2 Mart 2010 Salı

72. Koğuş - Sonunda İzledik

Sonunda muradıma erdim :)
Sanat, tiyatro, opera diye tutturan ben, kardeşimi ve Sevgilimi de peşime takıp, pazar pazar Şinasi Sahnesi yollarına düştüm. 72. Koğuş oyununu izleyeceğimiz için çok heyecanlıydım. Oyun hakkında çok fazla bilgi sahibi değildim, gazetelere yansıdığı kadarıyla konusunu biliyordum; fakat gerçek hayattan bir kesit anlatması ve edebiyatımızın ünlü isimlerinden birinin eseri olması (Orhan Kemal) izlenmesi için yeterliydi diye düşünüyordum. Öyle heyecanlıydım ki Sevgilimi hasta yatağından kaldırıp, kardeşimi işyerinden 1 saat erken çıkartıp Şinasi Sahnesi'ne oturttum.

Oyunu Sadri Alışık Tiyatrosu sergiliyordu. Olay bir hapishanenin 72. Koğuş'unda geçmekte. Bu koğuşta insanlık suçu işleyen suçlular var, öyleki hiçbiri insan yerine konmuyor, kuru ekmeğin ötesi hayal olmuş. Oyunun küçük bir oyuncu kadrosu vardı. 7 kişiden oluşan erkekler koğuşu, 2-3 gardiyan, 6 kişiden oluşan kadınlar koğuşu. Aa bir de deri çizmeli hapishane ağası ve meydancısı vardı.. Konusu da tahmin edebileceğiniz gibi koğuştaki zavallılık, hayaller, kadınlar koğuşunu takipler vs.vs. Oyun, Kaptan (Yavuz Bingöl) karakteri üzerine kurulmuş, annesi Kaptan'a 200 TL gönderiyor, o parayla ilk iş etli kurufasulye pişiriliyor, yer yatağı alınıyor, çay demleniyor. Tabi tüm hapishane duyuyor Kaptan'ın parasını. Faydalanmak isteyen bir akıllı, "gel sana Fatma'yı (Azra Akın) ayarlayayım, evlenirsiniz, çocuklarınız olur" diye diye Kaptan'dan paraları tırtıklamaya başlıyor. Kaptancık zaten Fatma ile yatıp Fatma ile kalkıyordu, bu hayale de çabuk kaptırıyor kendini. Bir de koğuşun kabadayısı Berbat (Kerem Alışık) var ortalarda. Herkese sataşma modunda sürekli. Kumar merakı var ve her fırsatta Kaptan'ı, paraları kumarda "değerlendirmeye" yönlendiriyor. Sonunda aklını çeliyor, biraz kazanıyorlar. Oyunun sonunda, neden olduğunu hatırlayamadığım ya da zaten anlamadığım bir sebepten Kaptan'la Berbat karşılıklı oynuyorlar ve Berbat, Kaptan'ın herşeyini alıyor. Kaptan kışın soğuğunda, ki bilmem kaç yılın en soğuk kışıymış, şehre kurt inmiş, içliğiyle kalıyor. Oyunun sonunu söylemeyeyim de sürpriz olsun bari.

Şimdiii, oyun beklentilerimizi pek karşılamadı açıkçası. Benim beklentim neydi; en azından çıktığımızda "iyi ki gelmişiz" diyebileceğimiz, birkaç saatliğine de olsa etkisinden kurtulamayacağımız ve birisini gördüğümüzde "oyun 2 gün daha Ankara'da mutlaka gidin" diye tavsiye edebileceğimiz bir oyun olmasını isterdim. Oyun çok monoton geçti, yani olayın tek bir yerde geçmesi hep aynı konunun dönmesi demek değil ki.. Şöyle bir örnek vereyim, 2 saat izlediğimiz oyunda edilen küfürlerden herkesin annesi babası ne iş yapıyormuş öğrendik; ancak her biri hapse neden düşmüş öğrenemedik. Mesela Berbat, birisi ona Berbat dediğinde "bana Berbat deme ulenn" diye dayılanıyor, ama neden? Babası Berbat diyormuş da sinirlenip onu mu öldürmüş, ne bileyim, insan hayal kuruyor. Ya da Kaptan'la Fatma arasındaki aşk.. Tamam anlıyoruz ki düzmece ama izleyiciye yansıyan bir duygu yok.. Ben size desem ki "Kaptan Fatma'yı seviyor, her gece rüyasında görüyor, Fatma'da bunu biliyor ama Kaptan çok çirkin olduğu için hoşlanmıyor, zaten köyünde sevgilisi ve çocuğu var", bunu okurken hissettikleriniz izlerken hissettiklerinizle aynı.

