenemeyince özel yaptırmaya karar vermiştik. Sonra da madem yaptırıyoruz en güzeli olsun diye diye bir modelde karar kılamamıştık. Geçtiğimiz ayın sonunda ancak doğru düzgün oturup, konuşup birşeyler çıkardık ortaya. Güvenlik Caddesi üzerindeki Grand Möble'ye gittik, Aytekin Bey ile konuştuk, mobilyalarımızın yapımını başlattık. Cuma akşamı teslimatı yaptılar. İstediğim ölçülerden biraz küçük olmakla birlikte çok güzel, çok şık oldu mobilyalarımız ve salonumuza çook uydu. Bu arada artık resim de koyabilirim buraya :D

Salonumuzda ve diğer odalarda eksik gedik ne varsa düzenledik, toparladık, evimizi yepyeni yaptık. Gerçekten de yeni taşınıyormuş gibi hissettim bir an kendimi...

Cumartesi günü alışverişimizi yaptık, evimize gelip yemekleri yapmaya başladım. Ana yemeğimiz şöminede sucuk olacaktı. Yanına da çeşit çeşit zeytinyağlılar işte; barbunya, patates salatası, tahinli közlenmiş patlıcan salatası, tavuklu-cevizli-peynirli börek, akdeniz salatası. İki de minik misafirim vardı, onlara da patates kızarttım bir de uğur böceği yaptım. Tatlı olarak da Cafe Anki'den Tiramisu.

bir kısmı yenmiş uğurböceklerim

Pazar günü saat 2'de geldi kızlar. Cumartesi günü hava günlük güneşlikken pazar günü yağmur dinmek bilmedi. Şöminemizi yaktık, evimizi gezdirdim, beğendiler. Ateş kıvama gelince sucukları koyduk, bir güzel pişirdik. Ben o sırada salataları dağıttım. O gün sabah marketten yuvarlak kepek ekmeklerden almıştık. Ekmeklerin altlarımı kestim, içlerini çıkarttım. Küçük birer kase haline geldiler. İçlerine bir damla zeytinyağı döküp fırında 10 dak. kızarttım misafirlerim gelmeden önce. Sofraya geçerken de salataları bu kaselere koydum. Hem çok şık bir sunum oldu hem de sofrada salata tabağı için yer açmama gerek kalmadı. Yemeklerim de güzel olmuştu, sevdim ben. Onlar da sevdiler diye düşünüyorum, çoğunluğu bitti çünkü. Tatlımızı da biir güzel indirdik midemize çayla birlikte. 3 saat kadar oturdular, sonra yavaş yavaş dağıldılar. Ben de o andan itibaren bir rahatladım, bir hafifledim ki sormayın.

Şimdi mutluyum, gururluyum (peh peh) ve işte hafifim :)
P.S. Küçük çocukları olan annelere bu uğurböceklerini ısrarla tavsiye ederim. Eti'nin Tadında bisküvisinin üzerine krem peynir sürüyorsunuz. Üstüne bir yaprak nane, yarım cherry domates. Domateslerin arkasını (kuyruk bölümünü) ters V şeklinde kesiyorsunuz, ön tarafına uğur böceğinin kafası gibi düşünerek zeytin dilimleri yerleştiriyorsunuz. Son olarak da domateslerin üzerine zeytin ezmesi ile benekler yapıyorsunuz. Krem peynir bekleryince bisküviyi erittiği için ben o kısmını yapmadım; yapsam daha da sevimli olabilirdi. Böyle de çook çok güzel oldu herkes çok beğendi.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Beko'muzu Uyuttuk :(

Beko, yani Bekir, benim Sevgilimin 11 yıllık kedisi. 11 sene önce sokakta bulmuşlar onu, hem de bir arabanın altında kalmak üzereyken. Almışlar eve getirmişler. Sevgilim İstanbul'daymış o sırada, dönünce görmüş, pek beğenmemiş. Tipik tekir sokak kedisi işte.

