25 Aralık 2011 Pazar

Yeni Bir Aşk - Yeni Bir İş

24 Kasım - 24 Aralık! Tam bir ay olmuş yazmayalı. Öncelikle takipçilerime benden umutlarını kesmedikleri için teşekkür ediyorum :)

1 ayda çok hızlı bir geçiş yaptım. Yansıttığım kadarıyla eski iş yerimde çok yıprandığımı anlamışsınızdır. Ayrılmak istediğimi söyledim, 6 hafta ihbar sürem vardı, 2.haftamda iş teklifi geldi. Benim de değerlendirmek istediğim bir teklifti, kabul ettim. Alel acele bir çıkış yaptım. İyi de oldu bence. Sevdiğim kişilerle duygusal bir ayrılık yaşadım, diğerleriyle de vedalaştım işte. İçimden çok konuşmalar hazırlamıştım, çok şey planlamıştım; ama o son an geldiğinde yapmak istemedim. Onların gözlerindeki duyguyu gördüm çünkü, beni mutlu etmeye yetti o.

Sonra yeni işime başladım. Bir şirketin CEO'sunun teknik asistanlığını yapıyorum. Teknik Asistan ne demek derseniz, son 1 ay içinde yaptıklarımı anlatabilirim. İşe başladığımın ertesi günü şirketin Organizasyon Şemasını düzenledim, ardından görev tanımlarını yazmak geldi, sonra şirket için periyodik toplantı takvimini oluşturduk, 1 haftadır uyguluyoruz. Toplantılarda not tutup, tutanak yazıyorum. Şirket faaliyetleri ile ilgili toplantıların çoğuna girip not alıyorum. Düşünme, karar alma tarzını öğreniyorum, şirket hukukunu, kanunları öğreniyorum. Bilançoyu, muhasebeyi, finansı öğreniyorum. Gerçi sorsanız bunları okulda öğrendik; ama 6 sene geçti üzerinden, pek bir şey kalmadı. Şimdi uygulamalı MBA yapıyor gibiyim. Sürekli birşeylerle uğraşıyorum, özel maillerime bile bir sabah bir de akşam çıkarken bakabiliyorum, bloga girmem söz konusu bile değil! Yaptığım işi seviyorum, insanlar deseniz eskiden işim herkesle iç içe idi, şimdi kendi halimdeyim. Bu yüzden ancak öğle aralarında görüşebiliyorum. Halimden memnunum. Her zaman olduğu gibi pek içli dışlı olmamayı tercih ediyorum; zaten iyice paranoyaya bağlayıp "şunu desem gider buna söyler mi", "bunu ileride aleyhime kullanır mı" modundayım. Zaman bana yanıldığımı, bunların sadece kuruntu olduğunu göstersin, lütfen...

İlk zamanlar eski iş yerimi gerçekten özledim. Hele ay sonunda çıkış işlemlerim için uğradığımda bir kaç gündür otelde kalıyormuşum da evime gelmişim gibi "oh be" dedim. Ayrılmak istediğimi söylediğimde bana dediler ki "bizim sana hiçbir kırgınlığımız yok, bundan emin ol." tabi ben soramadım "peki benim size karşı kırgınlıklarım ne olacak?" diye. Ay sonunda gittiğimde orayı %70 güzel şeylerle hatırlayacağımı anladım, sevindim. kimse hayatının hiçbir dönemini kötü hatırlamak istemez ki..

Eveeet, yılbaşı yaklaşıyor, hatta geldi bile. Bu sene için kendime başarı diliyorum, verilen tüm görevlerin üstesinden gelebilmeyi diliyorum, çok şey öğrenmeyi diliyorum, bir de herkesin dilekleri, özellikle de değişiklik isteyenlerinki kabul olsun istiyorum. İnsanın bazen buna gerçekten ihtiyacı oluyor ve en küçük değişiklik çok şeyi etkileyebiliyor.

Sizleri de seviyorum, burada olduğunuz için teşekkür ediyorum.
Yılbaşına kadar tekrar yazamayabilirim, hepinize şimdiden iyi seneler... Ve bence en güzel yeni yıl şarkısı:
Sertab Erener - Yeni

24 Kasım 2011 Perşembe

Yeni Bir Başlangıç

Bir parfümle başladı herşey ve onun günümü güzelleştirmesiyle.