Oyunculara gelecek olursak, Sevgilim çok doğru bir noktaya değindi, paylaşmadan edemeyeceğim. Bu kadar tiyatrocu varken neden Yavuz Bingöl ve Azra Akın oynadı bu oyunda? Hadi oynadınız bari hakkını verin, Yavuz Bingöl'ün sesi çıkmaz, ekşisözlük'te birisi yorum yapmış, "Azra Akın'ın selam sırasında sahnede kaldığı süre, oyun süresince sahnede kaldığı süreden uzun" diye. Çok çok doğru.. Ne bileyim, Kaptan elinde saz türkü söyleyen bir karakter olur, Yavuz Bingöl'ü koyarsın oraya; ama ortada hiç öyle birşey yok, çalan türküler de banttan. E o zaman? Ortada tiyatrocu mu yok yani.. "Aaaa Yavuz Bingöl oynuyormuuuuşş" diye gelen pek kimsenin olduğunu da zannetmiyorum..

Ama diğer taraftan yardımcı oyuncular harika idi.. İzleyiciye duygu hissettiren birileri varsa o da erkekler koğuşundaki diğer mahkumlardı. Oyunun anlamı onlarda saklıydı.. Oyunla ilgili daha fazla bilgi için bakınıızzz..

Sonuç olarak, beklentiler farklı olsa da benim için güzel bir pazar günüydü..

Haftasonu demişken cumartesiyi de es geçmeyelim; iş çıkışında Sevgilimle yemek yedik. Ben tavuk şiş o da kıymalı kaşarlı pide, nammm nammmmmmm... Yemekten sonra Sevgilimin evine gittik, otururuz, kahve içeriz diye. Kahvemizi içtik, odamıza çekildiiik, derken uyumuşuz.. Evet, ikimiz de kıvrılıp sarmaş dolaş uyumuşuz, 2 saat!! Böylece çok dingin bir cumartesi yaşadık :)

Sevgilerle,

23 Şubat 2010 Salı

Candan Erçetin ~ Bahar

Sen bana müjde misin umut musun sevgili
Kim demiş geçti mevsim ufukta göründü kar
Bu kaçıncı bahar sakın sorma sevgilim
Benim yorgun gönlümde aşkının telaşı var
Bu kaçıncı bahar sakın sorma sevgili
Benim olgun gönlümde aşkının telaşı var

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var
Tabiki ben böyle oldugum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var

Sen bana vaat misin lütuf musun sevgili
Kim ne derse desin al beni sinene sar
Yaşanmış baharları unut gitsin sevgili
Benim gönül ülkemde bir tek senin aşkın var
Yaşanmış baharları unut gitsin sevgili
Benim yorgun gönlümde bir tek senin aşkın var

Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
Yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar
Ayrıca bunun seninle ne ilgisi var
Tabiki ben böyle oldugum için bahar
Çünkü sana değdiğinden beri ellerim
Bütün kış dallarında tomurcuklar var

18 Şubat 2010 Perşembe

Zaman

Zaman ne kadar hızlı akıyor farkında mısınız?

3 haftadır Pazartesiden sonra bir bakıyorum Perşembe olmuş.. Aradaki günler ne zaman, nasıl yaşandı anlamak mümkün değil.

Ve tarih Şubat'ın 18'i bugün.. Yeni yılın 1,5 ayı bitti. Şu ana kadar yeni yıl hedeflerimden yalnızca etaminimi ilerletmeyi becerebildim.. Ama saatim bitiyor çok az kaldı..

Bugün minik yeğenim Ada'nın diş buğdayı yapıldı. Biz de ona sürpriz bir pasta hazırlattık. Pastanın neye benzediğini görmek ve tadına bakmak için akşamı iple çekiyorum..

Bu aralar nasıl bir tiyatroya - operaya gidesim var anlatamam. Gitmek istediğimiz birkaç gösteri var; IV. Murat, Cem Sultan, Harem ve Venedik'te Bir Gece Operaları ile Orhan Kemal'in 72. Koğuş oyunu. 72. Koğuş aslında İstanbul'da gösteriliyor; ancak 24 - 28 Şubat tarihleri arasında Ankara Şinasi Sahnesi'nde. 28 Şubat Pazar günü için biletlerimizi aldık, çok da heyecanlıyım..

