Bir de ne güzeldir canın sıkıldığında bunu dinlemek, hayallere dalmak...Alice Gold - Runaway Love
12 Temmuz 2011 Salı
İYİ İnsan Olmak ya da Olamamak
Hani bir söz vardır ya; "söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır" diye, bu, hayattaki herşey için geçerli. Söylediklerimiz, yaptıklarımız ve yapmadıklarımız. Hatta annem şey der mesela: "araba kullanırken yanındakileri rahat hissettirebiliyorsan iyi şöförsündür". Öyle tabi ya, sen istediğin kadar "kontrol bende" de yanındakiler nefeslerini tutmuşlarsa bir faydası yok.
Karakterlerimiz için de aynı şey geçerlidir. Davranışlarınız karşıdakinin yorumlamasına göre anlam kazanır, ona göre iyi veya kötü bir insan olursunuz. Herkesin beklentisi, düşüncesi farklı olduğu için kimseyi mutlu edemeyiz, herkes her zaman birşeylerden şikayetçidir.
Karakterlerimiz için de aynı şey geçerlidir. Davranışlarınız karşıdakinin yorumlamasına göre anlam kazanır, ona göre iyi veya kötü bir insan olursunuz. Herkesin beklentisi, düşüncesi farklı olduğu için kimseyi mutlu edemeyiz, herkes her zaman birşeylerden şikayetçidir.
İnsanın karakterinin çevreye nasıl yansıdığını bilmesi de önemlidir. Bunun için çevreden gelen eleştirileri dikkate almak gerekir. Geçen gün ben de böyle bir eleştiri aldım. Günlerdir de bunun üzerinde düşünüyorum, üzülüyorum.
Hani demiştim ya "burayı ofisin dedikodu kazanına dönüştürmeyeceğim" diye, maalesef elde değil, çünkü insanların hayatı evden çok işte geçiyor. İş yerinde mutlu olmak önemli, çünkü işte mutluysanız eve mutlu gidersiniz. Kocanızla mutlu bir akşam geçirirsiniz, rahat, huzurlu bir uyku uyursunuz. Ben yine de burada olayları uzun uzun anlatmayacağım. Sadece dedim ya, çevreye yansıttığınız karakteriniz, olmak istediğiniz insan olamayabiliyor.
Ben bunu öğrendim. Her ne kadar içimde bir kötülük olmasa da, hesaplar kitaplar oyunlar olmasa da, mümkün olduğunca dürüst ve dedikodudan uzak, başkalarını düşünen, başkalarının hakkını yememeye, üzmemeye dikkat eden, herkese elimden geldiğince yardım eden bir insan olmaya çalışsam da, bunların İYİ bir insan olmak için yeterli olmadığını öğrendim.
Aklımdan atasözleri ve deyimler geçiyor sürekli, ne komik. "Hem suçlu hem güçlü olmak" vardır hani, "İyilik yap denize at" vardır, "alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste", "yavaş atın çiftesi pek olur" derler. 4S kuralı vardır sonra, burada yazamam ayıp kaçar. Bir de şu yazıyı görmüştüm Salomé'nin blogunda: You are a truthful person, but others do not always want to hear the truth.. Hayatın özeti bu değilse nedir?
Hayatın boyunca birisine en ufak bir iyiliğin dokunmuşsa böyle durumlarda bir mucize girer hayatına ve seni o derin düşüncelerden, duygulardan çekip alır. Sevgili Karakız'ın benim için yaptığı etamin de tam böyle bir mucizeydi benim için. Dersin ya, "tamam onu üzmüşüm, bunu kırmışım, ona bilmem ne yapmışım, ama bir kişiyi de mutlu etmişim, sevindirmişim ki o da uğraşıp bana bunu yapmış" Etaminindeki çiçekler gibi girdi hayatıma, mis kokularıyla içimi açtı. Çerçevelettirip odamıza asınca da evimizi ısıtacak.
Çok teşekkür ederim Görkemcim, mucizem olduğun, bana mutluluk verdiğin için. İyi ki varsın da güzel şeylerin varlığını, dostluğun sıcaklığını hatırlatıyorsun bana... Resmini de koyacağımmm, hiç merak etmee :)
Yine de bu yazının rengi derin bir mavi olsun. Hani okyanusların en derin yerlerinin karanlık, soğuk mavisinden... Yazılanları, yaşananları unutmamak için...
6 Temmuz 2011 Çarşamba
Pet Shoplara HAYIR!!
Evcil hayvan sahibi olmak istiyorsanız lütfen birer ticarethane olan pet shoplar yerine sevginize ve ilginize muhtaç, terkedilmiş hayvan barınaklarına bir göz atın. Mesela Çankaya Belediyesi'nin Sahipsiz Hayvan Barınağı'nı ziyaret edebilirsiniz.