Parfümden bir fıs sıktım, telefonum çaldı. Hiç beklemediğim bir yerden aradılar, çağırdılar beni.

Ertesi gün gittim apar topar, görüşmeler yaptım.

Bu sabah kalktım, yine bir fıs ve yine bir telefon. Herşey olumluymuş, Pazartesi bekliyorlarmış beni.

Teşekkürler Jean Paul Gaultier...


Bu arada mutlueller.blogspot.com katılmış aramıza.
Sayfasına baksanız öyle güzel fikirleri var ki hem çocuklar hem büyükler için...
Hoşgeldin :)

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hoşbulduk!

Uzuuun bir aradan sonra hoşbulduk!

Buraya en son 29 Ekim haftasında yazmıştım, o günden beri hastayım. 29 Ekim'de bir misafirimiz gelecekti evimize, ben de 28inde evi derleyip toplayayım dedim. Süpürge, toz vs. Evi havalandırmak için de kapı, cam ne bulduysam açtım. Tabi temizlik yaparken terledim, sonra da cereyanda kaldım ve sonuçta hastalandım.

Bayramdan önceki haftayı ite kaka bitirmiştim ama hafta bittiğinde benim de pilim bitmişti. Bayramın 1. günü ziyaretlerimizi yaptıktan, ikinci günü de annemlere yemeğe gittikten sonra kalan günleri salonda yatarak geçirdim. Perşembe ve Cumayı izin alarak bağlamıştım zaten, iyi oldu, hiç evden çıkmadan 4-5 gün yattım. Hatta mikroplarımı Sevgilime de bulaştırdım, daha önce işten izin alamamış olmasına rağmen o da yattı. İyileştin mi diye sorarsanız hala tam değil! Grip öksürüğe döndü, sürekli öksürüyorum. Neyse, o da geçer herhalde.

Pazartesi işe başlamamla hayatımda önemli bir değişiklik için adım attım. Bundan sonra daha rahat, daha özgürüm. İçimde bitmeyen kabul edemediğim şeyler var hala, geçmeyen, iyileşmeyen yaralar. Uykularım kaçıyor geceleri. Bunlar da geçsin istiyorum ama beni büyütüp öyle geçsin. Hani "beni öldürmeyen şey güçlendirir" denir ya, o hesap.

Bir de yılbaşı telaşı başladı artık. Bu sene bütün aile yine bizde toplanacağız sanırım. Geçen seneki tombala eğlencesini bu sene Tabu ile katlayacağız. Müthiş bir gece olacağını şimdiden görebiliyorum.

Güzel günler, bizi bekler...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Kutlu Olsun

Coşkusunu her zaman yüreğimizde hissedeceğimiz Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun.

25 Ekim 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da

Üst üste gelen bunca kötü haber arasında sinirlerin bozulmaması mümkün değil. Biraz nefes almak, aklımızı dağıtmak için Cumartesi akşamı Panora'da sinemaya gittik.

Sevgili Görkem, Bir Zamanlar Anadolu'da filmini yazmıştı blogunda. Onu okuduğumdan beri merak ediyordum filmi. Türkiye'de de vizyona gireli 5 hafta olmuş, ha bitti ha bitecek yani. Fırsatımız varken gidelim dedik.

Daha önce hiç Nuri Bilge Ceylan filmi izlememiştim. Bu filmin diğerlerinden daha fazla diyalog içerdiğini ve daha etkileyici olduğunu da söylüyordu herkes. Gerçekten çok etkileyici bir filmdi. Konu için "müthiş, hiç bulunmamış, daha önce yapılmamış" diyemem; fakat anlatım tarzı öyleydi. Bir kere en başından beri o filmin içindeydim ben de. O arabada, çeşmelerin başında, yer sofrasında, soğukta. Sizin hiç bir filmde araba farından gözünüz kamaştı mı? Ya da arabadaki sigara kokusunu duydunuz mu? Öyle gerçek işte..