Opera oyunlarını ise bana inat yapar gibi hafta içlerine koyuyorlar, özellikle IV. Murat'ı.
Ruhat Mengi bir yazısında çok bahsetmişti bu oyundan, o günden beri çok merak ediyorum. Gerçi o da "İstanbullular Göremeyecek mi?" diye başlık atmış.. Yerli yabancı her oyunu, konseri, sergiyi siz görüyorsunuz, hadi biz de nispeten görüyoruz; ama göremeyen birçok ilimiz var. Bunu da siz görmeyiverin veya buyrun Ankara'da izleyiverin, neyse. Bu oyun 26 Aralık Cumartesi günü sahnelendi, o gün gitmemiz mümkün değildi. Kaç aydır oyun devam ediyor - ayda 1 kez olmak üzere - ve her seferinde hafta içi sahneleniyor. Devlet Opera ve Balesi'ne bunun için mail bile attım, sayfalarındaki İzleyici Anketi'ni doldurdum ya hayırlısı...

Diğer oyunlar biraz daha yeni; ancak hepsini çok merak ediyorum, izlemek için sabırsızlanıyorum. Opera ve devlet tiyatrosu biletleri o kadar ucuz ki.. Sinemaya uzun zamandır gitmiyorum; fakat sinema bileti 10 - 15 aralığındaysa tiyatro bileti de yerine göre 10 - 15 - 17 TL. Sinema filmini aynı gün aynı saatte milyonlarca kişi izleyebilirken, opera veya tiyatro salonunda 50 - 60 kişi izleyebiliyor. Bizlerin bu oyunları takip etmemiz ve çevremizi teşvik etmemiz lazım.

Bilmeyenler varsa duyurmuş olayım, operalarda eskisi gibi gidip acaba bu adam niye bağırıyor diye kafa patlatmıyorsunuz. Gerçi anneme göre operanın amacı kafa patlatmak; fakat şu anda salonlarda üstyazı sistemi kurulu. Oyun boyunca geçen diyalogların Türkçesi bu panolarda yazıyor. Hani turizm şirketlerinin falan kayan yazıları olur ya; İstanbul 49 TL - Paris 50 € - Madrid 75 € vs. vs; onun gibi. Bence gayet çağa uygun bir düşünce ve uygulama. Şu an geliştirilebilecek konulardan birisi sahne düzenleme ve kostümler. Tabiki şu an kullanılanlar da çok şık; ancak günümüz teknolojisinde, sahne kararınca 2 kişinin koştura koştura masa sandalye taşımasını aşmamız gerekiyor bence. Tabi daha güzel sahnelere de ihtiyacımız var...

Benimse şu anda birşeyler yapmaya ihtiyacım var, koşmaya, etamine ve sanata :)))

15 Şubat 2010 Pazartesi

Muhteşem Haftasonu

Geçtiğimiz Cumartesi ve Pazar uzun zaman unutulamayacak günlerdi. Çok ama çok güzel bir haftasonu geçirdik Sevgilimle..

Cuma günü iş çıkışı ofisten bir arkadaşın verdiği ev partisine gittik. Partiyi veren kız İspanyol, stajyer olarak 3 aylığına Türkiye'de. Çok tatlı, çok şeker bir kız. Bize tortilla yaptı, patatesli, soğanlı omlet de diyebiliriz :) Yine de çok lezzetliydi..

Cumartesi günü sabahtan ofisteydim. Annem mesaj attı, yaklaşık 2 hafta önce sipariş ettiğim yoga CD'lerim gelmişti :) Birkaç yıl önce TV8'de Yoga TV isimli bir program yayınlanıyordu, sonra Digiturk'te de gösterildi. Ben o program sayesinde yogayla tanıştım ve özellikle Chi Yoga'yı çok sevdim. Geçtiğimiz günlerde program sunucusu
Kris Mcintyre'ın bloguna rastladım ve yeni bir DVD çıkarttıklarını gördüm, hem de Fitness Yoga. Tabiki hemen sipariş verdim ve işte o CD'ler Cumartesi günü teslim edilmişti.