Zamanla alışmışlar birbirlerine, Sevgilim onu sevmeye başlamış. Sevgi dediysem canımlı cicimli olmayı anlamayın hemen. Bizimki daha çok kuyruğunu çekme, bir iki şaplak atma, gıdıklama türü bir sevgi. Bekir'e bütün eğitimlerini bizzat Sevgilim vermiş; yüksekten atlama (gardırop üstünden), kaleci olma, dengede durma (sallanan kapının üstünden düşmeme), kavga teknikleri gibi. Yetmemiş, Sevgilimin dinlediği müziklerden Bekocuk da nasibini almış, bangır bangır dinlemiş. Bu disiplinli eğitimin sonunda da böyle aslan gibi bir kedi olmuş çıkmış.

Ben köpekçiyimdir, kedileri uzaktan severim. Oturduğumuz site kedi dolu, ve herkes hepsini besler. Küçükken benim de öyle bir kedim vardı, severdim yemek verirdim. Bir gün severken çok kötü tırmaladı beni, ondan sonra da kedilere karşı bir soğukluk oldu içimde. Uzaktan yine severim de kucağıma alıp okşamam. Bekir'le de çok yakın bir ilişkimiz yoktu. Birkaç kere başını sevmiştim, o da Sevgilimin hatrına. Zaten Bekir de sevilmekten hoşlanan bir kedi değildir. Kendisine dokunulmasını sevmez.

Kendine has bir karakteri vardır, asidir, sinirlidir, bencildir de. Evi otel niyetine kullanır, gün boyu hep dışarıdadır. Kısırlaştırılmış olmasına rağmen çapkındır. Evde yemeğini yer, dışarı çıkınca sokak kedileri için konan mamaları da yer. Güvercinleri kovalarken balkondan (1. kat) düşmeye bayılır, bir de balkondan atlamaya üşenirse apartmandan çıkan komşuların kafalarını basamak niyetine kullanır. Sabahın köründe dışarı çıkmak için miyavlamaya başlar, uyanmazsan gelir kafana basar, çıkınca üşüyüp geri döner, Sevgilimin pencerisini tıklatır, Sevgilim içeri alır onu. Bu dediğim sabah 4-5, öyle..

Mahallenin kabadayısıdır, karşısında tüm kediler titrer, sıkı kavgacıdır. Sokak köpeklerine bile diklendiği olmuştur da Allah'tan köpekler onu ciddiye almamışlardır :D Cep kaplanıdır, öyle güzel desenleri vardır ki her gören kaplana benzetir. Gözleri ise bir değişik, bir ürkütücü.. Annem mesela bakamaz gözlerine, içim tuhaf oluyor der.

Di yani.. Geçtiğimiz hafta Bekirimizin her iki böbreği de iflas etti maalesef. Bir süredir tedavi altındaydı, veterinerde kalıyordu ama ilaçlara cevap vermez olmuştu. Böbrekler de artık dayanamayıp pes edince Bekirimiz hızla kilo vermeye, güçten düşmeye başladı. Veterineri yaşadıklarını şöyle anlattı bize: "nasıl ki ete asit dökerseniz o et yanar, Bekir'in vücudu da öyle yanıyor; çünkü üre dolaşıyor damarlarında." Uzun süre uyutmak konusunda tereddüt ettik; ama arka ayakları tutmamaya başlayınca zamanın geldiğini anladık.

Son iki gününü evinde, yatağında geçirdi Bekircik. Cumartesi günü de Sevgilimin kolları arasında son nefesini verdi, Sevgilim çok ağladı, çook. Bu yaşanması gereken bir süreçti ve daha fazla acı çekmeden bitti. Şimdi güzel mahallesinde mışıl mışıl uyuyor.

Canımız Bekirimiz...

14 Nisan 2011 Perşembe

Carmen Night!

3D bir filmi ilk izleyişimdi. Daha önce Paris Disneyland'de kısa bir film izlemiştim; ama o konusu olmayan, 3-5 hareketli figürün olduğu, bir köpek hapşuuu diye suratımıza hapşururken önümüzdeki sıranın koltuklarından yüzümüze birkaç damla suyun fışkırtıldığı şaşırtıcı bir animasyondu yalnızca. Bir de ağzını kocaman açmış, diliyle bize doğru tıslayan bir yılan vardı ki, hala düşündükçe ürperirim, brr!!


