6 Nisan 2010 Salı

Helal Olsun

Bu sabah erken kalkmak isterken, 9:30'a kadar uyudum yine :( Erken kalkmak istememin sebebi Zurnacığın trafik muayenesi öncesi ruhsatta damga yeri kalmadığı için Ek-1 Belgesi almaktı. Kalkar kalkmaz hazırlandım, saat 10'u biraz geçe evden çıkmaya hazırdım.

Derken minik bir misafir geldi kapıya; artık 7. ayının ortalarına yaklaşan yeğenimiz, Adacık :) Nasıl sevimli, nasıl lokma birşey, uzun kirpikli, dört dişli, tombul yanaklı bir bebek. Öyle de güleryüzlü ki.. Allah tüm isteyenlere böylesini versin :) E tabi kapıya böyle bir tatlılık gelince işler beklemeye alınıyor. Yarım saat kadar oynadık Adacıkla ve ben 10buçuğu geçe çıkabildim evden.

11:15 gibi Emniyetin C Kapısındaydım. Yapılacak işlem çok basit; 49. vezneden EK-1 formunu alıp (ücret 1TL) yanındaki 48. veznede bilgilerinizi yazdırıyorsunuz (ücret 10TL). Tam formu alıp 48. vezneye geldim, görevliler önlerindeki camı kapatıp "yoğunluk nedeniyle 13:00'e kadar form almıyoruz" yazısını astılar. Ben de gittiğimden beri "abla yazalım" diyen seyyar daktilocuya formumu vermek zorunda kaldım ve onun peşinden ofisine doğru yürümeye koyuldum. (Bu arada geçen pazar aldığım ayakkabılarımdan hiç bahsetmedim. topukları biraz yüksek olduğu için bazen yürümekte zorlanıyorum, hala alışamadım) Evet, seyyar daktilocunun peşinden koştururken ve merdivenleri inerken, bir de topuğum takılmaz mı... 1-2 basamak tökezleyip, yere oturdum bir güzel :) Sonuçta elimde yazılı bir formum oldu ve saate baktığımda henüz 11:45i gösteriyordu.

Şimdi günün en güzel kısmını anlatacağım ve evet bununla çook gurur duyuyorum! Zurnacıkla ofise geldim, park yeri arıyorum. Arabalar yolun iki kenarına yanlamasına park ediyorlar ve sokak genellikle çok dar oluyor. Biraz dolaşıp tam bana göre bir yer buldum. Park etmeden önce hep arkamda araba var mı diye bakarım, genelde park etmem biraz uzun sürdüğü için park ederken kaç kişiyi sinir edeceğimi düşünürüm :) Bugün de arkamda bir araba vardı, ben de yolu en kısa sürede açma isteğiyle 1-2 manevra yaptım ve park yerine girdim. Arkamdaki adamın geçebileceği kadar yer açıldı, o da hareket etmeye başladı zaten. Tam yanımdan geçerken penceresini açtı (benimki de açıktı) ve "Helal Olsun" dedi.

DUYDUN MU SEVGİLİİİİİİMMM??!!! Ben ne zaman park etmek için geri vitese taksam, Sevgilim de saat tutmaya başlar ve tamam genelde iyi park için uğraşmam gerekir. Ama bugün bir dönüm noktasıdır, HAAAH! Başarılarımın devamını diliyorum :)

Not : Zurnanın aynalarındaki çizikler asla ve asla ben park ederken, kenara fazla yaklaşmam sonucu, demir tellere sürtünmesi nedeniyle olmamıştır. Kamuoyuna önemle duyurulur.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Farklı Artıların İnsanlarıyız

