25 Aralık 2009 Cuma

Yeni bir yıılll


Yeni yılı çok seviyorum. Sadece anlamını değil, renklerini, hissettirdiklerini çok seviyorum. İnsanın içi içine sığmıyor. Hediyeden falan da geçtim, ama ben hep birşeylere yeniden başladığımı hissediyorum. Oysa ki 31 Aralık'ta yaptıklarınızla 1 Ocak'ta yaptıklarınız birbirinin aynıdır. Hımm tarihler kötü örnek oldu, 30 Aralık - 2 Ocak diyelim :)

Yılın bu döneminde ben de çoğu insan gibi "önümüzdeki yıl yapılacaklar" listesi oluşturmaya başlarım. Listem şimdiden epey kabarık :) İşte birkaçı;
** Etamin, etamin etamiiinn... Saatimi bitirdikten sonra Welcome Panosu yapmaya başlayacağım!!!

** Fransızca : Bu dili öğrenmek istiyorum. Biraz temelim var, az buçuk hatırlıyorum ama yetmeezz... Öğrenmek, konuşmak, bu dilde şarkı söylemek istiyorum!

** İlginç bir karar oldu ama deneyeceğim, ALES sınavına gireceğim. Master konusunda şu an kesin bir kararım yok; fakat olması ihtimaline karşılık hazırlıklı olmak istiyorum. Bu nerden çıktı diye soracak olursanız, dün akşam dayım bizde yemekteydi. Annemle eskilerden okul anılarından konuşuyorlardı. O sırada annemin, babamın, etrafımızdaki tüm "veli"lerin ne kadar iyi eğitimli ve iyi bir geçmişe sahip olduklarını farkettim. E tabiki çok gurur duydum. İleriyi düşündüm. Şu anda zaten çoğu insan yüksek lisans eğitimi alıyor. Bizim çocuklarımız olduğunda biz üniversite mezunu ve İngilizce bilen anne babalar olacağız. Ama ben böyle olmak istemiyorum. Hayatıma kariyer anlamında bir katkısı olmasa bile en azından kendini geliştirmek için çaba harcamış bir insan olmak istiyorum. Doğru yanlış bilemem ama şu anda böyle esti rüzgar :)))) Sanırım şimdilik 2010 listem bu kadar. Umarım bu hayal olmaz ve 2011'e en azından bir kısmını gerçekleştirmiş olarak girerim.
Herkese mutlu senelerrrr...

21 Aralık 2009 Pazartesi

Atık Yağ Hattı

Vatan Gazetesi yazarı Mutlu Tönbekici bir konuya değinmiş geçtiğimiz günlerde.

Evlerimizde, restorantlarda, otellerde ve aklınıza gelebilecek her yerde kızartma yapmak için kullandığımız yağların 1 litresi tam 1 milyon litre suyu kirletiyormuş. Yıllık, kullanılan ve lavabolara dökülen - dolayısıyla denizlere, nehirlere ulaşan, içme suyumuzu, denizlerimizi kirleten, yediğimiz balıkları zehirleyen- yağ tam 350 bin ton!!! Diğer bir deyişle bir yılda kirlenen su miktarı 350.000 x 1.000.000 (bunda da 6 sıfırı atsak ya, hesaplamak mümkün değil) !!!

Tablo bu kadar karamsarken; "adamcağızın biri biodizel üretmek maksadıyla 6 milyon dolar harcayıp bir fabrika kurmuş.Otellerden, bilhassa fast foodculardan olmak üzere lokantalardan, okullardan, evlerden KENDİ ARAÇLARIYLA yağ toplayacak...Ve bunları yakıta çevirecek... Hattı da var. 444 28 45. Arıyorsun geliyorlar.Yok... Bidonu ben kendim vereceğim, üstelik bidon başına şu kadar para vereceğim diyor...Yok...Garanti Bankası devreye giriyor, bidon başına şu kadar bonus yüklenecek kartınıza diyor... Yok...KİMSE TOPLAMIYOR!Hemen hemen bütün lokantalar, bütün oteller, bütün okullar, bütün kışlalar yılda 350 bin ton yağı şakır şakır lavaboya döküyor... Okulundan, oteline, lokantasından askerine HERKES yapıyor bunu!"

