14 Ocak 2010 Perşembe

Favorilerim


Bu aralar olmazsa olmazlarım şu şekilde:

** Blogumun güzel görünmesi ve ruh halime göre yenilenmesi için : http://btemplates.com/

** Sabah akşam, işte trafikte beni neşelendirmesi, duygulandırması, başka diyarlara götürmesi için Candan Erçetin'in "Kırık Kalpler Durağında" albümü

** Özellikle Bahar, Git, Yalvaramam ve Ninni en sevdiğim parçalar.

** İştah açtıran bir blog : http://kitchenoclock.blogspot.com/ ve yaptıkları güzel pastalar. Bu blog beni şeker hamuruyla uğraşmaya yöneltmedi değil :)

** Dan Brown, Kayıp Sembol : Klasik bir Dan Brown kitabı olsa da her zaman ilginç ve heyecanlı.
** Markafoni : Burası markaların ürünlerini indirimle satan bir web sitesi. Her gün yeni markalar giriyor indirime. Bana sorarsanız bir göz atın, kendinizi alamayacaksınız :)

Herkese tavsiye ederim; gezin, dinleyin, okuyun...
Sevgiler...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Hoşgeldin 2010 :)

2010 geldi, hoş geldii...
Yeni bir yıl, yeni bir heyecan getirsin, yeni bir başlangıç yapsın isteriz. Dualarımız, dileklerimiz bu yöndedir hep. Bugün yeni yılın 6. günü. 7 gün öncesi ile çok büyük farklar yok arada, ancak insanların yüzlerinde bir tebessüm hissediliyor yine de. Gazetelerde köşe yazarları "2009 .... idi; ama 2010 ..... olacak" gibi umut dolu cümleler kullanıyorlar sıklıkla. TV'ler, radyolar yeni yıl rehavetinden çıkamadı henüz.
Bizde de bu neşe devam ediyor hala. Evimizde yılbaşı ağacımız süsleriyle öylece duruyor. Şöminemizin üzerinde süsler, erik ağacımızda ışıklar. Hergün böyle süslesek evlerimizi keşke :)
Ben bugün komik bir şeyden bahsetmek istiyorum, 2009'u nasıl kapattığımızla ilgili bir "güleriz ağlanacak halimize" durumu. Bizim oturduğumuz yer küçük ve güvenli bir site. Şöyleki; kimsenin kapısı çelik kapı değildir, kimsenin evinde alarmlar, demir parmaklıklar, ciddi güvenlik önlemleri yoktur. Biz bu yıla kadar sabah kalkınca anahtarı koyardık kapının dışına, akşama kadar orda kalırdı. Gece en son yatan alırdı içeri. Özellikle yaz geceleri pencereler açık yatmayı pek severdik. 20 yıldır işte böyle güzel bir sitede yaşama şansına sahibiz.
Son birkaç aydır sitemizde hırsızlık olayları duyuldu. Sitenin 20 yıllık geçmişinde yaşanan en fazla 3 hırsızlık olayı vardır ve bunların hepsinin de eve gelen yardımcı kadınların başının altından çıktığı belirlenmiştir. Ancak, son zamanlarda duyduklarımız ciddi olaylardı. Geceleri insanların üst katta uyuduğu evlere giriliyor ve özellikle dizüstü bilgisayarlar çalınıyordu. Tabi böyle bir durum sitede yoğun bir panik havası oluşturdu. Bir anda herkes evine alarm taktırmaya başladı, biz anahtarımızı içerde tutmaya başladık ve sitemize bekçi köpeği alındı (henüz kendisi gelmedi ama kulübesi hazır). Bu yoğun hazırlıklar içerisinde komik olaylar da başımıza geldi tabi.