Geçtiğimiz hafta hayatımızı olumlu yönde etkileyecek çok güzel gelişmeler oldu ve bu hafta da sonuçlarını almayı umuyoruz. Sevgilim iki farklı iş görüşmesine gitti, bunlardan biri çok ilginç bir deneyim oldu bizim için. Bir tanıdık aracılığıyla başvurduğu pozisyonun ilk görüşmesi gayet samimi bir havada geçmiş. Mülakatı gerçekleştiren bayan genel olarak pozisyonun içeriğini ve ofis ortamını anlatmış; şöyleki ofiste bayanlar çoğunluktaymış (hatta Sevgilim başlarsa ofisboy dışında tek erkek olacak gibi). Görüşmeyi yapan bayan da "Nişanlın kıskanç mıdır?" diye sormuş. Yukarda Allah var, kıskançlık benim yakınımdan uzağımdan geçmeyen bir şeydir. Salaklığa varan bir saflığım da vardır. Sevgilim souyu "hayır" diye cevaplandırmış tabiki; ama bir mülakatta böyle bir soru bana çok garip geldi. Sevgilim ertesi gün 2. mülakat için gitti, hem de İstanbul'dan gelen Genel Müdürlerle görüştü. Bilin bakalım onlar ne sordu? "Bu kadar kızın arasında çalışmak seni rahatsız edecek mi?" O günden beri biz de merak ediyoruz; acaba bunlar nasıl kızlar ki yöneticiler böyle bir endişe taşıyorlar.. İnşallah görme fırsatımız olur :)))

Mülakatta benim ilgimi çeken ikinci şey ise yaptıkları kişilik testiydi. Resimde gördüğünüz tabloda kendinizi nerede konumlandırırdınız? Yazının devamını okumadan önce cevabınızı verin lütfen..
Açıkçası ben Dostcanlısı ile Analitik arasındaki çizgiyi işaretlerdim. Sevgilimse mülakatta Etkileyici ve Dominant arasındaki çizgiyi göstermiş. Testin olayı şu; dikey çizginin iki tarafındaki kişiler iş hayatında birbirleriyle anlaşamazlarmış. Ayrıca iş hayatında ulaşılması istenen nokta Etkileyici ile Dominant arasıymış, yani Sevgilimin göstermiş olduğu nokta. Bana ilginç gelen ve aklıma takılan konu ise, artının farklı taraflarındaki kişiler, iş hayatında anlaşamıyorlarsa, sosyal hayatta nasıl anlaşır?

Belki bu test sosyal hayat için geçerli değildir; yine de üzerinde düşünmeye değer bence.. Bu arada bölümlerin açıklamalarını da yazayım:
Dostcanlısı : Kendinden çok başkalarını düşünen, onlar mutlu olsun da ben şunu yapmasam da olur diyen kişilik tipi.
Analitik : Mantık delisi
Etkileyici : Karizmatik
Dominant : Benim dediğim/istediğim olacak delisi

Aslına bakarsanız bu iki farklı taraftaki insan bir yere kadar iş hayatında da, sosyal hayatta da anlaşabilir. Biri "hep benim dediğim olsun" diyor, diğeri de "o mutlu olsun da ne olursa olsun" diyor. Bence bu alıp vermeler mantıkla çelişene kadar taraflar durumu idare edebilir. Fakat mantık sorgulamaya başladı mı, problemler çıkmaya başlar. Bunu engellemek için herkesin her zaman fikrini, düşüncelerini paylaşması şart gibi görünüyor.

Biz yine de bu testin sosyal hayata uyarlanabilirliğini denemekte kararlıyız. Yeeyy!!! :))

26 Mart 2010 Cuma

İşte Geliyor!!!


O geliyor,
Şarkılarıyla, danslarıyla o muhteşem insan geliyor,
10 Nisan'da Candan Erçetin Ankara'da konser veriyor!!!...
Aaaahh, Candan seni çook seviyorummm.....


Elimde bir şişe şarapla konsere girmeme izin verirler mi acepp??

23 Mart 2010 Salı

1 Kadın 1 Erkek


Kadın Erkek ve Çevre ilişkileri daha iyi nasıl anlatılır. Mükemmel, Mükemmel, Mükemmel...

Her bölümü bizden bir parça, gerçekten de izledikçe öyle şeyleri farkediyor ki insan ve kendini öylesine özdeşleştiriyor ki..

Bazen kadınlar abartılı, bazen erkekler şapşal. Ama nasıl oluyorsa hep seviyorlar birbirlerini...

Tavsiye edilirrr...

Bu Aralar..


Çekip gidesim var artık yalan dünyadan

Önüme çıkıp duran sahte yüzlerden

Hiç bir söz bir nefes kesmiyor beni

Nedense bikaç gündür gidesim geldi...

15 Mart 2010 Pazartesi

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Birşey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU

12 Mart 2010 Cuma

Başlıksız...