Pet Shoplara HAYIR diyelim, hayvan ticaretini bitirelim!
Pet Shoplara HAYIR diyelim, hayvan ticaretini bitirelim!
5 Temmuz 2011 Salı
Dövmeli Sevgili
Geçtiğimiz pazar çok çılgın bir gün olarak tarihe geçti.
Sabah 11'de kalktık, birşeyler atıştırdık ve 12:30'da apar topar evden çıktık. Neredeyse tek uyku günümüz olan pazar günü bu temponun sebebi Sevgilimin yaptıracağı dövme idi. Saat 1'de Filistin Caddesi'nde Everland Tatoo'nun önündeydik.
Sevgilim uzun zamandır bir Iron Maiden dövmesi yaptırmak istiyordu; fakat kafası çok karışıktı. O da olsun, bu da olsun dedikçe dövme dövmeden çok yağlıboya tablo halini almaya başlamıştı. Bu kafa karışıklığıyla kapısını çaldığımız Sercan işi sahiplendi, evirdi çevirdi Sevgilimin istediği bir hale soktu. Pazar günü saat 2de başlayan "operasyon", molalarla birlikte akşam üzeri saat 6ya kadar sürdü.
Sercan yaş olarak genç olmasına rağmen 5 yıldan uzun zamandır dövme yapıyor. Aslen İzmirli; ama ofisini açmak için Ankara'yı seçmiş sağolsun. Böylece biz de bu güzel dövmeyi yaptırabildik. Biz diyorum; çünkü Sevgilimin bunu yaptırmasını, kendim yaptıracakmışım kadar istedim. Onun için heyecanlandım, günlerce rüyalarıma girdi.
Ve işte Sevgilimin yaptırdığı dövme... Biz beğendik, gerçek bir sanat eseri oldu. Bu arada fotoğraf siyah beyaz olduğu için detayları çok iyi yansıtmıyor. Gerçek hali daha da muhteşem! Ta Taaaammm :
Sabah 11'de kalktık, birşeyler atıştırdık ve 12:30'da apar topar evden çıktık. Neredeyse tek uyku günümüz olan pazar günü bu temponun sebebi Sevgilimin yaptıracağı dövme idi. Saat 1'de Filistin Caddesi'nde Everland Tatoo'nun önündeydik.
Sevgilim uzun zamandır bir Iron Maiden dövmesi yaptırmak istiyordu; fakat kafası çok karışıktı. O da olsun, bu da olsun dedikçe dövme dövmeden çok yağlıboya tablo halini almaya başlamıştı. Bu kafa karışıklığıyla kapısını çaldığımız Sercan işi sahiplendi, evirdi çevirdi Sevgilimin istediği bir hale soktu. Pazar günü saat 2de başlayan "operasyon", molalarla birlikte akşam üzeri saat 6ya kadar sürdü.
Sercan yaş olarak genç olmasına rağmen 5 yıldan uzun zamandır dövme yapıyor. Aslen İzmirli; ama ofisini açmak için Ankara'yı seçmiş sağolsun. Böylece biz de bu güzel dövmeyi yaptırabildik. Biz diyorum; çünkü Sevgilimin bunu yaptırmasını, kendim yaptıracakmışım kadar istedim. Onun için heyecanlandım, günlerce rüyalarıma girdi.
Ve işte Sevgilimin yaptırdığı dövme... Biz beğendik, gerçek bir sanat eseri oldu. Bu arada fotoğraf siyah beyaz olduğu için detayları çok iyi yansıtmıyor. Gerçek hali daha da muhteşem! Ta Taaaammm :
1 Temmuz 2011 Cuma
Atölye Beyaz
Ankaralılar arasında Ece Aymer'i tanıyan çoktur eminim. Blogunda yaptığı çeşit çeşit, tasarım ve zevk harikası ürünleri paylaşır.
Bugün de blogunu okuyordum, resimlere bakıyordum ve yapmayı ne kadar canım çekti anlatamam!.. Öyle güzel tasarımları var ki.. Bu bazı insanlarda olan özel bir yetenek, ah ne kadar çok isterdim bende de olsun..
Bugün de blogunu okuyordum, resimlere bakıyordum ve yapmayı ne kadar canım çekti anlatamam!.. Öyle güzel tasarımları var ki.. Bu bazı insanlarda olan özel bir yetenek, ah ne kadar çok isterdim bende de olsun..