Alarmlı evlerden bir tanesi sabahın erken bir saatinde ötmeye başlıyor; ancak yanlış alarm. Bunu duyan, sıranın taaaa diğer ucundaki ev sahibi o telaşla oğlunu da kucağına alıp evden fırlıyor, fakat anahtar içerde kalıyor.
Benim de bir maceram var, bu olayların duyulduğu akşam yatmış uyurken birden kalktım, aşağıda ışık gördüm. Uykulu bir halde aşağıya indim, tüm kapıları, pencereleri kontrol ettim, farkettim ki babam oturmuş gazete okuyor. Sonra gönül rahatlığıyla çıkıp yattım.
Bakalım daha ne maceralar çıkacak. Tabi bunlar olayın komik tarafı, diğer tarafta ise günlerdir doğru düzgün uyuyamamam, uyuduğumda kabuslar görmem ve her hışırtıda yataktan fırlamam var.
Umarım 2010'da bunlar komik birer hatıra olarak kalır yalnızca ve yenileri hiiç ama hiiiç eklenmez.
Sevgilerrr...

29 Aralık 2009 Salı

Cafe Anki Efsanesi

Yıl 1995.
Taaa üniversite yıllarından beri tanışan 3 arkadaş, emekliliklerinin geldiğini; ancak içlerindeki enerjinin ve yaşam coşkusunun henüz bitmediğini hissetmeleri üzerine bir cafe açmaya karar verirler. Bu cafenin açılış amacı çok basittir aslında; gönlümüze göre kuracağımız, işleteceğimiz bir yerimiz olsun, biz işletirken, müşterilerimiz de gelip giderken keyif alsınlar, güzel yemekler yesinler, evlerimize de 3-5 katıda bulunalım.

Böylece hızla işe girişirler ve 29 Aralık 1995'te kapılarını hepimize açarlar. O zamanlar ben ortaokuldaydım. Koşturmacalar yaz tatilinde başlamıştı. Alışverişler, tadilatlar, kırmalar, dökmeler, çok net hatırlıyorum. Cafemizin teması Ankara idi. Anki zaten Ankara'nın eski isimlerinden biri. Duvarlara ankara'nın eski resimleri asıldı, öyle zor bulunmuştu ki o resimler.. Amerikan servisler çok güzeldi mesela, duvardaki resimlerin bazılarını bastırmışlardı kartonlara. Açılış kokteylinin tarihini hatırlamıyorum ama deli gibi yağmur yağıyordu ve rüzgar vardı. Babamın şemsiyesi uçmuştu ve biz çok ıslanmıştık. Yağmur berekettir :)

1 Ocak 1996'ya kadar yalnızca aile üyeleri ve tanıdıklar için "deneme yayını" yapılmıştı. Pizza bile yemişliğimiz vardı o zamanlar :) Öğlenleri okuldan çıkar arkadaşlarımla yemeğe giderdik. Gün içinde mutlaka birkaç yemek denemesi yapılmış olurdu, salatalar, sandviçler, tatlılar. Biz de tadına bakardık tabi, nam naammm.. Zamanla herşey yerli yerine oturdu tabi. Şık bir menü çıktı ortaya. Çok uzun zaman "patronlar" bizzat mutfaktalardı. Serviste (biz o zamanlar küçüktük ama) çocuklar yardım ederdi. Çevrede tanınması kısa zaman aldı. Radyo ODTÜ'de bir programda çekilişle davetiye verilirdi mesela, biz heyecanla dinlerdik o programı.

Zamanla Ankara'nın vazgeçilmezlerinden oldu Anki. Trafiğin, koşturmacanın, gürültünün en yoğun olduğu Kızılay'da insanların huzur bulduğu, yemyeşil ağaçların altında dinlendiği bambaşka bir dünya oldu. Hem genç, hem elit, hem salaş oldu.

Yılbaşı geldiğinde süslenirdi Anki'miz. Çamdan bir ayımız vardı, en sevimlisi oydu :) Sevgililer Günü'nde kapıya balonlardan kocaman bir kalp asılırdı mutlaka. İlk yıllarında bir de hediye verirdik çiftlere, hatırlıyorum çünkü çok uğraşmıştım onlar için. O zaman çok basit bir resim programımız vardı. Arıları, böcekleri, çiçekleri, kalpleri yanyana koyar, bir resim oluşturur ve çıktı alırdık. Yanında çiçekle vermiştik onları yanlış hatırlamıyorsam, saksıda bir çiçek. Daha sonra çok kişi oldu o saksıyı sakladığını, çiçeğinin büyüdüğünü söyleyen.