Carmen, öncelikle çok keyifli bir operaydı. Şarkıları insanı coşturuyor, danslar, renkler, herşey çok güzeldi. Kadrosu oldukça kalabalıktı, özellikle çocukların koro halinde şarkı söylediği bölümler çok hoşuma gitti; çünkü bu tür şeyleri çocuklara yaptırmak hep daha zordur. Konusu da gayet sürükleyiciydi. Süresi kulağa uzun geliyordu; ancak 3 saat çabucak geçti.

Filmi 3 boyutlu gözlükle izlemek ilk yarıda bende epey baş ağrısı yaptı. Gözlüğü gözüme çok bitiştirmişim. Bu yüzden başımın arkasında felaket bir karıncalanma oldu ve ara ara gözlerimi dinlendirmek zorunda kaldım. İkinci yarıda gözlüğü burnumun ucunda tutunca rahat ettim. Tavsiyem siz de öyle yapın. 3D efektleri eğlenceliydi; fakat IMDB'de film yorumlarını okuduğumda, sahne yeterince aydınlık olmadığı için 3D'nin gerekli etkiyi göstermediğini yazmıştı eleştirmenler.

Eleştiriler nasıl olursa olsun, biz çok keyif aldık. Gerçi Sevgilim operaya o akşam gideceğimizi unutmuş, önceki gece de epey geç yatmıştı. O gün öğlen konuşurken operanın akşam olduğunu öğrenince karalar bağladı. Bütün akşam da "ah evimde olsam, uyusam" dedi durdu. İzlediğinden keyif aldığını ancak ertesi gün itiraf edebildi :) Aynı saatlerde bir başka sinemada babam da aynı şeyleri söylüyormuş, sonradan annemden öğrendik. Erkekler neden böyle...

Carmen 20-21 Nisan tarihlerinde de gösterilecek, şimdilik başka da oynamayacak. Vaktiniz varsa, yer bulabilirseniz kaçırmayın.

Sevgiler,

8 Nisan 2011 Cuma

Sorun Sende Değil Bende

Öyle olmalı yani.
Herkes iyi, ben kötü olduğuma göre, herkes doğru, ben yanlış olduğuma göre, sorun kimsede değil bende olmalı.

Canım blogumu ofisin dedikodu kazanına dönüştürmek istemiyorum; fakat öyle şeyler olup bitiyor ki artık dayanamıyorum. Şunu anladım ki çalışmaya başladığınız yerde ilk sene işe alışma ve herkese dedikodu malzemesi olma dönemi. Bu dönem içerisinde zaten herkesi yeni yeni tanımaya başlayacağınız için sürece müdahale şansınız pek yok. İlk seneden sonrası ise artık dedikodu üretmeye başlamanız veya en azından dönen dedikodulara dahil olmanızı gerektiren ve hiç bitmeyen bir süreç. Bu sürece direnirseniz, yani "yok ben dedikodu yapmam" derseniz, dedikodu malzemesi olmayı kabullenmişsiniz demektir.

Bir sigara reklamı var hani, "hiç kimse işi ve sağlığı arasında tercih yapmak zorunda bırakılamaz" diyor, kendimi tam da bu noktada hissediyorum artık. Düşünün ki, sohbet ettiğiniz, güvendiğiniz birkaç kişiye birşeyler anlatıyorsunuz laf olsun diye. Hemen mi yayılır bütün ofise? Sonra siz bu insanlarla iletişiminizi sınırladığınızda bu sefer "soğuk" oluyorsunuz, "suratsız" oluyorsunuz, daha neler neler. "Burnu havada" bile olmuştum bir seferinde. İnsan bu duruma bir gün katlanabiliyorken ertesi gün dayanamıyor, nefes alamıyor. Bu sefer de "sinirli"ye çıktı mı adınız, hayırlı olsun. Bu yüzden artık ne olursa olsun kimseyle "merhaba merhaba" dan öteye gitmemeye karar verdim.

Kendileri nasıl? Öğlen herkesin yemek yediği bir kafemiz var ofisimizde, sohbet muhabbet gırla. Üst rütbelerden birisi de orada diyelim ki, herkes nasıl sevimlii, güleeçç. Şekerlik abidesi mübarek. Adam kafeden dışarıya adımını attığı anda "asıl" muhabbet dönmeye başlıyor. Ben bu ortamlarda geriliyorum, daralıyorum, sinir basıyor. İşte konuşmayıp, "konuya" dahil olmayınca da "kötü" oluyorum.