Ofisten 14:00'te çıktım, Sevgilimle Bahçelievler'e gittik. Yemek yedik, biraz dolaştık. Ordan Armada'ya geçtik. Geçen haftasonu Tunalı'daki İnci'de bir ayakkabı beğenmiştim; fakat alamamıştım. 1 haftadır aklım sürekli o ayakkabıdaydı ve bu haftasonu almaya karar verdim. Armada'ya baktım, yoktu. Hemen fırladık Tunalı'ya gittik. Ve işte orda duruyorlardı, 1 haftadır rüyalarımı süsleyen minik, sade ama "ben burdayım" diyen ayakkabılarım. Hemen denedim, normalde ayak numaram 37 olmasına rağmen bu ayakkabının 35 numarasını aldım. Kalıpları genişmiş... Ben ayakkabıyı denerken satıcı çocuk ordan "ayakkabılarınızın herşeyi var, tek eksiği sizsiniz" demez mi? Tabiki o eksiği hemen tamamladım; ama bu sefer başka bir yerde eksiklik oluştu, 189 TL kadar :) (Sezon fiyatı 400 TL imiş) Olsun herşeye değerdi.. Pişman değilim!!!

Ve işte muhteşem ayakkabılarım......... =====> Resim geleceeeekkk :)))

Pazar günü hızlı başladı. Kahvaltıdan sonra hemen banyoya girdim, lakin saçlarımı kestirecektim o gün. Dedem sayesinde Hakimevi'nde üyeliğimiz var. Oranın kuaförü hem çok ucuz hem de çok güzel kesiyor. Saçlarım epey uzamıştı, sırtımın ortasına kadar geliyordu. Boynum hizzasında küt bir şekilde kestirdim. Önden de perçem kestirdim, çok sevimli oldu.. :)

En önemlisi Sevgilimin beğenmesiydi ve o deli oldu, bayıldı!! "Artık saçını uzatmak yok", dedi, "ya ama düğüüüünn?? orda topuz yaptıracağııımm", dedim, "tamam ondan sonra uzatmak yok o zaman", dedi. Kısa saçı ben de çok seviyorum aslında. Daha modern duruyor, saçlarım daha sağlıklı görünüyor ve daha kullanışlı olduğunu düşünüyorum. Daha şimdiden herkes boyattın mı diye soruyor. Ben öyle çok uğraşmayı, şekil vermeyi beceremem. Ya fön çekerim, ya toplarım, ya örerim, ya da topuz yaparım. Böyle olunca ne anlamı kaldı uzun saçın..

Sevgilim o kadar çok beğendi ki içinden fotoğraf çekmek geldi, hemen çıktık, Seğmenler Parkı'na gittik. Benim bu parka ilk gidişimdi. Elele dolaştık fotoğraflar çektik, üşüdük, eve döndük. Sevgilimin ablası da pişi ile elmalı tart yapmıştı, sıcak çayla akşamüstü kahvaltımızı yaptık. O kadar çok yemişim ki akşam başka birşey yemedim.

8 gibi evdeydim, gece gece bir hamaratlığım tuttu ki sormayın! Kardeşim banyoya girmeden önce çamaşır makinesini çalıştırdım, o yıkanırken odamı topladım, kıyafetlerimi katladım, dolaba yerleştirdim. Kardeşim banyodan çıkınca ütü masasını kurdum. 10:30'a kadar 3 sepet ütü yaptım. Muhteşem bir ütümüz var evde, sadece buharla, ütüyü kıyafete hiç değdirmeden dümdüz yapıyor, öyle kolay ki..

Tabi bu işler bittiğinde benim de işim bitmişti. Yayıldım koltuğuma, yaptım çikolatalı kahvemi, aldım Negro'mu, bir yandan da etaminimi işlemeye başladım, ooooohh dedim, hayat bu :)

Etaminim bitmek üzere, yakında tüm dünyaya göstereceğimm!!....


Bu Pazar Sevgililer Günüydü, geçen yıl o gün Sevgilimle aramızda epeeey bir kilometre vardı; ama ne güzel ki dün yanyanaydık. Dün içinse sadece şunları paylaşmak istiyorum, beni ağlatan bir röportaj : Hakkı Devrim - Ayşe Arman

Sevgiyle, Aşkla kalın....

4 Şubat 2010 Perşembe

İyi ki doğdun anniişşş

Dün, 3 Şubat, anneciğimin doğumgünüydü. İyi ki doğdun annişiiiiimmm.. :)))) Annem 59 yaşını bitirdi, 60'ından gün aldı.