Bizler üniversiteye orda hazırlandık, orda okuduk. Ankiciğimiz bizleri çok mutlu etti. Aklıma komik bir anım geldi şimdi; deli gibi kar yağıyordu ve giriş yolu kardan kapanmıştı. Ben de yolu açmaya çalışıyordum ayaklarımla karları ittirerek. Kızılay'da tinerci, haylaz çocuklar çok olur. Ben karları temizlemeye çalışırken birkaçı üstümdeki ağaçlara kartopu attılar. Bir anda ağaç sallandı ve üzerindeki tüm karlar benim üstüme döküldü! Tam komedi filmi!!! Çok gülmüştüm sonra ve içtiğim sıcacık çayla ısınmıştım.

Söylenecek o kadar çok şey var ki daha. Anki'nin açılışında ve devamında tuzu bulunan herkese çook teşekkür ediyorum buradan. Sizler de iyi ki vardınız ve böyle güzel bir aile olduk. Acısıyla, tatlısıyla 11 yıl geldii geçtii.. Maalesef Cafemiz kapandıktan sonra farkettik ki, hiç doğru düzgün bir fotoğrafımız olmamış.. Mesela yılbaşı süslerini çek değil mi, mutfağı, salonları. Nedense çekmemişiz, hep var diye düşünmüşüz. Şimdi sadece bizim hatıralarımızda.

Bu yazının bir de mesajı olsun bari, daha çok fotoğraf çekelim; insan, yer, kedi, köpek, balık, ağaç.. ne varsa çekelim.. 2010'da ben bunu da yapacağım!!

Sevgilerr..

25 Aralık 2009 Cuma

Yeni bir yıılll


Yeni yılı çok seviyorum. Sadece anlamını değil, renklerini, hissettirdiklerini çok seviyorum. İnsanın içi içine sığmıyor. Hediyeden falan da geçtim, ama ben hep birşeylere yeniden başladığımı hissediyorum. Oysa ki 31 Aralık'ta yaptıklarınızla 1 Ocak'ta yaptıklarınız birbirinin aynıdır. Hımm tarihler kötü örnek oldu, 30 Aralık - 2 Ocak diyelim :)

Yılın bu döneminde ben de çoğu insan gibi "önümüzdeki yıl yapılacaklar" listesi oluşturmaya başlarım. Listem şimdiden epey kabarık :) İşte birkaçı;
** Etamin, etamin etamiiinn... Saatimi bitirdikten sonra Welcome Panosu yapmaya başlayacağım!!!

** Fransızca : Bu dili öğrenmek istiyorum. Biraz temelim var, az buçuk hatırlıyorum ama yetmeezz... Öğrenmek, konuşmak, bu dilde şarkı söylemek istiyorum!

** İlginç bir karar oldu ama deneyeceğim, ALES sınavına gireceğim. Master konusunda şu an kesin bir kararım yok; fakat olması ihtimaline karşılık hazırlıklı olmak istiyorum. Bu nerden çıktı diye soracak olursanız, dün akşam dayım bizde yemekteydi. Annemle eskilerden okul anılarından konuşuyorlardı. O sırada annemin, babamın, etrafımızdaki tüm "veli"lerin ne kadar iyi eğitimli ve iyi bir geçmişe sahip olduklarını farkettim. E tabiki çok gurur duydum. İleriyi düşündüm. Şu anda zaten çoğu insan yüksek lisans eğitimi alıyor. Bizim çocuklarımız olduğunda biz üniversite mezunu ve İngilizce bilen anne babalar olacağız. Ama ben böyle olmak istemiyorum. Hayatıma kariyer anlamında bir katkısı olmasa bile en azından kendini geliştirmek için çaba harcamış bir insan olmak istiyorum. Doğru yanlış bilemem ama şu anda böyle esti rüzgar :)))) Sanırım şimdilik 2010 listem bu kadar. Umarım bu hayal olmaz ve 2011'e en azından bir kısmını gerçekleştirmiş olarak girerim.
Herkese mutlu senelerrrr...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Atık Yağ Hattı

Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici bir konuya değinmiş geçtiğimiz günlerde.