Bir de herkesin afrası tafrası. Stajyerinden temizlikçisine herkes mi laf sokar yaa? Biri gelir salak muamelesi yapar, anladığımdan emin olmak için 3 kere tekrar eder her lafı, öbürü gelir boşta duran bardakla çay içince "bardağın üzerine kondu" der herkesin ortasında, başkası onun işinden önce başkasınınkini yaptığım için bir hışım alır önümden kağıtları. Nedir bu yaa?? Kimin hayrına neyi çekiyorum yani... Birşeyleri gerçekten yanlış yapıyorsam beni seven birisi de çıksın onu söylesin, ben kendimi düzeltmeye çalışayım.

Yok yok böyle olmayacak, güzel şeyler düşünmek lazım, bahar geliyor, çiçekler açıyor, haftasonu başlıyoor, gibi...

4 Nisan 2011 Pazartesi

6 Aylık Evliyizz

Bu Cumartesi evliliğimizin altıncı ayını doldurduk. Koskocaman 6 ay.

Sevgilim Çukurambar Big Chefs'e yemeğe götürdü beni; ama bir heyecan bir heyecan sormayın. "Nooluyor" diyorum, ses yok. Evlenmemiş olsak diyeceğim ki evlenme teklif edecek, öyle bir telaş.

Saat 8 civarı Big Chefs'e girdik, bizi masamıza yönlendirdiler. Bir baktım ki masamız gül yapraklarıyla donatılmış, kadehler içerisinde mumlar, benim tabağımda da tek bir gül. Çok güzeldi, çok şıktı, nasıl hoşuma gitti anlatamam. Resim anlatır belki :)
Evlilik güzel şey, keyifli şey. Darısı tüm isteyenlerin başına :)))

29 Mart 2011 Salı

Carmen 3D

Nisan ayında Cinebonus sinemalarında çok güzel bir gösteri var, Carmen Operası'nı Londra Kraliyet Operası ve RealD'nin ortak yapımı ile 3 boyutlu izleme imkanı sunuyorlar.

Bu gösteri yalnızca 13 - 14 - 20 - 21 Nisan tarihlerinde Ankara için Cinebonus Panora, Gordion ve Bilkent sinemalarında, saat 21:00'de gösterilecek.

Siz de benim gibi operaseverseniz bu gösteriyi kaçırmayın derimm...
Online biletler Mybilet'te, bu da web sitesi :
http://www.carmen3d.com/

15 Mart 2011 Salı

Değişiklik

Pazar günü uzun zamandır yapmak istediğim; ama cesaret edemediğim bir işi başardım; Saçlarımı Kestirdiimm!!

Düğünden beri her pazar; "bugün saçlarımı kestiriyorum" diye kalkıyordum yataktan. Sonra bir sebepten cesaretim kırılıyordu, oturup kalıyordum. Tabi bunda en büyük etken kestirmek istediğim modelin kafamda çok net olmamasıydı.

Kuaförlerle aramın pek iyi olmadığını itiraf etmeliyim. Zaten senede bir kere kestirmek için uğradığım bu mekanlarda çalışanlarla ortak bir dilden konuşamıyorum maalesef. 2 hafta önce kardeşim saçlarını kestirmişti, ben de onunla gitmiştim. Koltuğa bile oturdum, dedim ki, "daha önce çenemin hizzasında küt kestirmiştim. Yine öyle birşey istiyorum ama aynısı olmasın, yandan perçem olabilir, ya da siz ne önerirsiniz?" "Perçemi kullanabilecek misin?" diye sordu. "niye kullanamayım ki, yandan şöyle birşey olacak" diyerek yerini gösterdim. "Ama perçem o değil ki, ben de sana kahkül kesecektim! Hem sen niye kestiriyorsun ki, bak uzun ne güzel" diyerek beni anlamsız bir şekilde motive etmeye çalıştı. Ben de "siz en iyisi önlere biraz kat verin, arkaların da ucundan alın" dedim ve çıktım. Ama kestirememiş olduğum için içime sinmedi.