Her yıl ve her doğumgününde olduğu gibi kutlamamız pizza & şarap şeklindeydi. Tadım'dan pizzalarımızı söyledik. Aklınızda olsun, hafif bir pizza yemek isterseniz Tadım'ın Kalbim Ege'de çeşidi çok uygun bir alternatif. Ben kalın hamur yedim; ama ince hamur daha lezzetli olurdu diye düşünüyorum.

Pizzalarımızın üzerine kooocaman bir pasta yedik. Liva'nın çikolatalı fıstıklı pastasını ilk kez nişanımız için yaptırmıştık. O günden sonra favorimiz oldu. Yoğun bir çikolata lezzetine ihtiyaç duyduğunuz günler için ideal. Ayyyy şimdi de çok canım çekti.. Eve gitsem de yesemmmm.. :)

28 Ocak 2010 Perşembe

Let It Snow

Dün akşam işten çıktım, gökyüzü pembe beyaz. "Tam kar havası" dedim içimden. Arabama doğru yürürken karşıdan gelen arabanın farlarında gördüm ilk kar taneciklerini. Yol boyunca öyle hızlandı, öyle yoğunlaştı ki o tanecikler. Çetin Emeç Bulvarı'nda mesela, yol beyaz ipekten örtüyle kaplı gibiydi. Arabalar geçtikçe rüzgardan o örtü dalgalanıyordu. Öyle güzeldi ki..

Evimizin tadilatında bu soğuk kış gecelerini düşünerek şömine yaptırdık. Ben de eve, komşularımız yüzünden yakamadığımızı bile bile, o şöminenin karşısında ren geyikli yünlü ev botlarımla kıvrılarak uyuma hayalleriyle gittim. Olay şöyle olmuştu, biz bir akşam kedi misali kıvrılmışken şömine karşısında komşumuz beyefendi geldiler. Eşi dumandan rahatsız olmuş, baş ağrısı tutmuş. Söndürür müsünüz diye rica ettiler, söndürdük ve şömineyi kontrol ettirene kadar hiç yakmayacağımızı belirttik. Biz yakmaya yakmaya devam ederken beyefendi yine geldi kapımıza, "siz şömineyi yine yaktınız galiba, bize duman geliyor" diyerek. Üstelik biz şöminemize baktırmış ve herhangi bir kaçak olmadığının teyidini almıştık. Zaten biz yakmıyorken herhangi bir duman gidemezdi ki..

Dün akşam eve doğru giderken bunu düşündüm ve şu sonuca vardım. Herhalde komşumuz beyefendi komşumuz hanımefendi ile bir takım münasebetlere girmek istediğinde, komşumuz hanımefendi, "yandakiler şömineyi yaktı yine, başım tuttu benim" diyor. Hevesi kursağında kalan komşumuz beyefendi de soluğu bizde alıp hıncını bizden çıkarıyor. Nasıl senaryo? Olur mu olur :)

Bu güzel günlerin anısına güzel bir şarkı :))

Oh the weather outside is frightful,

But the fire is so delightful,

And since we've no place to go,

Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!

It doesn't show signs of Pauseping,

And I've bought some corn for popping,

The lights are turned way down low,

Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!

When we finally kiss goodnight,

How I'll hate going out in the storm!

But if you'll really hold me tight,

All the way home I'll be warm.

The fire is slowly dying,

And, my dear, we're still good-bying,

But as long as you love me so,

Let It Snow! Let It Snow! Let It Snow!

p.s. resimler sonra eklenecektirrr :) çünkü çoook güzel resimlerim var

22 Ocak 2010 Cuma

Kışın İlk Macerası

Bu yıl kış geç geldi. Hatta tam olarak bugün geldi diyebilirim. Bu kışın önceki yıllardan farkı şu; işe arabayla gidip geliyorum. Daha önce hep otobüse biniyordum. Yağmur, kar farketmiyordu, otobüsün bizim yokuşu çıkamadığı durumlarda kulağıma mp3 player'ımı takıp yürüyordum eve. Bu yıl arabayla gidip geldiğim için daha endişeliyim. Her gün ofisten "acaba kar yağdı mı?" diye çıkıyorum. Dün akşama kadar bu endişem hep yersiz olmuştu..