"Geçen sene 350 BİN tonun sadece 680 toncuğu toplanabilmiş. Gerisi lavabolardan nehirlere, göllere, denizlere dökülmüş. Olacak iş midir bu? Aklınız alıyor mu? Bu nasıl bir vatan sevmezlik, bu nasıl bir hainliktir? Bu ülke vatan uğruna ölür ama bir bidon yağ biriktirmez. Bu ülke insanı işsizlikten geberir ama bidon başına 15 liraya tenezzül etmez. Halbuki günde 4 bidon yağ eder ayda 1800 lira. Herhangi bir alışveriş merkezinden rahat rahat toplarsın her gün o kadar yağı. Benim aklım hakikaten almıyor. Ev kadınları yapmayacaklardır. Birikmiş yağ fikri tüylerini diken diken eder. Ama her gün binlerce litre yağ tüketen fast food zincirleri? Tatil köyleri? Yemek fabrikaları? Hiç mi vicdanınız sızlamaz? Hiç mi döktüğünüz yağlar nereye gider umursamazsınız? Devletin de umurunda değil. Ağır yasaklar ve cezalar getirdiler güya. Bugüne kadar tek kişiye ceza kesilmiş değil."
Son iki paragraf gazete köşesinden alıntıdır. Gerçekten çok merak ettim, arayıp en azından süreci öğrenmeyi düşünüyorum. Bir katkı sağlanabilse ne güzel olur, olmaz mı??

7 Aralık 2009 Pazartesi

Güzel bir Haftasonu


Güzel bir haftasonunun ardından bugün yine Pazartesi..

Pazartesi günleri çok duygusal olurum, haftasonları Sevgilimle çok güzel iki gün geçirdiğimizden olsa gerek, etkisinden çıkamam. Pazartesi sendromu bende böyle ortaya çıkıyor :)

Cumartesileri öğlen 2'ye kadar çalışıyorum. Çıktığımda çok acıkmış oluyorum genelde. Bu cumartesi de Sevgilim çıkışıma geldi ve güzel bir yemek yedik. Ofisin yakınlarında bir Urfa restoranı var, Sevgilim Sarma Dürüm Beyti, ben de Kuşbaşılı Pide yedim. çook lezzetliydi, bayıldık :) Restoranda mırracı dolaşıyordu elinde bardaklarıyla, biz de yemeğin üstüne içelim dedik. Ben hiç içmemiştim, dolayısıyla çok merak ediyordum. Sevgilim garsonu çağırdı, birer bardak içtik. Sevgilim bardağı uzattı garsona, garson onunkini alırken ben de masaya bıraktım bardağımı. Adamla bir süre bakıştık, sonra "Bunun cezası var" dedi. Ben bir adama, bir Sevgilime baktım endişeyle. Meğersem mırra bardağı yere konulmazmış efendim.. Konulursaaa:

* Mırracı bekarsa evlendirilirmiş,
* Mırracı evliyse mırra bardağı altınla doldurulurmuş.

Tabi benim bir anda gözlerim açıldı kocaman oldu. Sevgilim karşımda kıkır kıkır gülerken, adam gönlünüzden ne koparsa diyerek konuyu kapattı. Sonra durup durup güldük tabi bu olaya :)

Akşam eve gider gitmez kardeşime anlattım bu olayı. Adıyaman, Mardin derken Urfa'ya da gider ve mırra içerse, mırracıyla evlenmek zorunda kalır neme lazım! :)))

Göbüşlerimiz tok bir şekilde Urfacıdan çıktık ve yürümeye başladık. Evimiz için duvar kağıtlarına ve tuğla duvarlara bakacaktık. Yağmurda yürüdük uzun uzun. Birkaç yer dolaşıp evimize döndük. Film izlemeye karar verdik, Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption). Güzel ve etkileyici bir filmdi ama tabiki en güzeli o filmi beraber, sarılarak izlemekti..

Pazar günü ise çook büyük bir iş yaptık, Sevgilimin odasını topladıııkkk :D Çalışma masasındaki dolapları çok doluydu, hem aradığı hiçbirşeyi bulamıyordu, hem de dolapta neyin olduğunu bilmiyordu. Kitaplarını ve lazım eşyalarını güzelce yerleştirdik. İki torba atılacak çıktı. Dolabın içi boş bile kaldı :) Bir sürü albüm ve fotoğraf bulduk, haftaya da onlara bakacağız. Temizlik yapmayı seviyorum, insanın içi huzur doluyor. Darısı benim başımaaa..