Pazar günü başka bir kuaföre gittim, aynı şekilde anlattım: "daha önce küt kestirmiştim, şimdi farklı bir model olsun istiyorum, önlerde şurada kat yapabiliriz, siz ne önerirsiniz" dedim (P.S. kuaförlerin önerilerini sormamdaki sebep başka yerde kestirip giderseniz, "güzel olmuş da ben kesseydim farklı bir model  yapardım, bir dahakine bize gelin" diye boş boş konuşmaları) Adam bana; "Önlere perçem keseriz canıım" dedikten sonra önerdiği saç modelini anlattı: "ben arkalara kat vereyim, önlerde de bir taraf uzun bir taraf kısa olsun". "Allah'ım kimlerin eline düştüm" bakışı attıktan sonra, "Yok" dedim, "siz en iyisi küt kesin önlere de kat verin." "Arkalara kat verseydim" dedi, "ben onun fönüyle falan uğraşamam, her gün föne de gelemem, düz olsun" dedim.

Arkadaş konuştuğumuz gibi kesti. Güzel de oluyordu; ama kat kesiminde içi kaldı çocuğun. "Ben size kat kessem önü şöyle olurdu, arkası böyle dururdu" konuşup duruyor. Sonunda kes dedim, kes de ne oluyorsa olsun.

Kesti, keserken saçlarımın boyunu eeepey kısalttı, pek de beğendiğim bir model olmadı :(
Ama herkes çok beğendi. Kardeşim beni Fransız kızlara benzetti, Sevgilim gözlerini alamadığını söyledi, herkes cesaretimi kutladı.

Biraz uzarsa benim de daha çok içime sinecek sanki, hımmppfff...

9 Mart 2011 Çarşamba

Bir Ankara Macerası

Kar yağdı.

Aman Allah'ım ne büyük olay!

Dünyanın kar yağan tek şehri Ankara'dır.

Dünyanın başka hiçbir yerinde kar yağmadığı için belediyelerimiz bu durum karşısında ne yapacaklarını bilememektedirler.

Yine bu yoğunlukta kar yağışı dünyada ilk kez Ankara'da görüldüğü için insanlarımız kendilerine güvenmekte hiçbir sakınca görmemiş, zincirsiz araçlarını cesurca trafiğe çıkarmışlardır.

Lütfen eleştirilerimizi yaparken bu durumun ender görüldüğünü ve hiçbir şekilde önceden bilmenin, tedbir almanın mümkün olmadığını göz önünde bulunduralım.

Diyebilsek ne kolay olurdu herşey. Bilim, teknoloji, akıl hiç olmasaydı, sabah bakıp "aa kar yağmış" deseydik, ertesi gün "aa güneş açtı" deseydik, günler geçip gitseydi böyle. Taş Devri'nden bir farkımız olmadan yaşasaydık. En azından bahanemiz de daha gerçekçi olurdu; "bilmiyorduk / bilemezdik"

Pazar akşamı saat 9-10 civarı başlayan kar yağışı Çarşamba günü saat 11 itibariyle (yani şu an) durmaksızın devam ediyor. Dün akşam işyerlerimiz büyük bir jest yapıp saat 5'te çıkmamıza izin verdiler. İşte dakika dakika dün geceki Ankara maceramız :

17:20 => Dolmuş hareket etti Ansera Migros'un biraz yukarısından.
17:50 => Hoşdere köprüsünün altındaki geçidin girişine vardık. Bu arada dolmuş tıklım tıkış doldu, 55 yaşlarında bir karı koca dolmuşun kapısını "noolur bizi de alın, Cinnah'tan beri yürüyoruz" diye ağlayarak yumrukladı.
18:20 => Hoşdere altgeçidinin ortasına ulaştık. Dolmuşun camını yumruklayan bir başka kişi "öndeki arabada ODTÜ'lü öğrenciler var onları da alır mısınız?" diye sordu. Dolmuşun camında hususi araç falan mı yazıyor ben anlamadım ki???
18:30 => Kardeşimle dolmuştan inip yürüme kararı aldık. İnmeden önce sıkı sıkı sarındık atkılarımıza, "acaba yürürsek 5 km ileride bizi buz tutmuş halde bulurlar mı" diye düşündük, dolmuştakiler heyecanla ve gülerek bizi izlediler, sonunda kendimizi fırtınanın göbeğine bıraktık.