Biliyorsunuz, etamine aşırı düşkünlüğüm var. 1000lerle telaffuz edebileceğim bir de model arşivim var; ama gelin görün ki yapmaya başladığım etamin sayısı 5-6 bitirebildiğim 1-2. Bugün elif.se'nin de yazdığı gibi ofisteyken bıraksalar koşa koşa eve gidip önce yürüyüş sonra etamin yapmaya başlayacağım, hızımı alamayıp bir de güzel yemekler yapar Kocacığımın göbüşünü doyururum. Ama akşam olup da eve gitmiyor muyuz... Yemek işini çarçabuk hallediyoruz, azıcık enerjim kalmışsa onu da yürüyüşe ayırıyorum, eve gelince bir duş ve TV karşısında pert!
Mesela bu yaz Atölye Beyaz'a yazılsam, evim için cici cici şeyler yapsam, etaminlerimi tamamlasam, yenilerini yapsam.. Offf çok şey istiyorum çoookkk...
Biri çocuk mu dedi???
Mesela bu yaz Atölye Beyaz'a yazılsam, evim için cici cici şeyler yapsam, etaminlerimi tamamlasam, yenilerini yapsam.. Offf çok şey istiyorum çoookkk...
Biri çocuk mu dedi???
Nelerden bahsettim :
dekorasyon,
etamin
27 Haziran 2011 Pazartesi
Doğru Zaman Var Mı?
Geçen Perşembe ofisimize bebiş geldii...
Ofisimizin sinirli personeli Mehmet Bey'in torunu oldu, resimlerden görebildiğim kadarıyla bir lokmalık, sevimli birşey. Hafif de çatık kaşlı, dedesi gibi. Torun haberi geldi geleli Mehmet Bey'de bir heyecan, bir mutluluk... Kendisi de çocukluğuna döndü sanki.
Ona baktıkça bizi düşündüm. Dayımla yengemde de görüyorum, herkesin söylediği torun sevgisi bambaşka. Annelerimize, babalarımıza bakıyorum, sonuçta belli yaşın üzerinde insanlar artık. Bizim bile yarınımız belli değilken, onlara bu sevgiyi yaşatamadan bizi bırakıp giderlerse üzülürüz diye düşündüm. Hem torunlarımızı da anneane, babaanne, dede sevgisinden mahrum bırakma hakkımız yok ki... Allah'a çok şükür hepsi yaşlarına göre çok çok sağlıklı; fakat nedendir bilinmez bir telaş sardı beni son zamanlarda. Amaaaan, Allah gecinden versin...
Bizim bebişi erteleme sebeplerimiz başlıca şunlar: *Biraz birbirimizle kalıp evimizin, ikili hayatımızın tadını çıkartmak, *kafamıza estiği gibi seyahate, tatile gitmek, *Yurtdışı tatilleri yapmak, örneğin bu sene Kurban Bayramını 1 hafta da iznimizle birleştirip Amerika tatili yapmak istiyorduk; maddi imkan(sızlık)lardan dolayı olmadı o ayrı ama önümüzdeki sene olabilir. *Bizim çift olarak öyle gece gezmelerimiz falanımız filanımız da pek yoktur ama istesek yaparız.
Yani kısadan hisse evliliğimizin ilk, gençliğimizin son dönemlerini kafamıza göre yaşama isteğimiz vardı. Diğer taraftan ofiste çocuk sahibi olan herkes "şimdiki aklım olsa evlenir evlenmez yapardım. yaş ilerledikçe enerjin ve tahammülün azalıyor, çocuğa yeteri kadar ilgi gösteremiyorsun" diyor.
Cuma akşamı eve gidince Sevgilime açtım konuyu, "ben böyle böyle hissediyorum, sen ne düşünüyorsun" dedim. Sevgilimin gözleri parladı bir anda, onu hiç böyle görmemiştim. Meğer o da istiyormuş, düşünüyormuş hep. Sonra işi biraz geyiğe vurduk, "kız mı olsun erkek mi, adı ne olsun" falan filan. Meğer Sevgilim erkek çocuk istermiş, adını da Ateş istermiş. Çin takvimine baktık, bu sene Kasım ayında erkek görünüyor. Böyle bir plan şekilleniverdi birden.
Üstüne, Nisan ayında doğurmuş bir arkadaşımız Ankara'daydı bu haftasonu. Bebeği neredeyse 3 aylık. Cumartesi akşamı onlara gittik. Tam da bebişin banyo ve uyku saatine denk gelmişiz. Biraz oynadık, sonra annesi banyosunu, babası mamasını hazırladı, babaannesiyle biz onu oyaladık. Onlar bebeği yıkarken (biz de yanlarındaydık) beni bir ağlama tutsun, kendime hakim olamıyorum. Gözlerim dolup dolup taşıyor.