İşte böyle güzel bir haftasonu geçirdim. Ee, Sevgiliyle bu kadar güzel zaman geçirince insan ayrılmak istemiyor tabi. Biz de önümüzdeki haftasonunu bekliyoruz heyecanlaa :)

Sevgiler..

26 Kasım 2009 Perşembe

İç Hesaplaşma


Ne şanslıyım ki, bu aralar geçmişi, geleceği, sorumlulukları içeren bir iç hesaplaşma yapmak için çok fırsatım oldu. Neden mi? Mesela Nefes, Vatan Sağolsun filmi ve son okuduğum kitap Tek ve Tek Başına Türkan beni bu sorgulamaya en çok itekleyen bastonlar oldu.
Nefes çok özel ve etkili bir film bana göre. İzlerken hep nefesinizi tutuyorsunuz, kalbiniz güm güm atıyor. Çok üzülüyorsunuz, çok korkuyorsunuz. Ben şahsen bu tür filmlerden çok çabuk etkilenen ve bu ruh halini uzun süre üzerinden atamayan bir insanım. Filme girmeden önce de endişeliydim biraz, gergindim. Hatta Sevgilim sürekli sordu bana; öncesinde: "istemezsen gitmeyelim", arada: "Çıkmak ister misin?", çıkışta: "iyi misin, bunaldın mı?". Oysa ben gergin olmanın yanı sıra bizler için o dağlarda ölen gencecik insanlara en azından bu şekilde saygı göstermemiz, onları anmamız gerektiğini düşünüyordum. Onların bizden bir farkı yok, biz savaştan, silahtan ne kadar anlıyorsak onlar da öyle. Biz ne kadar korkuyorsak onlar da o kadar korkuyorlar. Ama ne için bu savaş.. Hiç bir açıklaması, mantığı yok. Koskoca dağda bir tek, minicik kulübe, içinde 20-30 asker. Öyle derme çatma ki, kurşunlar duvarlardan geçerken zorlanmıyor, hızını kaybetmiyor bile. Kardan, sisten göz gözü görmüyor. Kum torbalarıyla çevrilmiş bir nöbet kulübesi, rüzgardan yırtılmış, parça parça olmuş, ama inadına dalgalanan bir Türk Bayrağı. O minik kulübenin içinde kendine faydası olmayan bir soba, kupkuru, tatsız tuzsuz yemekler. Ufacık bir santral, "dünya" ile iletişimi sağlamak için. Ahizenin ucunda anneler, babalar, sevgililer. Tabii bir de askerlerin amiri, babası, kardeşi, arkadaşı olan bir komutan. Şanslılarsa bu şekilde geçen 15 ay!
İnsan kendi yaşam tarzından utanç duyuyor bu filmden çıkınca ve elinde fırsatı olup bu işe son vermeyenlere çok kızıyor. Hadi bu işe bir son verilemedi, güvenlik önlemleri de mi alınamaz peki? Sağlam bir garnizon, korunaklı bir nöbet kulübesi, hiçbirşey olmasa bir dikenli/elektrikli tel yaa.. Kısacası, lütfen filme gidip kendiniz izleyin..
Gelelim kitabımıza. Türkan Saylan'ın hayatı onun dilinden, onun mektuplarıyla anlatılıyor Ayşe Kulin'in kitabında. "Söz uçar yazı kalır"ın en güzel örneği bence bu kitap. Hayat boyu yazılan mektuplar bir araya getirildiğinde gerçekten de bir roman ortaya çıkıyor çünkü. Nasıl bir azim, nasıl bir hayatı sevmektir Türkan Saylan'ınki. Dürüst olmak gerekirse ben ismini ilk Ergenekon Davası'nda duydum; fakat bu kitapla onu bir nebze de olsa tanıdığıma inanıyorum. Bu kitabı okumak insana bir bakış açısı katmalı, kalbinde bir heyecan yaratmalı. Eskiden beri şuna inanırım, her insan dünyaya bir misyon için gelir. Peki benim, sizin misyonunuz ne? Çok geç olmadan bulabilsek keşke. Yoksa geç kaldık mı şimdiden? Bu misyonu üniversite sınavında seçimimizi yapmadan önce mi bulmalıydık? Sık sık öğretmen olmayı geçiriyorum aklımdan. Branşım Türkçe olurdu herhalde. Cesur bir öğretmen olabilir miydim acaba? Doğu'ya gidip orda kalabilir miydim, bir öğrencinin kafasında bir ışık yakabilir miydim? Türkan Saylan'ın 70'li yıllarda cüzamla ilgili çalışmaları anlatılıyor kitapta. Yurtdışındaki derneklerle kurduğu ilişkiler, beraber yürüttüğü faaliyetler. Ne kadar inanılmaz geliyor insana.
Bizim de proje üretme, projelere destek olma zamanımız değil mi artık?