19:00 => Yol boyunca bol bol kaza görüp, "iyi ki inmişiz hayatta eve varamazdık" dedik. Bir noktada 5-6 kaza birden olmuş, arabalar teker teker yanlarından geçmeye çalışıyor, geçerken bir daha çarpanlar da oluyor tabi. Yani bu araba sevdamız nedir gerçekten yaa, millet iki adım atacak diye ödü kopuyor. Arabadakilerin yarısı otobüse vs. binmiş olsa kazalar da yarıya iner, sıkışıklık da azalır gerçekten! Çetin Emeç'in Ayrancı-ODTÜ yönü Dikmen altgeçidine kadar kilit, oradan sonra da bomboştu. Kimse çıkamıyor ki altgeçitten! Biz biiir güzel yürüdük.

Balgat kavşağı ise ayrı bir olaydı. Çetin Emeç köprüsünden de kimse çıkamadığı için yolda akış yok. Üstüne bir de kavşak tıkalı. Sabaha kadar birbirlerine bakarak oturmuşlardır herhalde. Biz saat 19:00'da Çetin Emeç'teki Mc Donalds'a ulaştık, kısa bir ihtiyaç molası verdik. Sonra yola devam.

19:30 => 100.yıl pazarına ulaştık!! Canımız mahallemiz! Konya yolu bomboştu. Çetin Emeç köprüsü üzerinden yürüyerek geçmek ve aşağıyı (Konya Yolu'nu) izlemek süper eğlenceliymiş! Kimbilir nerede kaza olduysa yolda bir tane araba yoktu. Yol boyunca ısrarla arabasını çıkarmaya çalışan, dolmuş-otobüs bekleyen, incecik çoraplar ve topuklularla yürümeye çalışan birçok insan gördük, kendilerine şans diledik içimizden.

Pazarın önünde taksi bulmaya çalıştık, durağı aradık çıkan araçların dönemediğini söylediler. Yanımızda bekleyen bir amca taksi çevirdi yoldan, bizi de yarı yola kadar bıraktı. Bizi bırakmasının karşılığı olarak da güzelim iphone'umdan kızını arayıp buluşma yeri ayarladı, neyse, hayatta herşey karşılıklı değil mi??

19:40 => Taksiden inip evimize doğru yokuş yukarı yürümeye başladık, nefesimiz kesile kesile.. Bizim oralar genellikle şehirden birkaç derece daha soğuk oluyor. Rüzgar da var tabi, elektrikler de kesik, yollarda köpekler. Tam korku filmi!

20:00 => Evimize ulaştık!!! Zafer bizimdir!! Canım kocacığım da şöminemizi yakmış, oooohh çıtır çıtır, sıcacık. Biraz ısındıktan sonra mamalarımızı yedik. Allah'tan dünkü yemek artmıştı da yeni yemek yapmakla uğraşmadım. Gerçi bu akşam ne yapacağımı kara kara düşünüyorum ama :(

İşte böyle bir akşamdı dün akşam. Biz eve gidene kadar binmiş olduğumuz dolmuş yanımızdan hiç geçmedi. Büyük ihtimalle saat 8'de Balgat kavşağında sıkışmışlardı. Ne zaman çıkmışlardır bilemem. Evimiz uzak da olsa yürüme mesafesinde olduğu için şanslıydık, Çayyolu-Ümitköy taraflarında oturanlar ne yaptılar bilemiyorum.

Bu kar yağışının geleceğini televizyonlar, gazeteler günlerdir söylüyor. Bu belediye çalışanları neredeler acaba? Karları küremek, yollara tuz serpmek bu kadar zor birşey olmamalı. Dün akşam yürürken bizim yanımızda tuz olsa biz bile serperdik! Hadi dün akşam heryer kilitlendi tuzlama aracını çıkaramadılar, gece niye yapmazsın kardeşim?? Niye aynı işkencenin iki gün üst üste çekilmesine izin verirsin? Kar şu an hala devam ediyor ve tahminim Perşembe ve  Cuma da aynen böyle geçecek. Peki NEDEN NEDEN NEDEN biz bunları yaşamak zorundayız? Gerçekten herşeye yazık!

Bugün ofise 15 kişi ancak gelebildi. Öğleden sonra tatil olma ihtimali var. Olursa eve gider, şöminede sucuk ekmek yaparızz, nam nammmm :))

Tekrar görüşebilmek dileğiyle..