Konu bir cinayetle ilgili olunca, hele bir de şimşekler çakmaya başlayınca ben de gerildim hafiften. Biraz tedirgin izledim filmi. Ama hiç gerek yokmuş. Öyle yumuşak ama hakiki ve samimi bir film ki...

Sahnelerin her biri fotoğraf karesi aynı zamanda. Filmi saniye saniye bastır, tablo diye duvarlara as. O renkler, ışıklar.. Hele dağlar arasından geçen tren! Çok güzeldi çok...

DVD'si kesinlikle alınacak, mevcut kütüphanemize sığmayan film arşivimize eklenecek. Film bu Cuma vizyondan kalkar diye tahmin ediyorum, Ankara'da 2-3 sinemanın en küçük salonlarında oynuyor çünkü. Süresi 3 saat, ona dikkat.

Kaçırmamanızı dilerim, sevgiler...

Yetmedi mi Artık?

Biz çok güzel bir ülkeyiz.
Bir kere, hayat bilgisi derslerinde bolca öğretildiği üzere, 4 mevsimi yaşayan bir ülkeyiz. Yaz tatili yapmak veya kışın kaymak için illa başka ülkelere gitmemize gerek yok. Her çeşit ürün yetişiyor topraklarımızda, bakliyatından, meyvesine sebzesine. Hiç gerek yok aslında yurtdışından gelen elmalara, muzlara, pirinçlere; ama çeşitlilik de güzel şey. Demek istediğim bizde zaten herşey var, yabancısını alırsak bu canımız öyle istediği içindir.

Ürünlerdeki çeşitlilik gibi insanlarda da çeşitlilik var ülkemizde. Güzel birşey değil midir bu? Hepimizin birbirimizden öğreneceği ne çok şeyimiz var. Ege'de ayrı, Anadolu'da ayrı, Karadeniz'de ayrı ve tabiki Doğu'da ayrı insanlar, kültürler. Hani seyahatten dönen bir kişiye sorarız ya görür görmez, "neler yedin" diye, Ege'ye giden zeytinyağlıları anlatır, Karadeniz'e giden balıkları, Doğu'ya giden kebapları, Akdenize giden salataları, mezeleri. Hepimiz bir oluruz o zaman, "olsa da yesek" deriz. Turistik gezi mekanlarıdır buralar bizim için. Tatilde "değişiklik olsun" diye gezer geliriz. Oraların elektriksiz, susuz, internetsiz oluşu hoşumuza gider. Doğayla iç içe olmaya bayılırız. "Bir ömür geçirebilirim burada" deriz; fakat kısa bir süre sonra sıkılacağımızı da biliriz. Onların buralarda, kısıtlı imkanlarda nasıl ve neler yaşadığını hiç düşünmeden şehirlerimize döneriz.

Oraları terör de vurur deprem de, sel de.. Kışın yollar kapandığı için okula, hastaneye gidemezler, yazın 40 derece sıcakta tarlada çalışırlar. O kadar çok tehlike vardır ki, hepsinden korkacak olsalar sokağa adım atamazlar. Bu yüzden, belki cesaretten, belki cahillikten olan biteni kabullenip hayatlarına devam ederler. Bizlerse onlar yerine de korkarız. Doktor, öğretmen, asker olan çocuklarımızın görev yeri buralarda çıkacak diye ödümüz kopar. İki film, yalnızca iki film yeter buraları özetlemeye, birincisi Nefes: Vatan Sağolsun, ikincisi Güneşi Gördüm (Mahsun Kırmızıgül)

Biz maalesef bu güzellikler içerisinde yaşamayı öğrenemedik. Veya daha önce biliyorduk; ama unutmaya, köprüleri yıkmaya o kadar hazırdık ki. Bencilleştik de sanki, hep "önce ben" demeye başladık. Paramız arttı evet, daha çok kazandık. Bazı haklara paramız olursa daha çok sahip olacağımızı sandık. Hem değer verdik, hem aşağıladık parayı, "10 lira noolcakki" dedik. O 10-20-30 liraların birilerinin günlük yemek içmek, elektrik, su parası olduğuna aldırmadan.