24 Kasım 2009 Salı

Azimli bir Anne


İşte karşınızda azimli bir anne. Hayatın ona verdiklerine ve getirdiklerine DUR deyip kendi hikayesini yazmak, kendini en sade ama en zor şekilde mutlu etmek isteyen bir anne. Şu anda ise 50 pound (23 kilo civarı) vermiş olduğu için çok mutlu olan ve bunu tüm sevenleriyle paylaşmak isteyen bir anne.

Bu güzel gelişmeyi kutlamak için blog'unda bu habere yorum yapan kişiler arasından 26 Kasım tarihinde bir çekiliş gerçekleştirilecek ve kazanan kişi amazon.com'dan 50$ tutarında hediye çekinin sahibi olacak.

Lynn'in bu güzel hikayesine siz de katılın, ayrıca çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin, yorumunuzu ekleyinn..

7 Kasım 2009 Cumartesi

Dekorasyon İşleri ve Duvar Kağıtları



Şu aralar aklımı dekorasyonla bozdum. Sürekli perde, halı, dolap, koltuk gezinip duruyorum internette. Bugün de duvar kağıtlarına bakayım dedim ve ilgimi çeken çok şeker bir site buldum. Öyle sıcak öyle şeker şeyler var ki, insanın gidip alası geliyor. Örneğin yandaki resim, çok güzel değil mi?? Mutfak için ideal.

Bu resim gibi ve daha çok çeşitlileri sitede mevcut. İletişim bölümünde sadece bir cep telefonu numarası verildiğinden, hangi ilde olduklarını bilemiyorum. Banyo için de bir sürü model var; deniz fenerleri, kayıklar, kumsal... Hele bir atlı, kedili bordürler var ki, ben bayıldımm...
Bu arada iş yerimin tam karşısında bir apartmanda kiralık daire var, çok güzel değil mi? Apartmanın dıştan görünüşü de çok şeker. Bir ara Sevgilimle gezelim diyoruz. Kirası biraz yüksek geldi ama bakmadan silmeyelim di mi?
İyi haftasonları...

24 Ekim 2009 Cumartesi

Mevsim Rüzgarları

Yaz geldi geliyor derken geçti bile, son bahar bile bitiyor neredeyse, önümüz kış. Şu an bu yazıyı ikinci kez yazıyorum aslında. 2 hafta kadar önce yine bir niyetlendim, yazdım yazdım yazdım bitirdim. Tam yayınlayacakken nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde herşey silindi. Üstüne bir de taslak kaydetmez mi!! Yazılarımı bir daha geri getiremedim ve bu hüsranı unutmak için birkaç hafta bekledim. Şimdi tekrar başlıyorum..

Aradan uzun bir süre geçti yine, mevsimler değişti daha ne olsun!.. Bu süre boyunca benim hayatım çok güzel bir yöne doğru akııp gitti.. Hayatımın iplerini yeniden elime aldım ve dört nala gidiyorum.

Bu değişikliği yaşatan ilk şey çalıştığım yerden ayrılmam oldu. Nasıl rahatladım, nasıl derin bir nefes aldım anlatamam. Hani insana doğru şeyi yaptığını gösteren bir ferahlık vardır, Center Fresh çiğnemiş gibi olursunuz, aynen öyle bir rahatlama. Ayrılmamı takiben iş aramaya başladım ama bulana kadar da zamanımı boşa geçiremezdim. Hep ilgimi çeken web tasarımı kurslarını araştırmaya başladım ve bir kursa kayıt yaptırdım. 3 ay kadar sürdü kursum ve Dreamweaver, Flash, Photoshop gibi kallavi programları öğrendim. Şu an kursu bitirmiş bulunmaktayım ve kendime bir web sitesi hazırlıyorum.