Evlerimizde, restorantlarda, otellerde ve aklınıza gelebilecek her yerde kızartma yapmak için kullandığımız yağların 1 litresi tam 1 milyon litre suyu kirletiyormuş. Yıllık, kullanılan ve lavabolara dökülen - dolayısıyla denizlere, nehirlere ulaşan, içme suyumuzu, denizlerimizi kirleten, yediğimiz balıkları zehirleyen- yağ tam 350 bin ton!!! Diğer bir deyişle bir yılda kirlenen su miktarı 350.000 x 1.000.000 (bunda da 6 sıfırı atsak ya, hesaplamak mümkün değil) !!!

Tablo bu kadar karamsarken; "adamcağızın biri biodizel üretmek maksadıyla 6 milyon dolar harcayıp bir fabrika kurmuş.Otellerden, bilhassa fast foodculardan olmak üzere lokantalardan, okullardan, evlerden KENDİ ARAÇLARIYLA yağ toplayacak...Ve bunları yakıta çevirecek... Hattı da var. 444 28 45. Arıyorsun geliyorlar.Yok... Bidonu ben kendim vereceğim, üstelik bidon başına şu kadar para vereceğim diyor...Yok...Garanti Bankası devreye giriyor, bidon başına şu kadar bonus yüklenecek kartınıza diyor... Yok...KİMSE TOPLAMIYOR!Hemen hemen bütün lokantalar, bütün oteller, bütün okullar, bütün kışlalar yılda 350 bin ton yağı şakır şakır lavaboya döküyor... Okulundan, oteline, lokantasından askerine HERKES yapıyor bunu!"

"Geçen sene 350 BİN tonun sadece 680 toncuğu toplanabilmiş. Gerisi lavabolardan nehirlere, göllere, denizlere dökülmüş. Olacak iş midir bu? Aklınız alıyor mu? Bu nasıl bir vatan sevmezlik, bu nasıl bir hainliktir? Bu ülke vatan uğruna ölür ama bir bidon yağ biriktirmez. Bu ülke insanı işsizlikten geberir ama bidon başına 15 liraya tenezzül etmez. Halbuki günde 4 bidon yağ eder ayda 1800 lira. Herhangi bir alışveriş merkezinden rahat rahat toplarsın her gün o kadar yağı. Benim aklım hakikaten almıyor. Ev kadınları yapmayacaklardır. Birikmiş yağ fikri tüylerini diken diken eder. Ama her gün binlerce litre yağ tüketen fast food zincirleri? Tatil köyleri? Yemek fabrikaları? Hiç mi vicdanınız sızlamaz? Hiç mi döktüğünüz yağlar nereye gider umursamazsınız? Devletin de umurunda değil. Ağır yasaklar ve cezalar getirdiler güya. Bugüne kadar tek kişiye ceza kesilmiş değil."
Son iki paragraf gazete köşesinden alıntıdır. Gerçekten çok merak ettim, arayıp en azından süreci öğrenmeyi düşünüyorum. Bir katkı sağlanabilse ne güzel olur, olmaz mı??

7 Aralık 2009 Pazartesi

Güzel bir Haftasonu


Güzel bir haftasonunun ardından bugün yine Pazartesi..

Pazartesi günleri çok duygusal olurum, haftasonları Sevgilimle çok güzel iki gün geçirdiğimizden olsa gerek, etkisinden çıkamam. Pazartesi sendromu bende böyle ortaya çıkıyor :)

Cumartesileri öğlen 2'ye kadar çalışıyorum. Çıktığımda çok acıkmış oluyorum genelde. Bu cumartesi de Sevgilim çıkışıma geldi ve güzel bir yemek yedik. Ofisin yakınlarında bir Urfa restoranı var, Sevgilim Sarma Dürüm Beyti, ben de Kuşbaşılı Pide yedim. çook lezzetliydi, bayıldık :) Restoranda mırracı dolaşıyordu elinde bardaklarıyla, biz de yemeğin üstüne içelim dedik. Ben hiç içmemiştim, dolayısıyla çok merak ediyordum. Sevgilim garsonu çağırdı, birer bardak içtik. Sevgilim bardağı uzattı garsona, garson onunkini alırken ben de masaya bıraktım bardağımı. Adamla bir süre bakıştık, sonra "Bunun cezası var" dedi. Ben bir adama, bir Sevgilime baktım endişeyle. Meğersem mırra bardağı yere konulmazmış efendim.. Konulursaaa:

* Mırracı bekarsa evlendirilirmiş,
* Mırracı evliyse mırra bardağı altınla doldurulurmuş.