Bebekleri çok seviyorum, ikimiz de seviyoruz ama korkuyorum ne yalan söyleyeyim. Geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimi açamam, el yordamı gider gelirim. E bebiş ağlayınca ne yapacağım? Hadi ben uykusuzluğa da dayanıklıyımdır, ya Kocacık? O yarım saat az uyusun bütün gün mızmızlanır. İşe git, çocuğa bak dayanabilecek mi?
İşte böyle düşünceler içerisinde gidip geliyoruz birkaç gündür. Bu düşünceler bazen bizi eğlendiriyor, bazen beni korkutuyor. Sizlerin de çocuk yapmak ve yaşla ilgili düşüncelerini öğrenebilirsem mutlu olurum. Sizler kaç yaşında anne oldunuz, "şimdiki aklınız olsa" ne yapardınız, ne yapmazdınız? Sanırım beni asıl endişelendiren bu kadar kısa süre içerisinde hayatlarımızın bu kadar çok değişmesi. Yani daha biz bir düzen oturtamamışken, daha biz büyümemişken.. Belki de bu kadar düşünmemek mi lazım, herşey kendiliğinden mi oluyor dersiniz?
Ofisimizin sinirli personeli Mehmet Bey'in torunu oldu, resimlerden görebildiğim kadarıyla bir lokmalık, sevimli birşey. Hafif de çatık kaşlı, dedesi gibi. Torun haberi geldi geleli Mehmet Bey'de bir heyecan, bir mutluluk... Kendisi de çocukluğuna döndü sanki.
Ona baktıkça bizi düşündüm. Dayımla yengemde de görüyorum, herkesin söylediği torun sevgisi bambaşka. Annelerimize, babalarımıza bakıyorum, sonuçta belli yaşın üzerinde insanlar artık. Bizim bile yarınımız belli değilken, onlara bu sevgiyi yaşatamadan bizi bırakıp giderlerse üzülürüz diye düşündüm. Hem torunlarımızı da anneane, babaanne, dede sevgisinden mahrum bırakma hakkımız yok ki... Allah'a çok şükür hepsi yaşlarına göre çok çok sağlıklı; fakat nedendir bilinmez bir telaş sardı beni son zamanlarda. Amaaaan, Allah gecinden versin...
Bizim bebişi erteleme sebeplerimiz başlıca şunlar: *Biraz birbirimizle kalıp evimizin, ikili hayatımızın tadını çıkartmak, *kafamıza estiği gibi seyahate, tatile gitmek, *Yurtdışı tatilleri yapmak, örneğin bu sene Kurban Bayramını 1 hafta da iznimizle birleştirip Amerika tatili yapmak istiyorduk; maddi imkan(sızlık)lardan dolayı olmadı o ayrı ama önümüzdeki sene olabilir. *Bizim çift olarak öyle gece gezmelerimiz falanımız filanımız da pek yoktur ama istesek yaparız.
Yani kısadan hisse evliliğimizin ilk, gençliğimizin son dönemlerini kafamıza göre yaşama isteğimiz vardı. Diğer taraftan ofiste çocuk sahibi olan herkes "şimdiki aklım olsa evlenir evlenmez yapardım. yaş ilerledikçe enerjin ve tahammülün azalıyor, çocuğa yeteri kadar ilgi gösteremiyorsun" diyor.
Cuma akşamı eve gidince Sevgilime açtım konuyu, "ben böyle böyle hissediyorum, sen ne düşünüyorsun" dedim. Sevgilimin gözleri parladı bir anda, onu hiç böyle görmemiştim. Meğer o da istiyormuş, düşünüyormuş hep. Sonra işi biraz geyiğe vurduk, "kız mı olsun erkek mi, adı ne olsun" falan filan. Meğer Sevgilim erkek çocuk istermiş, adını da Ateş istermiş. Çin takvimine baktık, bu sene Kasım ayında erkek görünüyor. Böyle bir plan şekilleniverdi birden.
Üstüne, Nisan ayında doğurmuş bir arkadaşımız Ankara'daydı bu haftasonu. Bebeği neredeyse 3 aylık. Cumartesi akşamı onlara gittik. Tam da bebişin banyo ve uyku saatine denk gelmişiz. Biraz oynadık, sonra annesi banyosunu, babası mamasını hazırladı, babaannesiyle biz onu oyaladık. Onlar bebeği yıkarken (biz de yanlarındaydık) beni bir ağlama tutsun, kendime hakim olamıyorum. Gözlerim dolup dolup taşıyor.