Karşıma çıkan ilk iş olanağı Avea'nın çağrı merkezinde Müşteri Temsilciliği oldu. Başta çok tereddütle yaklaştım bu işe. Annem zaten hiç ama hiç istemiyordu ama boş oturmaktansa herhangi bir işe gitmeyi tercih ediyordum. Şimdi iyiki de yapmışım diyorum. Her iş insana farklı bir tecrübe ve bakış açısı kazandırıyor, hele de çağrı merkezi!.. Türkiye'nin her yerinden insanlar arıyor ve siz onlara laf anlatmaya çalışıyorsunuz. Arayan insanların kimi dertli, kimi sinirli, çoğunluğu cahil, aynı zamanda çok bilmiş, azınlığı da sevecen, anlayışlı, sakin. Sizinse bunların hepsi karşısında sabit kalmanız gerekiyor; profesyonel, kibar, sakin. Eh, bunun mümkün olduğu anlar da var, olmadığı, olamadığı anlar da :D Yine de sonuç olarak muhteşem bir tecrübeydi. Çalışma saatleri vardiyalıydı ve her semt bir grup olmak üzere 10-15 kişilik gruplarla birlikte çalışıyorduk. Biz Bahçeli grubuyduk. Herşey bir yana öyle güzel arkadaşlıklar edindim ki orda, en büyük katkısı bu oldu herhalde.

2 ay kadar Avea'da çalıştıktan sonra ayrılarak başka bir iş yerine geçtim. Şu an bir avukatlık bürosunda asistanlık yapıyorum. öğlen 1'den akşam 9'a kadar mesaim ve çok rahat bir ortam. Şu an itibariyle olduğu gibi blog bile yazabiliyorum. Halimden memnunum diyebilirim.

Evlilik planları ise bu aralar biraz beklemede. Hiçbir şeyi aceleye getirmenin anlamı yok ve biz en doğru zamanda olmasını istiyoruz. Bunun için biraz daha beklememizin faydalı olacağını düşündük. Bu bir ilişki değerlendirmesi değil, yanlış anlaşılmasın; yalnızca şartların uygun olmasını bekleyeceğiz.

Geçen sefer daha bir sürü şey yazmıştım; fakat şimdi aklıma gelmiyor. Hem daha fazla uzatmamakta da fayda var. Son söz olarak, hayatın iplerini tekrar eline almak güzel ve huzurlu :D

Sevgiler..

23 Haziran 2009 Salı

Yaz Geliyoooo


Havalar ısınıyor, güneş pırıl pırıl parlıyor ve evet yaz geliyoorr!!

Yaz kelimesi bile insanın içini ısıtıyor; insan kumsalda güneşlendiğini, serin sularda yüzdüğünü hayal ediyor hemen. Kısa bir süre sonra da uzun yaz tatillerinin öğrencilik yıllarında kaldığını, güneş altında tüm gün yatıp esmerleşmenin ise ozon tabakasının delinmesinden ve küresel ısınmadan önceki zamanlarda kaldığını hatırlıyor. Yine de elbiseler, terlikler ortaya çıkıyor, paltolar dolabın en derinlerine gömülüyor, daha noolsun!!

Mevsim geçişlerinde bir halsizlik çöküyor üzerime. Uykuya düşkünlüğüm artıyor, ki öyle çok uyku meraklısı değilimdir, sabah sürünerek çıkıyorum evden, akşam da sürünerek geliyorum. Gün boyunca konsantre olamıyorum, hiçbir şeyi ciddiye almıyorum, eve geldiğimde yemek yer yemez uyukluyorum. Ya 2 haftadır Disko Kralını izlemek istiyorum, onu bile bekleyemeden koltukta uyuyakalıyorum. Bunun birçok sebebi olabilir tabiki; ama ben öncelikle mevsime yoruyorum.

Bu sabahtan itibaren bir karar aldım, kahvaltımla birlikte bir kaşık bal yiyeceğim. Evde bana özel bir bal kavanozum bile var. Aynen resimdeki Pooh gibiyim işte :) Düşündüğüm zaman gün içerisinde hiç şeker almadığımı farkettim. çay-kahve şekersiz, çikolata falan çok nadir zaten, e başka da nerden alınır ki şeker. Tamam meyvede de var ama o başka. Sonuç olarak bir de kendimi böyle denemeye karar verdim. İlk gün için şu an kendimi epey iyi hissediyorum.