Çünkü Mustafa Balbay 1 yılı aşkın süredir (5 Mart 2009'dan beri) tutuklu,

Çünkü Mustafa Balbay'ın o tarihte yeni doğmuş olan kızı 1 yaşını doldurdu, büyümeye devam ediyor,

Çünkü bu sabah uyandığımda bahçemizdeki erik ağacı - tıpkı geçen yılki gibi - çiçek açmıştı,

Çünkü onlar ve aileleri bu yılbaşını ayrı kutladılar ya da kutlamadılar,

Çünkü Mustafa Balbay kaçma ihtimali olmayan ve delil karartacak durumu bulunmayan çok çok iyi bir gazeteci...

Aynı mahallede oturuyoruz Mustafa Balbay ile. Ben hiç rastlamadım ama çarşıda, pazarda, oy vermek için sıra beklerken gören çok kişi var. Eşini de tanımam, hiç görmedim, çocuklarını da hiç görmedim. Bazı akşamlar, özellikle hava soğuk olduğunda, eve dönerken Balbay'ı ve ailesini düşünürüm. Acısını ve derinliğini tahmin etmesi zor ama yine de düşünürüm, içimden onlar için, haksız yere ayrı olan herkes için dua ederim. Allah'ım herkesi sevdiğine, evine, ailesine kavuştursun... Bu günahlar, bu açgözlülük, bu hırs kimsenin yanına kalmasın ve bir daha tekrarlanmasın diye...

Umarım Balbay'ın tutukluluğu en kısa zamanda son bulur. Kim bilir belki onun da bahçesinde erik ağacı vardır, dallarından erik koparır, kızının ilk kelimelerini duyar, geceleri ona masal okur, beraber uyuyakalırlar... Umarım...

9 Mart 2010 Salı

Bir Hazin "Veda"

Sanatsal faaliyetlerimize devam ederek bu pazar günü Zülfü Livaneli'nin yazıp yönettiği Veda filmine gittik. Atatürk'ün hayatını Salih Bozok'un anıları üzerinden anlatan bir filmdi.

Film 10 Kasım sabahı saat 7:00 sularında başlıyor. Herkes endişeli, Salih Bozok hem telaşlı, hem ümitli. "Bugüne kadar neleri oldurdun, bunu da başarırsın" diyor Atatürk'e; fakat kendini herşeye hazırlamış ve kararını vermiş. Oğlunu çağırıyor makamına ve diyor ki: "Atatürk'e birşey olursa ben de peşinden gideceğim. Evin erkeği sen olacaksın." 15 yaşı civarındaki bir çocuk için bunu pat diye duymak çok zor tabiki. Salih Bozok da bunun oğluna ağır gelmiş olabileceğini düşünüyor ve kararının ardında yatan arkadaşlığı, yoldaşlığı bir mektupla anlatmaya karar veriyor oğluna.

İşte Veda böyle başlıyor, bir babanın oğluna vedasıyla.. Öleceğini bilen bir kişi geride bıraktıklarına ne anlatır 3-5 sayfalık bir mektupla? Hele de bu kişi birisinin peşinden gidiyorsa... Bence tam da Zülfü Livaneli'nin aktardıklarını anlatır. Gurur duyduklarının yanı sıra üzgünlüklerini, pişmanlıklarını, hasretlerini anlatır. Onca yıl içinde sakladıklarını, söylemediği için sebep olduğunu düşündüğü şeyleri anlatır. Bir nevi günah çıkartır.

Ben şahsen filmi beğendim. Tabiki daha eklemeler yapılabilirdi, örneğin; içki sofralarındaki sohbetler, birbirinden güç almalar, yazılan mektuplar, bize daha sıkı bir dostluk yansıtılabilirdi, ama o zaman da filmin konusunun "Salih Bozok'un Atatürk'ün hayatındaki yeri ve önemi"ne kayma riski ortaya çıkardı. Veda filmi ise Atatürk'ün (aslında Atatürk değil, Mustafa Kemal demek istiyorum; çünkü film hayatının bu yönünü ortaya çıkarıyor. Yani kahramanlıklarından çok aşkları, üzüntüleri, kızgınlıkları, hasretleri, evlilikleri ve belki pişmanlıkları) hayatına odaklı. Öyleki Salih Bozok'un Mustafa Kemal'in yaveri olduğu iki cümleyle belirtiliyor; ilki ordudan ayrıldıktan sonra Mustafa Kemal'in "Salih Bozok'a telgraf çekin, yaverim olarak yanıma istiyorum" demesi, ikincisi de Salih Bozok'un "Paşa yaversiz gidemez" demesi.. Onun dışında "biz beraber şunları şunları yaptık" vurgusu yok filmde. Olsa daha mı iyi olurdu, bilemem..