Tabi benim bir anda gözlerim açıldı kocaman oldu. Sevgilim karşımda kıkır kıkır gülerken, adam gönlünüzden ne koparsa diyerek konuyu kapattı. Sonra durup durup güldük tabi bu olaya :)

Akşam eve gider gitmez kardeşime anlattım bu olayı. Adıyaman, Mardin derken Urfa'ya da gider ve mırra içerse, mırracıyla evlenmek zorunda kalır neme lazım! :)))

Göbüşlerimiz tok bir şekilde Urfacıdan çıktık ve yürümeye başladık. Evimiz için duvar kağıtlarına ve tuğla duvarlara bakacaktık. Yağmurda yürüdük uzun uzun. Birkaç yer dolaşıp evimize döndük. Film izlemeye karar verdik, Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption). Güzel ve etkileyici bir filmdi ama tabiki en güzeli o filmi beraber, sarılarak izlemekti..

Pazar günü ise çook büyük bir iş yaptık, Sevgilimin odasını topladıııkkk :D Çalışma masasındaki dolapları çok doluydu, hem aradığı hiçbirşeyi bulamıyordu, hem de dolapta neyin olduğunu bilmiyordu. Kitaplarını ve lazım eşyalarını güzelce yerleştirdik. İki torba atılacak çıktı. Dolabın içi boş bile kaldı :) Bir sürü albüm ve fotoğraf bulduk, haftaya da onlara bakacağız. Temizlik yapmayı seviyorum, insanın içi huzur doluyor. Darısı benim başımaaa..

İşte böyle güzel bir haftasonu geçirdim. Ee, Sevgiliyle bu kadar güzel zaman geçirince insan ayrılmak istemiyor tabi. Biz de önümüzdeki haftasonunu bekliyoruz heyecanlaa :)

Sevgiler..