Bebekleri çok seviyorum, ikimiz de seviyoruz ama korkuyorum ne yalan söyleyeyim. Geceleri tuvalete kalktığımda bile gözlerimi açamam, el yordamı gider gelirim. E bebiş ağlayınca ne yapacağım? Hadi ben uykusuzluğa da dayanıklıyımdır, ya Kocacık? O yarım saat az uyusun bütün gün mızmızlanır. İşe git, çocuğa bak dayanabilecek mi?
İşte böyle düşünceler içerisinde gidip geliyoruz birkaç gündür. Bu düşünceler bazen bizi eğlendiriyor, bazen beni korkutuyor. Sizlerin de çocuk yapmak ve yaşla ilgili düşüncelerini öğrenebilirsem mutlu olurum. Sizler kaç yaşında anne oldunuz, "şimdiki aklınız olsa" ne yapardınız, ne yapmazdınız? Sanırım beni asıl endişelendiren bu kadar kısa süre içerisinde hayatlarımızın bu kadar çok değişmesi. Yani daha biz bir düzen oturtamamışken, daha biz büyümemişken.. Belki de bu kadar düşünmemek mi lazım, herşey kendiliğinden mi oluyor dersiniz?
24 Haziran 2011 Cuma
Başka Söze Gerek Yok
Biliyorsunuz seçim sürecinin yankıları hala sürüyor, her gün yeni bir olayla gündem sürekli değişiyor. Dün de Balbay ve Haberal tahliyelerinde karar belli oldu ve tahliye talepleri reddedildi.
Ben düşüncelerimi nasıl şekillendireceğimi bile bilemezken Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesi'nde çok güzel bir yazı yazmış. Bence başka söze gerek yok...
Ben düşüncelerimi nasıl şekillendireceğimi bile bilemezken Mustafa Mutlu, Vatan Gazetesi'nde çok güzel bir yazı yazmış. Bence başka söze gerek yok...
PROTESTO YAZISI!
Bu yazıyı yazarken yine içim sıkılıyor, zor nefes alıyorum...
Aklım da yüreğim de bu ülkede yaşananları anlamaya yetmiyor artık!
Ve tansiyonum isyan ediyor...
Televizyondaki spiker, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ergenekon Davası kapsamında yargılanırken milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliye taleplerini reddettiğini anlatıyor tane tane...
İki üye hâkimin kararıymış bu...
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ise; uzun süredir bu tahliyelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor zaten... Ama derdini anlatmayı başaramıyor...
***
Peki tahliye edilmemelerinin gerekçesi ne?
Mahkemeye göre, kaçıp saklanabilirlermiş...
Daha da önemlisi delilleri karartabilirlermiş...
Yüreğim isyanda, ama yazmak, bu adaletsizliğe tepki koymak zorundayım...
Bunu Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, Engin Alan’a, milletvekili seçilip hâlâ salıverilmeyen BDP’li adaylara borçluyum...
Bunu; abartılı suçlamalarla ve uzun süren yargılamalarla yıllardır zindanlarda çürütülen tüm aydınlara borçluyum...
Tutuklulukları infaza dönüşmüş tüm sanıklara borçluyum!
***
Çok değil daha dört yıl önce, PKK davasında yargılanan Sabahat Tuncel de milletvekili seçilmişti...
O da devlete karşı örgütlü terör suçu işlemekten yargılanıyordu; tıpkı Balbay, Haberal, Alan ve BDP’li vekiller gibi...
Ama ne ilginçtir ki; onun tahliyesi şıpın işi gerçekleşti, sorun çıkmadı...
Bugün aynı durumdaki milletvekilleri ise salıverilmiyor...
Yani, Sabahat Tuncel’e tanınan hak onlara tanınmıyor...
Böylece yargı mekanizmasına, “eşitsiz muamele” gölgesi düşüyor!
Tuncel’in “kaçmasından, saklanmasından, delilleri karartmasından” korkmayan ve onu serbest bırakan yargı, son seçimde milletvekili seçilenlere aynı hakkı tanımıyor...
***
Mustafa, benim meslektaşım hâkim beyler...
Çalışma arkadaşım olmadı hiçbir zaman, dostum da... Yüzünü en fazla bir kez görmüşlüğüm vardır, selamlaşmışlığım bile yok yani...
Ama değil kaçmak, üstüne milyon dolarlar verseniz bile onu bu ülkeden gönderemeyeceğinize ben kefilim!
Eğer kaçarsa, işte ben buradayım ve bu kefaletimin bedelini kendi özgürlüğümle ödemeye hazırım!
Yeter ki bırakın Mustafa’yı... Birkaç aylık bebek olarak bıraktığı, bugün ise 3,5 yaşına gelen kızına doya doya sarılabilsin artık...
***
Diyorsunuz ki; “Delilleri karartabilir!”
Kendi söylediğinize kendiniz inanıyor musunuz Allah aşkına...