Dün akşam saat 9'da ofisten çıktım, hava her akşam olduğu gibi soğuktu, belki 1 - 2 derece daha soğuk. Avon siparişlerim gelmişti, onun için elimde kocaman bir kutu vardı. Minik mavi Uno arabamın yanına gittim (resimdeki benim arabam değil ama modeli aynı), küçücük çantamın içindeki herşeyi dökerek, dizimle de kutuyu tutmaya çalışarak, anahtarlarımı buldum. Uzaktan kumandayla açtım, kapılar "tık" dedi. Açmaya çalıştım ama kapılarda hareket yok. Biraz zorladım, vurdum falan ama yok, "kapı duvar" :) Arabanın tüm kapıların denedim, hepsi aynı durumda. O sırada bir araba benim yerime park etmek için bekliyordu. Camı açıp; "giriyor musunuz, çıkacak mısınız" diye sordu. "Kapıyı açabilirsem çıkacağım" dedim. Biraz ileriye parkedip yanıma geldiler. Kapıları onlarla beraber denedikten sonra, "bagajdan girebilir misiniz" diye sordu. Bunu ayrıca anlatırım; ama "Sevgilim İstanbul Yolu'nun ortasında girdikten sonra ben hayli hayli girerim" dedim ve başladım bagajı sökmeye. Sonunda arka koltukta oturur buldum kendimi. Tekrar kapıyı açmayı denerken kolumu morarttım. Bir şekilde ön koltuğa ulaştım ve kapılarla daha fazla vakit kaybetmeden Sevgilimin yanına gittim. Ancak araba biraz ısınınca açabildik kapıları.

Bu yıl kışı böyle karşıladık. Bugün de ince ince yağıyordu ama şu an durmuş. Galiba bu kış anlatacak çok hikayem olacak. Beni izlemeye devam edin..

Önemli Not : Ya bagajı açık bırakmalı, ya da arabanın dışında bir yerde yedek anahtar taşımalı.

Notun öneminin daha iyi kavranması açısından şu olayı anlatmak isterim. Bizim arabamızın (Zurna) sorunları dertleri bitmez. Örneğin bir ara sileceği çalıştırdığımız zaman lastikli kısmı yerinden fırlıyordu. Durup yerine takmamız gerekiyordu ve tabiki hiçbir zaman hızlı modda çalıştıramıyorduk. Çok yağmurlu bir günde Sevgilim İstanbul Yolu'nda ilerlerken silecek yerinden çıkıyor. Tesadüf tam da ışıklarda o sırada ve kırmızı yanıyor. Yeşil yanmadan takayım yerine diye arabadan çıkınca kapılar kapanıyor ve araba kilitleniveriyor bir anda. Deli yağmurun altında arabanın dışında, fondaki korna sesleriyle benim Canım Aşkım, Zurnamızın bagajını deniyor ve ne büyük bir tesadüf ki bagaj açılıyor. Burdan sürücü koltuğuna ulaşan Sevgilim yoluna devam edebiliyor.

Kıssadan hisse, yedek anahtar yaptırmanın bir faydası yok, o anahtarı arabanın yanında ama dışında bulundurmadığınız sürece :)

Bugün cuma, herkese iyi haftasonlarıı.... :)

14 Ocak 2010 Perşembe

Favorilerim


Bu aralar olmazsa olmazlarım şu şekilde:

** Blogumun güzel görünmesi ve ruh halime göre yenilenmesi için : http://btemplates.com/

** Sabah akşam, işte trafikte beni neşelendirmesi, duygulandırması, başka diyarlara götürmesi için Candan Erçetin'in "Kırık Kalpler Durağında" albümü

** Özellikle Bahar, Git, Yalvaramam ve Ninni en sevdiğim parçalar.

** İştah açtıran bir blog : http://kitchenoclock.blogspot.com/ ve yaptıkları güzel pastalar. Bu blog beni şeker hamuruyla uğraşmaya yöneltmedi değil :)

** Dan Brown, Kayıp Sembol : Klasik bir Dan Brown kitabı olsa da her zaman ilginç ve heyecanlı.
** Markafoni : Burası markaların ürünlerini indirimle satan bir web sitesi. Her gün yeni markalar giriyor indirime. Bana sorarsanız bir göz atın, kendinizi alamayacaksınız :)

Herkese tavsiye ederim; gezin, dinleyin, okuyun...
Sevgiler...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Hoşgeldin 2010 :)