26 Kasım 2009 Perşembe

İç Hesaplaşma


Ne şanslıyım ki, bu aralar geçmişi, geleceği, sorumlulukları içeren bir iç hesaplaşma yapmak için çok fırsatım oldu. Neden mi? Mesela Nefes, Vatan Sağolsun filmi ve son okuduğum kitap Tek ve Tek Başına Türkan beni bu sorgulamaya en çok itekleyen bastonlar oldu.
Nefes çok özel ve etkili bir film bana göre. İzlerken hep nefesinizi tutuyorsunuz, kalbiniz güm güm atıyor. Çok üzülüyorsunuz, çok korkuyorsunuz. Ben şahsen bu tür filmlerden çok çabuk etkilenen ve bu ruh halini uzun süre üzerinden atamayan bir insanım. Filme girmeden önce de endişeliydim biraz, gergindim. Hatta Sevgilim sürekli sordu bana; öncesinde: "istemezsen gitmeyelim", arada: "Çıkmak ister misin?", çıkışta: "iyi misin, bunaldın mı?". Oysa ben gergin olmanın yanı sıra bizler için o dağlarda ölen gencecik insanlara en azından bu şekilde saygı göstermemiz, onları anmamız gerektiğini düşünüyordum. Onların bizden bir farkı yok, biz savaştan, silahtan ne kadar anlıyorsak onlar da öyle. Biz ne kadar korkuyorsak onlar da o kadar korkuyorlar. Ama ne için bu savaş.. Hiç bir açıklaması, mantığı yok. Koskoca dağda bir tek, minicik kulübe, içinde 20-30 asker. Öyle derme çatma ki, kurşunlar duvarlardan geçerken zorlanmıyor, hızını kaybetmiyor bile. Kardan, sisten göz gözü görmüyor. Kum torbalarıyla çevrilmiş bir nöbet kulübesi, rüzgardan yırtılmış, parça parça olmuş, ama inadına dalgalanan bir Türk Bayrağı. O minik kulübenin içinde kendine faydası olmayan bir soba, kupkuru, tatsız tuzsuz yemekler. Ufacık bir santral, "dünya" ile iletişimi sağlamak için. Ahizenin ucunda anneler, babalar, sevgililer. Tabii bir de askerlerin amiri, babası, kardeşi, arkadaşı olan bir komutan. Şanslılarsa bu şekilde geçen 15 ay!
İnsan kendi yaşam tarzından utanç duyuyor bu filmden çıkınca ve elinde fırsatı olup bu işe son vermeyenlere çok kızıyor. Hadi bu işe bir son verilemedi, güvenlik önlemleri de mi alınamaz peki? Sağlam bir garnizon, korunaklı bir nöbet kulübesi, hiçbirşey olmasa bir dikenli/elektrikli tel yaa.. Kısacası, lütfen filme gidip kendiniz izleyin..
Gelelim kitabımıza. Türkan Saylan'ın hayatı onun dilinden, onun mektuplarıyla anlatılıyor Ayşe Kulin'in kitabında. "Söz uçar yazı kalır"ın en güzel örneği bence bu kitap. Hayat boyu yazılan mektuplar bir araya getirildiğinde gerçekten de bir roman ortaya çıkıyor çünkü. Nasıl bir azim, nasıl bir hayatı sevmektir Türkan Saylan'ınki. Dürüst olmak gerekirse ben ismini ilk Ergenekon Davası'nda duydum; fakat bu kitapla onu bir nebze de olsa tanıdığıma inanıyorum. Bu kitabı okumak insana bir bakış açısı katmalı, kalbinde bir heyecan yaratmalı. Eskiden beri şuna inanırım, her insan dünyaya bir misyon için gelir. Peki benim, sizin misyonunuz ne? Çok geç olmadan bulabilsek keşke. Yoksa geç kaldık mı şimdiden? Bu misyonu üniversite sınavında seçimimizi yapmadan önce mi bulmalıydık? Sık sık öğretmen olmayı geçiriyorum aklımdan. Branşım Türkçe olurdu herhalde. Cesur bir öğretmen olabilir miydim acaba? Doğu'ya gidip orda kalabilir miydim, bir öğrencinin kafasında bir ışık yakabilir miydim? Türkan Saylan'ın 70'li yıllarda cüzamla ilgili çalışmaları anlatılıyor kitapta. Yurtdışındaki derneklerle kurduğu ilişkiler, beraber yürüttüğü faaliyetler. Ne kadar inanılmaz geliyor insana.
Bizim de proje üretme, projelere destek olma zamanımız değil mi artık?

24 Kasım 2009 Salı

Azimli bir Anne


İşte karşınızda azimli bir anne. Hayatın ona verdiklerine ve getirdiklerine DUR deyip kendi hikayesini yazmak, kendini en sade ama en zor şekilde mutlu etmek isteyen bir anne. Şu anda ise 50 pound (23 kilo civarı) vermiş olduğu için çok mutlu olan ve bunu tüm sevenleriyle paylaşmak isteyen bir anne.

Bu güzel gelişmeyi kutlamak için blog'unda bu habere yorum yapan kişiler arasından 26 Kasım tarihinde bir çekiliş gerçekleştirilecek ve kazanan kişi amazon.com'dan 50$ tutarında hediye çekinin sahibi olacak.

Lynn'in bu güzel hikayesine siz de katılın, ayrıca çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin, yorumunuzu ekleyinn..

7 Kasım 2009 Cumartesi

Dekorasyon İşleri ve Duvar Kağıtları



Şu aralar aklımı dekorasyonla bozdum. Sürekli perde, halı, dolap, koltuk gezinip duruyorum internette. Bugün de duvar kağıtlarına bakayım dedim ve ilgimi çeken çok şeker bir site buldum. Öyle sıcak öyle şeker şeyler var ki, insanın gidip alası geliyor. Örneğin yandaki resim, çok güzel değil mi?? Mutfak için ideal.

Bu resim gibi ve daha çok çeşitlileri sitede mevcut. İletişim bölümünde sadece bir cep telefonu numarası verildiğinden, hangi ilde olduklarını bilemiyorum. Banyo için de bir sürü model var; deniz fenerleri, kayıklar, kumsal... Hele bir atlı, kedili bordürler var ki, ben bayıldımm...
Bu arada iş yerimin tam karşısında bir apartmanda kiralık daire var, çok güzel değil mi? Apartmanın dıştan görünüşü de çok şeker. Bir ara Sevgilimle gezelim diyoruz. Kirası biraz yüksek geldi ama bakmadan silmeyelim di mi?
İyi haftasonları...