Üç yıla yakın bir süredir zaten tutuklu; eğer ortada delil olsaydı bu sürede polisin ve savcıların o delillere çoktan ulaşması gerekmez miydi?
Eğer hâlâ ele geçirilmemiş delillerin varlığından kuşku duyuyorsanız; o zaman bunların ele geçirilmemiş olması, polisin ve savcıların görevlerini ihmal suçu işledikleri anlamına gelmez mi?
***
Ben bu ülkede yıllardır; yasamanın ve yürütmenin yargıya müdahalesini eleştirdim hâkim beyler... Yargının ve siz yargıçların bağımsızlığını savundum, bunun için iktidarlarla papaz oldum gerektiğinde...
Ama bu kez siz, tam tersini yapıyorsunuz!
Yargı olarak, yasamaya, yani Meclis’e müdahale ediyorsunuz...
Halk adına kullandığınız yetkiyi, halkın vekil seçtiği insanları salıvermeyerek, aşıyorsunuz!
***
Nabız atışlarım sayılmaz oldu, gözüm kararıyor... Yazının devamını getiremeyeceğim galiba...
Avaz avaz bağırmak, çığlık atmak istiyorum; boğazım düğümleniyor...
Mahkeme kararlarını saygıyla karşılamak ve kararlara uymak bir vatandaşlık görevidir...
Ben sıradan bir vatandaş olarak kararınıza saygı duyuyorum; ama... Kesinlikle katılmıyor ve protesto ediyorum!
Bu da benim en doğal hakkım...
*****
DOKUNULMAZ!
Suçlu oldukları kesinleşmemiş kişilerin milletvekili seçildikleri halde tutukluluklarının kaldırılmadığı ülkemizde, son üç ayda sayısız skandala imza atan ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yargılanması bile mümkün olmuyor...
Hatırlayın; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ÖSYM Başkanı bazı ÖSYM çalışanları hakkında şifre skandalı nedeniyle soruşturma izni istemişti...
YÖK Genel Kurulu, dün bu izni vermedi...
Çıkan sonuç şu:
Vekil zindanda, bürokrat ise dokunulmaz...
Ne diyeyim; yaşasın ileri demokrasi!
*****
İşte son durum böyle maalesef... Lütfen ülkemizi rahat bırakın...
Bu yazıyı yazarken yine içim sıkılıyor, zor nefes alıyorum...
Aklım da yüreğim de bu ülkede yaşananları anlamaya yetmiyor artık!
Ve tansiyonum isyan ediyor...
Televizyondaki spiker, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Ergenekon Davası kapsamında yargılanırken milletvekili seçilen Prof. Dr. Mehmet Haberal ile gazeteci Mustafa Balbay’ın tahliye taleplerini reddettiğini anlatıyor tane tane...
İki üye hâkimin kararıymış bu...
Mahkeme Başkanı Köksal Şengün ise; uzun süredir bu tahliyelerin gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyor zaten... Ama derdini anlatmayı başaramıyor...
***
Peki tahliye edilmemelerinin gerekçesi ne?
Mahkemeye göre, kaçıp saklanabilirlermiş...
Daha da önemlisi delilleri karartabilirlermiş...
Yüreğim isyanda, ama yazmak, bu adaletsizliğe tepki koymak zorundayım...
Bunu Mustafa Balbay’a, Mehmet Haberal’a, Engin Alan’a, milletvekili seçilip hâlâ salıverilmeyen BDP’li adaylara borçluyum...
Bunu; abartılı suçlamalarla ve uzun süren yargılamalarla yıllardır zindanlarda çürütülen tüm aydınlara borçluyum...
Tutuklulukları infaza dönüşmüş tüm sanıklara borçluyum!
***
Çok değil daha dört yıl önce, PKK davasında yargılanan Sabahat Tuncel de milletvekili seçilmişti...
O da devlete karşı örgütlü terör suçu işlemekten yargılanıyordu; tıpkı Balbay, Haberal, Alan ve BDP’li vekiller gibi...
Ama ne ilginçtir ki; onun tahliyesi şıpın işi gerçekleşti, sorun çıkmadı...
Bugün aynı durumdaki milletvekilleri ise salıverilmiyor...
Yani, Sabahat Tuncel’e tanınan hak onlara tanınmıyor...
Böylece yargı mekanizmasına, “eşitsiz muamele” gölgesi düşüyor!
Tuncel’in “kaçmasından, saklanmasından, delilleri karartmasından” korkmayan ve onu serbest bırakan yargı, son seçimde milletvekili seçilenlere aynı hakkı tanımıyor...
***
Mustafa, benim meslektaşım hâkim beyler...