Balı her zaman için herkese öneririm. Tüm hastalıklara birebir. Bal kadar faydalı besin çok az. Benim tatlı Sevgilim ise arılardan korktuğu için onların yaptığı bir şeyi de yemek istemiyor. Bu yüzden balı ağzına sürmüyor. Öyle ki, yemeğin içinde 1 kaşık bile bal olsa kokusunu alıyor. Ben çoğunlukla onu ikna etmeye çalışıyorum, diyorum ki; "ilerde bebişin de bal yemesi gerekecek; ama o babam yerse yerim diyecek. O zaman da mı yemeyeceksin?" Sevgilim de konuya farklı bir açıdan yaklaşıyor, "ben bu yaşıma kadar yemedim, bir zararını da görmedim. O da yemese noolur?" diyor. Kimbilir anneciği, küçükken ona ne ballar yedirmişti :) Bal yemeden büyüyen çocuk olur mu yaa???

Eveeet, yaz diyorduk. Yaz kokusunu çok severim.. Biçilmiş çimler, açan hanımeli çiçekleri, güller, dallardan sarkan meyveler. Evimizin bahçesinde çok güzel ve lezzetli bir erik ağacımız var. Arka bahçemizde de kiraz (yoksa vişne mi? hep karıştırıyorum.. ama heralde kiraz). Ayrıca sitemizde bol bol karadut ağacı var. Karadutu ağaçtan yemeye bayılıyorum ve mucizevi bir şekilde Sevgilimle evimizin bahçesinde de Karadut ağacımız var :)) Arka bahçemizde de koooooooocaman bir ceviz ağacımız. Karşı komşu şikayet ediyormuş yaprakları bahçesine düştüğü için.. Şapşal adam en azından bahçen biraz yeşil görünür sırf toprak yerine.. Neyse..

Binbir koku içerisinde bahçede oturup nescafe veya bira içmek, gazete, kitap, dergi okumak paha biçilemez. Asıl yaz bu işte.. Gecenin serinliğinde bahçeyi sulamak, köpüşü dolaştırmak, kahve içmek, sırtına hırka almak ve bir de tabiki başını Sevgilinin omzuna koyup uyuklamak..

Çok az kaldı çooookkk az.. Herşey güüzeel ooolacaak!!!...

1 Haziran 2009 Pazartesi

Alışverişş

Herkese Kooooocaman bir Merhaba,

Farkedileceği üzere blog'umu ihmal etmeye başladım bile. Bunun çeşitli nedenleri var tabi; işlerin yoğunlaşması ve Sevgilimin askerden dönmesi gibiii... Evet, 2 hafta önce döndü Sevgilim askerden ve böylece kooskoca bir defter kapanmış oldu. Şimdi ise bambaşka telaşlara yönelmemiz gerekiyor, eşya alımı gibi.

Sevgilim yokken ben tek başıma dolaşmamıştım, istemiyordum yani, ama dün 365 alışveriş merkezindeki Electroworld'e gittik birlikte. Electroworld'ün güzel tarafı tüm markaların olması ve fiyatlarının uygunluğu tabiki. Gerçi en az 15 yıl ömrü olan beyaz eşyaları bu tür bir mağazadan almak ne derece akılcı olur bilmiyorum. Bu tür alışverişlerde bireysel ilişkiler daha önemlidir ya veya sonrasında daha fazla avantaj sağlayabilir ya, onun için satış bayiinden almak daha doğru olur diye düşünüyorum. Neyse, sonuçta biz modelleri incelemek için gittik dün.

Beyaz eşya kullanımı konusunda, buzdolabından atıştırmak dışında pek tecrübesi olmayan bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki; yerli üretim veya ithal tüm eşyalar çok minik, çok dar. Bir çekmeceler var, 1karış. Buzdolaplarının rafları plastik, oyuncak gibi.. Bulaşık makinelerinin içi minnacık. 2 tencere sığmazmış gibi geliyor. Bize sağolsun çok yardımcı olan görevli kıza da söyledim, eşyalar barbi evinden alınmış gibi... Ya da bilemiyorum belki mağaza çok büyük olduğu için gözüme öyle göründü. Sonuçta herkes kullanabiliyorsa demek ki makul ölçülerde.