Belli ki bu filme çok emek verilmiş; mekanlara, dekorasyona... Onikibin parçalık kıyafet koleksiyonu oluşturulmuş. Tüm bunların üzerine oyunculuklar da biraz daha iyi olabilirdi.. Çok basit birşey belki; ama mesela Fikriye Hanım'ı canlandıran Özge Özpirinçci'nin gerçekten ud çalıp türkü söylemediği, Latife Hanım'ı canlandıran Ezgi Mola'nın ilk kez piyano başına oturduğu öyle belliydi ki.. Yani, bu film 1 ay sonra da vizyona girebilirdi, oyuncular rollerini biraz daha özümseyebilirdi gibi hissettim.
Filmin resmi web sitesinde belirtilen, çekimlerin 7 haftada tamamlandığı. Sizce de kısa değil mi? Ancak, filmin en etkili sahnesi Latife Hanım'ın intiharıydı, o da ayrı...

Uzun lafın kısası Veda görülmesi gereken bir film; insanın ileride çocuklarına izletmek için arşivine koyabileceği bir film; fakat her 10 Kasım'da, 23 Nisan, 19 Mayıs veya 29 Ekim'de izlenebilecek bir klasik değil gibi..

Salih Bozok'un intihar girişimini bir de Can Dündar'dan dinleyelim:
10 Kasım'da Dolmabahçe'de Patlayan Tabanca

Sevgilerrr...

3 Mart 2010 Çarşamba

Diş Buğdayı


İşte geç kalmış bir resim, sevgili Ada'cığın diş buğdayı pastası...

İnci dişleriyle nice sağlıklı, mutlu yaşlaraaa...

Cookie pastanesine de teşekkürlerimizi sunarızz.. :)


2 Mart 2010 Salı

72. Koğuş - Sonunda İzledik

Sonunda muradıma erdim :)
Sanat, tiyatro, opera diye tutturan ben, kardeşimi ve Sevgilimi de peşime takıp, pazar pazar Şinasi Sahnesi yollarına düştüm. 72. Koğuş oyununu izleyeceğimiz için çok heyecanlıydım. Oyun hakkında çok fazla bilgi sahibi değildim, gazetelere yansıdığı kadarıyla konusunu biliyordum; fakat gerçek hayattan bir kesit anlatması ve edebiyatımızın ünlü isimlerinden birinin eseri olması (Orhan Kemal) izlenmesi için yeterliydi diye düşünüyordum. Öyle heyecanlıydım ki Sevgilimi hasta yatağından kaldırıp, kardeşimi işyerinden 1 saat erken çıkartıp Şinasi Sahnesi'ne oturttum.

Oyunu Sadri Alışık Tiyatrosu sergiliyordu. Olay bir hapishanenin 72. Koğuş'unda geçmekte. Bu koğuşta insanlık suçu işleyen suçlular var, öyleki hiçbiri insan yerine konmuyor, kuru ekmeğin ötesi hayal olmuş. Oyunun küçük bir oyuncu kadrosu vardı. 7 kişiden oluşan erkekler koğuşu, 2-3 gardiyan, 6 kişiden oluşan kadınlar koğuşu. Aa bir de deri çizmeli hapishane ağası ve meydancısı vardı.. Konusu da tahmin edebileceğiniz gibi koğuştaki zavallılık, hayaller, kadınlar koğuşunu takipler vs.vs. Oyun, Kaptan (Yavuz Bingöl) karakteri üzerine kurulmuş, annesi Kaptan'a 200 TL gönderiyor, o parayla ilk iş etli kurufasulye pişiriliyor, yer yatağı alınıyor, çay demleniyor. Tabi tüm hapishane duyuyor Kaptan'ın parasını. Faydalanmak isteyen bir akıllı, "gel sana Fatma'yı (Azra Akın) ayarlayayım, evlenirsiniz, çocuklarınız olur" diye diye Kaptan'dan paraları tırtıklamaya başlıyor. Kaptancık zaten Fatma ile yatıp Fatma ile kalkıyordu, bu hayale de çabuk kaptırıyor kendini. Bir de koğuşun kabadayısı Berbat (Kerem Alışık) var ortalarda. Herkese sataşma modunda sürekli. Kumar merakı var ve her fırsatta Kaptan'ı, paraları kumarda "değerlendirmeye" yönlendiriyor. Sonunda aklını çeliyor, biraz kazanıyorlar. Oyunun sonunda, neden olduğunu hatırlayamadığım ya da zaten anlamadığım bir sebepten Kaptan'la Berbat karşılıklı oynuyorlar ve Berbat, Kaptan'ın herşeyini alıyor. Kaptan kışın soğuğunda, ki bilmem kaç yılın en soğuk kışıymış, şehre kurt inmiş, içliğiyle kalıyor. Oyunun sonunu söylemeyeyim de sürpriz olsun bari.