Çalışma arkadaşım olmadı hiçbir zaman, dostum da... Yüzünü en fazla bir kez görmüşlüğüm vardır, selamlaşmışlığım bile yok yani...
Ama değil kaçmak, üstüne milyon dolarlar verseniz bile onu bu ülkeden gönderemeyeceğinize ben kefilim!
Eğer kaçarsa, işte ben buradayım ve bu kefaletimin bedelini kendi özgürlüğümle ödemeye hazırım!
Yeter ki bırakın Mustafa’yı... Birkaç aylık bebek olarak bıraktığı, bugün ise 3,5 yaşına gelen kızına doya doya sarılabilsin artık...
***
Diyorsunuz ki; “Delilleri karartabilir!”
Kendi söylediğinize kendiniz inanıyor musunuz Allah aşkına...
Üç yıla yakın bir süredir zaten tutuklu; eğer ortada delil olsaydı bu sürede polisin ve savcıların o delillere çoktan ulaşması gerekmez miydi?
Eğer hâlâ ele geçirilmemiş delillerin varlığından kuşku duyuyorsanız; o zaman bunların ele geçirilmemiş olması, polisin ve savcıların görevlerini ihmal suçu işledikleri anlamına gelmez mi?
***
Ben bu ülkede yıllardır; yasamanın ve yürütmenin yargıya müdahalesini eleştirdim hâkim beyler... Yargının ve siz yargıçların bağımsızlığını savundum, bunun için iktidarlarla papaz oldum gerektiğinde...
Ama bu kez siz, tam tersini yapıyorsunuz!
Yargı olarak, yasamaya, yani Meclis’e müdahale ediyorsunuz...
Halk adına kullandığınız yetkiyi, halkın vekil seçtiği insanları salıvermeyerek, aşıyorsunuz!
***
Nabız atışlarım sayılmaz oldu, gözüm kararıyor... Yazının devamını getiremeyeceğim galiba...
Avaz avaz bağırmak, çığlık atmak istiyorum; boğazım düğümleniyor...
Mahkeme kararlarını saygıyla karşılamak ve kararlara uymak bir vatandaşlık görevidir...
Ben sıradan bir vatandaş olarak kararınıza saygı duyuyorum; ama... Kesinlikle katılmıyor ve protesto ediyorum!
Bu da benim en doğal hakkım...
*****
DOKUNULMAZ!
Suçlu oldukları kesinleşmemiş kişilerin milletvekili seçildikleri halde tutukluluklarının kaldırılmadığı ülkemizde, son üç ayda sayısız skandala imza atan ÖSYM Başkanı Ali Demir’in yargılanması bile mümkün olmuyor...
Hatırlayın; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ÖSYM Başkanı bazı ÖSYM çalışanları hakkında şifre skandalı nedeniyle soruşturma izni istemişti...
YÖK Genel Kurulu, dün bu izni vermedi...
Çıkan sonuç şu:
Vekil zindanda, bürokrat ise dokunulmaz...
Ne diyeyim; yaşasın ileri demokrasi!
*****
İşte son durum böyle maalesef... Lütfen ülkemizi rahat bırakın...
23 Haziran 2011 Perşembe
Cik Cik Cik
@bircosays : artık ben de twitterdayımmm...
hiçbir şeyden eksik kalmama konusunda kararlıyım, hadi bakalım :)
hiçbir şeyden eksik kalmama konusunda kararlıyım, hadi bakalım :)
22 Haziran 2011 Çarşamba
Öyle Bir Geçer Iron Maiden Ki...
İnsan yeni şeylere ne kadar çabuk alışıyor...
Pazar günü İstanbul'da Iron Maiden konseri vardı, Sevgilimin biletler satışa çıktığı dakikada aldığı, o andan beri heyecanla yanıp tutuştuğu, son albümlerinin sözlerini ezberlemek için direksiyon başında olduğu saatleri verimli kullandığı günler sonunda bitti ve konser sabahına açtık gözlerimizi.
Sevgilim ve arkadaşı (araları yaklaşık 1 ay ve kundaktan beri arkadaşlar), iki çılgın, pazar sabahı 7:30da AŞTİ'de buluşup İstanbul otobüsüne bindiler. Evet benim hafta içi zor kalkan, haftasonu 1den önce kalkmayan Sevgilim, Iron Maiden için pazar sabahı 6:30da kalktı. Öğlene doğru İstanbul'a varmışlar. Taksim'de kaşarlı dönerlerini yemişler bir güzel, konser alanına geçmişler.