2010 geldi, hoş geldii...
Yeni bir yıl, yeni bir heyecan getirsin, yeni bir başlangıç yapsın isteriz. Dualarımız, dileklerimiz bu yöndedir hep. Bugün yeni yılın 6. günü. 7 gün öncesi ile çok büyük farklar yok arada, ancak insanların yüzlerinde bir tebessüm hissediliyor yine de. Gazetelerde köşe yazarları "2009 .... idi; ama 2010 ..... olacak" gibi umut dolu cümleler kullanıyorlar sıklıkla. TV'ler, radyolar yeni yıl rehavetinden çıkamadı henüz.
Bizde de bu neşe devam ediyor hala. Evimizde yılbaşı ağacımız süsleriyle öylece duruyor. Şöminemizin üzerinde süsler, erik ağacımızda ışıklar. Hergün böyle süslesek evlerimizi keşke :)
Ben bugün komik bir şeyden bahsetmek istiyorum, 2009'u nasıl kapattığımızla ilgili bir "güleriz ağlanacak halimize" durumu. Bizim oturduğumuz yer küçük ve güvenli bir site. Şöyleki; kimsenin kapısı çelik kapı değildir, kimsenin evinde alarmlar, demir parmaklıklar, ciddi güvenlik önlemleri yoktur. Biz bu yıla kadar sabah kalkınca anahtarı koyardık kapının dışına, akşama kadar orda kalırdı. Gece en son yatan alırdı içeri. Özellikle yaz geceleri pencereler açık yatmayı pek severdik. 20 yıldır işte böyle güzel bir sitede yaşama şansına sahibiz.
Son birkaç aydır sitemizde hırsızlık olayları duyuldu. Sitenin 20 yıllık geçmişinde yaşanan en fazla 3 hırsızlık olayı vardır ve bunların hepsinin de eve gelen yardımcı kadınların başının altından çıktığı belirlenmiştir. Ancak, son zamanlarda duyduklarımız ciddi olaylardı. Geceleri insanların üst katta uyuduğu evlere giriliyor ve özellikle dizüstü bilgisayarlar çalınıyordu. Tabi böyle bir durum sitede yoğun bir panik havası oluşturdu. Bir anda herkes evine alarm taktırmaya başladı, biz anahtarımızı içerde tutmaya başladık ve sitemize bekçi köpeği alındı (henüz kendisi gelmedi ama kulübesi hazır). Bu yoğun hazırlıklar içerisinde komik olaylar da başımıza geldi tabi.

Alarmlı evlerden bir tanesi sabahın erken bir saatinde ötmeye başlıyor; ancak yanlış alarm. Bunu duyan, sıranın taaaa diğer ucundaki ev sahibi o telaşla oğlunu da kucağına alıp evden fırlıyor, fakat anahtar içerde kalıyor.
Benim de bir maceram var, bu olayların duyulduğu akşam yatmış uyurken birden kalktım, aşağıda ışık gördüm. Uykulu bir halde aşağıya indim, tüm kapıları, pencereleri kontrol ettim, farkettim ki babam oturmuş gazete okuyor. Sonra gönül rahatlığıyla çıkıp yattım.
Bakalım daha ne maceralar çıkacak. Tabi bunlar olayın komik tarafı, diğer tarafta ise günlerdir doğru düzgün uyuyamamam, uyuduğumda kabuslar görmem ve her hışırtıda yataktan fırlamam var.
Umarım 2010'da bunlar komik birer hatıra olarak kalır yalnızca ve yenileri hiiç ama hiiiç eklenmez.
Sevgilerrr...

29 Aralık 2009 Salı

Cafe Anki Efsanesi

Yıl 1995.
Taaa üniversite yıllarından beri tanışan 3 arkadaş, emekliliklerinin geldiğini; ancak içlerindeki enerjinin ve yaşam coşkusunun henüz bitmediğini hissetmeleri üzerine bir cafe açmaya karar verirler. Bu cafenin açılış amacı çok basittir aslında; gönlümüze göre kuracağımız, işleteceğimiz bir yerimiz olsun, biz işletirken, müşterilerimiz de gelip giderken keyif alsınlar, güzel yemekler yesinler, evlerimize de 3-5 katıda bulunalım.