Çok uzaklaştık birbirimizden, sadece kötü şeyler olduğunda başlarımız oralara döndü. Küstürdük kendimize.

Depremden sonra çeşitli tepkiler oluştu biliyorsunuz. Herşeyden önce orada can çekişenler insan. İçlerinde polise taş atan bir grup da olabilir, etnik kökeni farklı grup da. Dileyelim ki bu olay onların da insan olduğunu, bu ülkenin vatandaşı olduğunu, daha iyi evlerde, koşullarda yaşama, okuma hakları olduğunu bize hatırlatması için bir fırsat olsun. Tekrar birleşsin kalplerimiz.

Ve tabiki hepsine geçmiş olsun, ölenlere Allah rahmet eylesin...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Just for Fun

1- Şimdi Google Translate'i aç


2- Türkçe'den İngilizce'ye çeviri kısmına "Mahmut Tunçer" yaz

3- Çeviriyi oku :)



Hayat sürprizlerle dolu...

Pazar Kahvaltısı

Kahvaltı benim için en önemli öğünlerden birisi, hele ki haftasonları. Saatlerce sofrada oturmaya bayılıyorum. Bu pazar de ofisten bir arkadaşımızın nişanını kutlamak için Kale'ye Zenger Paşa Konağı'na gittik.

Zenger Paşa'ya benim ikinci gidişim. Her ikisinde de yediğim herşeye bayıldım. İlk gittiğimizde hava güzeldi, balkonda oturmuştuk. Bu sefer içeride oturduk, sobanın yanında.. Hepsinin keyfi ayrı. En kısa zamanda ailelerle cümbür cemaat gitmeyi umuyorum. Resimleri de o zaman paylaşırım artık..

Kahvaltı = Mutluluk :)

6 Ekim 2011 Perşembe

Bir Efsane : Steve Jobs

Apple'ın CEO'su, teknolojide devrim yapan, küçücük ekranlara dünyaları sığdıran insan dün gece vefat etti. Büyük insanlar neden hep böyle erken göçüyor, daha yapabilecekleri çok şey varken..

Apple ile geç tanıştım ben, geçen sene iphone4 ilk çıktığında Sevgilim hediye etmişti. Hani insanların listelere isim yazdırdıkları dönemde yılbaşı hediyesi olarak almıştı bana. iphone'dan önce cep telefonu benim için sadece cep telefonuydu. Konuşma ve bazı notları alma amaçlı kullandığım, mesajı bile çok nadir gönderdiğim bir alet. iphone kullananlara da sinir olurdum. Ne öyle ellerinde bir ekran gözler kilitlenmiş. Öyle olurdu ki, yazlıkta 6-7 kişi masada oturuyoruz, herkesin elinde bir iphone, herkes birbirine video izletir, faceden yazışır. Gerçekten aynı masada oturan insanlar face'den mesajlaşırdı. Bu tür kullanımlar beni  soğutmuştu iphone'dan.

Ancak Sevgilinin hediyesiyle bütün bunları yutup ben de kullanmaya başladım. Boş olduğum bütün vakitlerde o minik ekranda yapacak birşeyler bulduğumu itiraf etsem de yanımda birisi olduğu zaman asla ve asla çantamdan çıkarmadığımı da söylemem lazım. Bakınız bir önceki post : Sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davran.

Tabiki hepsinin yanısıra, iphone'un büyük bir buluş olduğu yadsınamaz. Aletten çok sisteminden, mantığından bahsediyorum. Apple'ın vizyonundan.. Allah bilir o beynin içinde daha ne planlar, hedefler vardı. Dilerim Apple çalışanları Steve Jobs'un anısına ihanet etmeyecek şekilde şirketin devamlılığını sürdürürler.

Eskiden paylaştığım bir yazıya link vermek istiyorum. Steve Jobs'ın Stanford Üniversitesi'nin açılışında yaptığı konuşma. Gerçek bir hayat dersi. İşte
burada.

Vefatının üzerine sanal alemde birçok şey söylenmiş. Ben içlerinden en çok şunu beğendim:

Fajar Jay Fikri: Üç elma insanların hayatını değiştirdi: Adem’in elması, Newton’un elması ve Steve Jobs’ın elması.