Bu tür konserlerde Sevgilim genelde kendinden geçer, sesi kısılır 1 hafta boyunca düzelmez, kafa sallamaktan boynu ağrır, bitap bir şekilde döner Ankara'ya. Gece, konser bittikten sonra konuştuk telefonla, sesi düzgün, boynunu sordum ağrımıyor dedi, hayırdır?? "Güzel değil miydi" diye sordum korkarak; "Aşkım sahneye o kadar yakındık ki, ben onları görünce dondum kaldım, şarkı bile söyleyemedim, sadece izledim" dedi. Eeee 30 yılın hasreti, kolay değil.
Onlar pazar gününü böyle geçirirken ben evde oyalandım kendi kendime. Sabah 11:30da Sevgilimin telefonuyla uyandım. Kahvaltı ettim, TV izledim biraz. Bu aralar Brothers & Sisters dizisine çok fena taktım. İnternette arıyorum ama 1.sezondan itibaren izleyebileceğim bir site bulamıyorum :( Dizilerim bitince babamı ziyarete gittim, kahve içtim onlarda, 1 saat kadar oturdum. Sonra da alışveriş, ev işleri derken akşam oldu.
Gündüz rahat geçti de akşam olunca evde yalnız kalmaz çok zor. Yemek yiyorsun yalnız başına, Behzat Ç. birşey diyor tek başına gülüyorsun, gece tek başına uyuyorsun, hiç güzel değil. Ben de dua ettim içimden Allah kimseyi sevdiğinden, ailesinden ayırmasın diye.. Ve işte o an bir daha farkettim, ne kadar alışmışız birbirimize, burası artık gerçekten bizim evimiz olmuş, yabancıladığımız yer değil, dışarıdan gelince huzur bulduğumuz yer olmuş.
Sevgilim gece 2 otobüsüyle döndü Ankara'ya. Sabah ben işe gitmek için dolmuşa binmişken, o taksiyle evimize doğru gidiyordu, camdan el sallaştık :))
Pazar günü İstanbul'da Iron Maiden konseri vardı, Sevgilimin biletler satışa çıktığı dakikada aldığı, o andan beri heyecanla yanıp tutuştuğu, son albümlerinin sözlerini ezberlemek için direksiyon başında olduğu saatleri verimli kullandığı günler sonunda bitti ve konser sabahına açtık gözlerimizi.
Sevgilim ve arkadaşı (araları yaklaşık 1 ay ve kundaktan beri arkadaşlar), iki çılgın, pazar sabahı 7:30da AŞTİ'de buluşup İstanbul otobüsüne bindiler. Evet benim hafta içi zor kalkan, haftasonu 1den önce kalkmayan Sevgilim, Iron Maiden için pazar sabahı 6:30da kalktı. Öğlene doğru İstanbul'a varmışlar. Taksim'de kaşarlı dönerlerini yemişler bir güzel, konser alanına geçmişler.
Bu tür konserlerde Sevgilim genelde kendinden geçer, sesi kısılır 1 hafta boyunca düzelmez, kafa sallamaktan boynu ağrır, bitap bir şekilde döner Ankara'ya. Gece, konser bittikten sonra konuştuk telefonla, sesi düzgün, boynunu sordum ağrımıyor dedi, hayırdır?? "Güzel değil miydi" diye sordum korkarak; "Aşkım sahneye o kadar yakındık ki, ben onları görünce dondum kaldım, şarkı bile söyleyemedim, sadece izledim" dedi. Eeee 30 yılın hasreti, kolay değil.
Onlar pazar gününü böyle geçirirken ben evde oyalandım kendi kendime. Sabah 11:30da Sevgilimin telefonuyla uyandım. Kahvaltı ettim, TV izledim biraz. Bu aralar Brothers & Sisters dizisine çok fena taktım. İnternette arıyorum ama 1.sezondan itibaren izleyebileceğim bir site bulamıyorum :( Dizilerim bitince babamı ziyarete gittim, kahve içtim onlarda, 1 saat kadar oturdum. Sonra da alışveriş, ev işleri derken akşam oldu.
Gündüz rahat geçti de akşam olunca evde yalnız kalmaz çok zor. Yemek yiyorsun yalnız başına, Behzat Ç. birşey diyor tek başına gülüyorsun, gece tek başına uyuyorsun, hiç güzel değil. Ben de dua ettim içimden Allah kimseyi sevdiğinden, ailesinden ayırmasın diye.. Ve işte o an bir daha farkettim, ne kadar alışmışız birbirimize, burası artık gerçekten bizim evimiz olmuş, yabancıladığımız yer değil, dışarıdan gelince huzur bulduğumuz yer olmuş.
Sevgilim gece 2 otobüsüyle döndü Ankara'ya. Sabah ben işe gitmek için dolmuşa binmişken, o taksiyle evimize doğru gidiyordu, camdan el sallaştık :))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)