24 Ekim 2009 Cumartesi

Mevsim Rüzgarları

Yaz geldi geliyor derken geçti bile, son bahar bile bitiyor neredeyse, önümüz kış. Şu an bu yazıyı ikinci kez yazıyorum aslında. 2 hafta kadar önce yine bir niyetlendim, yazdım yazdım yazdım bitirdim. Tam yayınlayacakken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde herşey silindi. Üstüne bir de taslak kaydetmez mi!! Yazılarımı bir daha geri getiremedim ve bu hüsranı unutmak için birkaç hafta bekledim. Şimdi tekrar başlıyorum..

Aradan uzun bir süre geçti yine, mevsimler değişti daha ne olsun!.. Bu süre boyunca benim hayatım çok güzel bir yöne doğru akııp gitti.. Hayatımın iplerini yeniden elime aldım ve dört nala gidiyorum.

Bu değişikliği yaşatan ilk şey çalıştığım yerden ayrılmam oldu. Nasıl rahatladım, nasıl derin bir nefes aldım anlatamam. Hani insana doğru şeyi yaptığını gösteren bir ferahlık vardır, Center Fresh çiğnemiş gibi olursunuz, aynen öyle bir rahatlama. Ayrılmamı takiben iş aramaya başladım ama bulana kadar da zamanımı boşa geçiremezdim. Hep ilgimi çeken web tasarımı kurslarını araştırmaya başladım ve bir kursa kayıt yaptırdım. 3 ay kadar sürdü kursum ve Dreamweaver, Flash, Photoshop gibi kallavi programları öğrendim. Şu an kursu bitirmiş bulunmaktayım ve kendime bir web sitesi hazırlıyorum.

Karşıma çıkan ilk iş olanağı Avea'nın çağrı merkezinde Müşteri Temsilciliği oldu. Başta çok tereddütle yaklaştım bu işe. Annem zaten hiç ama hiç istemiyordu ama boş oturmaktansa herhangi bir işe gitmeyi tercih ediyordum. Şimdi iyiki de yapmışım diyorum. Her iş insana farklı bir tecrübe ve bakış açısı kazandırıyor, hele de çağrı merkezi!.. Türkiye'nin her yerinden insanlar arıyor ve siz onlara laf anlatmaya çalışıyorsunuz. Arayan insanların kimi dertli, kimi sinirli, çoğunluğu cahil, aynı zamanda çok bilmiş, azınlığı da sevecen, anlayışlı, sakin. Sizinse bunların hepsi karşısında sabit kalmanız gerekiyor; profesyonel, kibar, sakin. Eh, bunun mümkün olduğu anlar da var, olmadığı, olamadığı anlar da :D Yine de sonuç olarak muhteşem bir tecrübeydi. Çalışma saatleri vardiyalıydı ve her semt bir grup olmak üzere 10-15 kişilik gruplarla birlikte çalışıyorduk. Biz Bahçeli grubuyduk. Herşey bir yana öyle güzel arkadaşlıklar edindim ki orda, en büyük katkısı bu oldu herhalde.

2 ay kadar Avea'da çalıştıktan sonra ayrılarak başka bir iş yerine geçtim. Şu an bir avukatlık bürosunda asistanlık yapıyorum. öğlen 1'den akşam 9'a kadar mesaim ve çok rahat bir ortam. Şu an itibariyle olduğu gibi blog bile yazabiliyorum. Halimden memnunum diyebilirim.

Evlilik planları ise bu aralar biraz beklemede. Hiçbir şeyi aceleye getirmenin anlamı yok ve biz en doğru zamanda olmasını istiyoruz. Bunun için biraz daha beklememizin faydalı olacağını düşündük. Bu bir ilişki değerlendirmesi değil, yanlış anlaşılmasın; yalnızca şartların uygun olmasını bekleyeceğiz.

Geçen sefer daha bir sürü şey yazmıştım; fakat şimdi aklıma gelmiyor. Hem daha fazla uzatmamakta da fayda var. Son söz olarak, hayatın iplerini tekrar eline almak güzel ve huzurlu :D

Sevgiler..