Electroworld'de biz dün özellikle Siemens'in modelleri üzerinde durduk; çünkü indirimler sayesinde Siemens ve Arçelik birbirine çok yaklaşmış fiyat olarak. Ama, gerçekten de şöyle birşey var, Arçelik'in buzdolabı kadar güzel bir iç yerleşim hiçbir marka ve modelde yok. 365'te Arçelik'in mağazası ayrıydı ve bizimle ilgilenen görevli pek hoş bir insan değildi açıkçası. Yani insan bir ürünü tanıtır değil mi? Çamaşır makinesi soruyoruz, eliyle "bunlar" diye gösteriyor. Ben de biliyorum onlar olduğunu! Benim Canım Sevgilim, Arçelik olmasını istemiyor bir türlü; ama ne yalan söyleyeyim iç tasarım ve malzemenin dolgunluğu olarak en sağlam ve tok görünen Arçelik. E, etrafımızda kullananlar da var ve çoğunluğu memnun sonuçta. İşte öyle bakalım, şimdi biz biraz eleme yaptık ama son söz annelerin tabi. Bir gün annelerle beraber gider dolaşırız. Tabi bu "bir gün"ün önümüzdeki 2 hafta içinde olması lazım, çünkü KDV indirimi 15 Haziran'da bitiyormuş. Ben her zaman 30 Haziran'da bitecek diye düşünüyordum ve çok rahattım; ama böyle olunca biraz tutuştuk tabi.

Bir de fırın derdimiz var. Evimizin mutfağında davlumbazın altı boş. Ne tezgah, ne dolap, hiçbirşey yok. Ocak için mecburen büyük fırın almak gerekiyor (bulaşık makinesinin yeri ayrı). Dün fırınlara da baktık, üstü ocaklı turbo fırınlar 700-800 TL civarında. Akşam annem dedi ki, ben öyle büyük fırına hiç ihtiyaç duymadım, tezgah üstü fırınlarla idare edebilirsin. O öyle deyince benim de aklım karıştı tabi. Yani az değil, o fiyata bir sürü şey alınır; ama fırın alınmazsa o boşluğa ne konacak, onu da bilmiyorum. Dolap yaptırılabilir belki, bakalım işte, şimdi onu düşünüyorum.

İşte dün Electroworld ve Arçelik'te geçti günümüz. 365'te Koçtaş da var. Şöyle bir dolaştık orda da, duvar renklerine baktık. Sütlü kahve veya açık kesekağıdı gibi bir renk var aklımızda. Bir de renk kartelası aldık, bej renkler objeleri ön plana çıkarırmış. Gerçekten de öyle, çok sevdik o renkleri ve o renge herşey yakışır.

Yoğun günün ardından Sevgilimin evine gidip yorgunluk kahvemizi içiyor, bir yandan hayal kuruyorduk. Tam o sırada dedik ki, hadi evimize gidelim. Geçen pazar Meltem Ablalar aramış ve davet etmişlerdi zaten. Biz de aradık, müsaitlermiş, gittik. Evimizi gezdik yine, Sevgilim fotoğraflar çekti. Beyaz eşyaların yerlerinin ölçülerini aldım ben de. Fazla vakitlerini almadan çıktık. Dün gece Sevgilim mesaj atmış, hep fotoğraflara baktım, hayal kurdum diye. Ben de hep hayal kuruyorum.. :) Çok eğlenceli :D