Böylece hızla işe girişirler ve 29 Aralık 1995'te kapılarını hepimize açarlar. O zamanlar ben ortaokuldaydım. Koşturmacalar yaz tatilinde başlamıştı. Alışverişler, tadilatlar, kırmalar, dökmeler, çok net hatırlıyorum. Cafemizin teması Ankara idi. Anki zaten Ankara'nın eski isimlerinden biri. Duvarlara ankara'nın eski resimleri asıldı, öyle zor bulunmuştu ki o resimler.. Amerikan servisler çok güzeldi mesela, duvardaki resimlerin bazılarını bastırmışlardı kartonlara. Açılış kokteylinin tarihini hatırlamıyorum ama deli gibi yağmur yağıyordu ve rüzgar vardı. Babamın şemsiyesi uçmuştu ve biz çok ıslanmıştık. Yağmur berekettir :)

1 Ocak 1996'ya kadar yalnızca aile üyeleri ve tanıdıklar için "deneme yayını" yapılmıştı. Pizza bile yemişliğimiz vardı o zamanlar :) Öğlenleri okuldan çıkar arkadaşlarımla yemeğe giderdik. Gün içinde mutlaka birkaç yemek denemesi yapılmış olurdu, salatalar, sandviçler, tatlılar. Biz de tadına bakardık tabi, nam naammm.. Zamanla herşey yerli yerine oturdu tabi. Şık bir menü çıktı ortaya. Çok uzun zaman "patronlar" bizzat mutfaktalardı. Serviste (biz o zamanlar küçüktük ama) çocuklar yardım ederdi. Çevrede tanınması kısa zaman aldı. Radyo ODTÜ'de bir programda çekilişle davetiye verilirdi mesela, biz heyecanla dinlerdik o programı.

Zamanla Ankara'nın vazgeçilmezlerinden oldu Anki. Trafiğin, koşturmacanın, gürültünün en yoğun olduğu Kızılay'da insanların huzur bulduğu, yemyeşil ağaçların altında dinlendiği bambaşka bir dünya oldu. Hem genç, hem elit, hem salaş oldu.

Yılbaşı geldiğinde süslenirdi Anki'miz. Çamdan bir ayımız vardı, en sevimlisi oydu :) Sevgililer Günü'nde kapıya balonlardan kocaman bir kalp asılırdı mutlaka. İlk yıllarında bir de hediye verirdik çiftlere, hatırlıyorum çünkü çok uğraşmıştım onlar için. O zaman çok basit bir resim programımız vardı. Arıları, böcekleri, çiçekleri, kalpleri yanyana koyar, bir resim oluşturur ve çıktı alırdık. Yanında çiçekle vermiştik onları yanlış hatırlamıyorsam, saksıda bir çiçek. Daha sonra çok kişi oldu o saksıyı sakladığını, çiçeğinin büyüdüğünü söyleyen.

Bizler üniversiteye orda hazırlandık, orda okuduk. Ankiciğimiz bizleri çok mutlu etti. Aklıma komik bir anım geldi şimdi; deli gibi kar yağıyordu ve giriş yolu kardan kapanmıştı. Ben de yolu açmaya çalışıyordum ayaklarımla karları ittirerek. Kızılay'da tinerci, haylaz çocuklar çok olur. Ben karları temizlemeye çalışırken birkaçı üstümdeki ağaçlara kartopu attılar. Bir anda ağaç sallandı ve üzerindeki tüm karlar benim üstüme döküldü! Tam komedi filmi!!! Çok gülmüştüm sonra ve içtiğim sıcacık çayla ısınmıştım.

Söylenecek o kadar çok şey var ki daha. Anki'nin açılışında ve devamında tuzu bulunan herkese çook teşekkür ediyorum buradan. Sizler de iyi ki vardınız ve böyle güzel bir aile olduk. Acısıyla, tatlısıyla 11 yıl geldii geçtii.. Maalesef Cafemiz kapandıktan sonra farkettik ki, hiç doğru düzgün bir fotoğrafımız olmamış.. Mesela yılbaşı süslerini çek değil mi, mutfağı, salonları. Nedense çekmemişiz, hep var diye düşünmüşüz. Şimdi sadece bizim hatıralarımızda.

Bu yazının bir de mesajı olsun bari, daha çok fotoğraf çekelim; insan, yer, kedi, köpek, balık, ağaç.. ne varsa çekelim.. 2010'da ben bunu da yapacağım!!

Sevgilerr..