Şimdiii, oyun beklentilerimizi pek karşılamadı açıkçası. Benim beklentim neydi; en azından çıktığımızda "iyi ki gelmişiz" diyebileceğimiz, birkaç saatliğine de olsa etkisinden kurtulamayacağımız ve birisini gördüğümüzde "oyun 2 gün daha Ankara'da mutlaka gidin" diye tavsiye edebileceğimiz bir oyun olmasını isterdim. Oyun çok monoton geçti, yani olayın tek bir yerde geçmesi hep aynı konunun dönmesi demek değil ki.. Şöyle bir örnek vereyim, 2 saat izlediğimiz oyunda edilen küfürlerden herkesin annesi babası ne iş yapıyormuş öğrendik; ancak her biri hapse neden düşmüş öğrenemedik. Mesela Berbat, birisi ona Berbat dediğinde "bana Berbat deme ulenn" diye dayılanıyor, ama neden? Babası Berbat diyormuş da sinirlenip onu mu öldürmüş, ne bileyim, insan hayal kuruyor. Ya da Kaptan'la Fatma arasındaki aşk.. Tamam anlıyoruz ki düzmece ama izleyiciye yansıyan bir duygu yok.. Ben size desem ki "Kaptan Fatma'yı seviyor, her gece rüyasında görüyor, Fatma'da bunu biliyor ama Kaptan çok çirkin olduğu için hoşlanmıyor, zaten köyünde sevgilisi ve çocuğu var", bunu okurken hissettikleriniz izlerken hissettiklerinizle aynı.

Oyunculara gelecek olursak, Sevgilim çok doğru bir noktaya değindi, paylaşmadan edemeyeceğim. Bu kadar tiyatrocu varken neden Yavuz Bingöl ve Azra Akın oynadı bu oyunda? Hadi oynadınız bari hakkını verin, Yavuz Bingöl'ün sesi çıkmaz, ekşisözlük'te birisi yorum yapmış, "Azra Akın'ın selam sırasında sahnede kaldığı süre, oyun süresince sahnede kaldığı süreden uzun" diye. Çok çok doğru.. Ne bileyim, Kaptan elinde saz türkü söyleyen bir karakter olur, Yavuz Bingöl'ü koyarsın oraya; ama ortada hiç öyle birşey yok, çalan türküler de banttan. E o zaman? Ortada tiyatrocu mu yok yani.. "Aaaa Yavuz Bingöl oynuyormuuuuşş" diye gelen pek kimsenin olduğunu da zannetmiyorum..

Ama diğer taraftan yardımcı oyuncular harika idi.. İzleyiciye duygu hissettiren birileri varsa o da erkekler koğuşundaki diğer mahkumlardı. Oyunun anlamı onlarda saklıydı.. Oyunla ilgili daha fazla bilgi için bakınıızzz..

Sonuç olarak, beklentiler farklı olsa da benim için güzel bir pazar günüydü..

Haftasonu demişken cumartesiyi de es geçmeyelim; iş çıkışında Sevgilimle yemek yedik. Ben tavuk şiş o da kıymalı kaşarlı pide, nammm nammmmmmm... Yemekten sonra Sevgilimin evine gittik, otururuz, kahve içeriz diye. Kahvemizi içtik, odamıza çekildiiik, derken uyumuşuz.. Evet, ikimiz de kıvrılıp sarmaş dolaş uyumuşuz, 2 saat!! Böylece çok dingin bir cumartesi yaşadık :)

Sevgilerle,