8 Nisan 2009 Çarşamba

Günler Geçerken


2009 yılının 4. ayını ortaladık.. Yılın 1/4'ü bitti. Yılbaşı gecesini düşündüğünüzde size de çok yakın gelmiyor mu? Bazen düşünüyorum, yapmak istediğim o kadar şey vardı ama bu kadar zaman hangi arada derede geçti hiç anlamadım. İş dışında ne yaptım 3 ay boyunca? Mesela, bir tane kitap okudum. Kenizé Mourad'ın Saraydan Sürgüne adlı kitabı. Kenizé Hanım kitapta hayat hikayesi anlatılan Selma Sultan'ın kızı. Selma Sultan, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde dünyaya geliyor ve maalesef tam da çocukluktan gençliğe geçiş döneminde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in ilanını birebir yaşıyor. Savaşın kazanılması ve Cumhuriyet'e geçilmesiyle de ailesiyle birlikte sürgüne gönderiliyor. Önceki cümlede "maalesef" demiş olmam yanlış anlaşılmasın, bu olayları "çocukluktan gençliğe geçiş döneminde" yaşaması bir talihsizliktir; çünkü bu dönemde yaşadığı bunalım ve sonrasındaki tatminsizlik tüm ömrüne etki ediyor. 10 yaşı civarında Lübnan'a "taşınıyorlar". İlk gençlik dönemlerini, ilk arkadaşlıklarını, ilk aşklarını, ilk hayal kırıklıklarını burada yaşıyor. Hayatın bir kısmını burada tanıyor diyebiliriz. Fakat hala annesinin koruması altında ve şımartıldıkca şımartılıyor - biraz hepimizin olduğu gibi. Yirmi küsur yaşında gelin olarak Hindistan'a gittiğindeyse çok daha farklı bir dünyayla karşılaşıyor ve bence ne kendini oraya ait hissedebiliyor ne de orada olması gereken konumu anlayıp ona uygun davranabiliyor. Şans eseri çok tatlı bir eşe sahip oluyor; fakat kendisi bunu anladığında herşey için çooook çok geç oluyor. Neyse ben kitabın tamamını anlatmayayım; yalnızca çok farklı bir bakış açısı kazandığımı, birçok ülke hakkında birçok şey öğrendiğimi söyleyebilirim ve MUTLAKA okumanızı tavsiye edebilirim. Ben bu kitabı sabahları otobüste işe giderken okudum ve otobüste kitap okumaya başladığımdan beri yıllardır okumadığım kadar çok kitap bitirdim. Hadi hadi midem bulanıyor bahanelerini geçiiiinn ve bunu bir alışkanlık haline getirin :)

Saraydan Sürgüne'nin üzerine, biri Aziz Nesin olmak üzere, 2 kitap daha okudum. Bu işten çoook keyif aldığımı söylemeliyim.

Eveet, sorumuz 3 ay boyunca iş dışında ne yaptığımdı. Sevgilimin dönüşüne bugün itibariyle 32 gün kaldı. 32 benim çok sevdiğim bir sayı, neden bilmiyorum. Sempatik geliyor :) Daha önce bahsetmedim sanırım, Biriciğim için ufak bir sürpriz hazırlıyorum. Aslında pek ufak değil, epey el emeği göz nuru birşey. Yemin törenine gittiğimiz sırada birlikte çekilmiş bir fotoğrafımız vardı. O resmimizi etamine bastırdım ve şu sıralar onu işliyorum. Benim üzerimde lacivert bir mont ve kot pantolon var. Onun üzerindeyse asker kamuflajı! İş kendimi yapmakla başladım, renk az olduğu için daha çabuk biter diye düşündüm. Fakat öyle düşünüp yaptığımda lego gibi, hiç estetiği olmayan birşey çıktı ortaya. Ondan sonra başladım gölgelemeye.. Şu an kendimi tamamen bitirdim ve sevimli göründüğünü itiraf etmeliyim :) Böylece alışma evresini de geçirmiş oldum. Yine hız kazanmak amacıyla şimdi cevreyi yapıyorum. Ondan sonra da kamuflaja başlayacağım. Umarım biriciğim dönene kadar onu da en azından yarılamış olurum.. Bu noktada 2. tavsiyem ETAMİN olacak. Çok keyifli, çok kafa boşaltıcı, ışığa göre biraz göz yorucu, çok emekli ama kesinlikle herşeye değen bir el uğraşı. İleride evimin duvarlarına çeşit çeşit etamin asmayı çok istiyorum.. Bir örneğini resim olarak ekledim.

Hımmm, başka başka neler yaptımm.. Çok istememe rağmen kesinlikle spor yapmadım, Fransızca çalışmadım. ama umudumu da kesmedim :) Bir gün mutlaka yapacağım!! Amaa çok güzel bir pilates CD'si buldum, tam istediğim gibi. Hem hareketli, hem rahatlatıcı, hem sıkılaştırıcı.. Yine de beni sabah 6:30 da yataktan kaldırabilmeyi başaramadı henüz!

Sanırım 2009'un ilk 3 ayı hep böyle geçti. Sabah kitap, tüm gün iş, akşam etamin.. Nasıl bir düzen sizce?? Bir ömür geçer mi böyle???